#ışık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#ışık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Mart 2020 Pazar

"İNSAN"LIĞIN DOĞUMU




Şu an bu satırları okumaya başlamışken derin tam bir nefes alın, burun deliklerinizden burun kanalınıza ve bronşlarınıza doğru ilerleyen havanın izini sürün ve temasını gözlemleyin, ciğerlerinize dolan ve boşalan havayı hissetmeyi araştırın bir süre tüm odağınızı nazikçe nefesinize yöneltin ve şimdi tanışalım mı? Kendinizi bana tanıtınır mısınız, lütfen ? Biraz kendinizden bahsedin.

Siz gerçekte kimsiniz?

Bir topluluğa girdiğinizde kendinizi nasıl tanıtmayı seçersiniz? 
Genellikle insanlar, şu zamanın kalitesinde kendilerini; meslekleri ya da üstlenmeyi seçtikleri sosyal rolleri ile (anne-baba-kardeş vb.) beğenileri, aldıkları eğitimler, gittikleri okullar ile tanımlamayı seçmektedirler ki; kendinizi nasıl tanımlamayı seçtiğiniz bilinç boyutunuz hakkında derin bir bilgi sunmaktadır.  Kendinizi ne ile tanımlıyor iseniz bu zihninizin özdeşleştiği ve tutunduğu farkındalık boyutuna işaret eder.

“İNSAN”OLMAYI DENEYİMLEMEK 

İnsan; doğum-ölüm döngüsünde sevgi (sonsuzluk) enerjisini Dünya gezegeninde var etmek üzere bir bedenin sınırı içerisinde Tanrı’yı/Allah’ı/Yaratıcıyı/Büyük Enerjiyi deneyimlemeyi seçmiş ölümsüz bir varlıktır. 
İnsan varlığı; ölümü deneyimler,  ölüm yeni bir doğumdur. Burada net olunması gereken husus; sadece bedenin bırakıldığı gerçeğidir
Ölüm süreci yeni bir zaman ve mekan boyutuna geçiştir dolayısı ile beden ölmez sadece vakti geldiğinde artık işlevselliğini yitirdiğinde bırakılır. 
Siz, bedeniniz değilsiniz. 
Ölümün bilinmezliği insan varlıklarını ürkütse de, beden hafızaları ölüm deneyimini çok iyi bilmektedir. Mühim olan bu bilgi hazinesini açmak ve hatırlamaktır. Rahimden çıkış, Dünya gezegenindeki ilk soluğunuz da bir ölüm anıdır. Rahimdeki yaşam süreciniz sonlanır, farklı bir realitedeki süreciniz başlar. Bu açıdan yaklaşıldığında, ölüm yeni bir başlangıçtır.

“Hayat/Yaşam; ölüm-doğum döngüsünde tezahür eden, 
‘kendini hatırlama’ yolculuğudur…”

HAYATI OLDUĞU GİBİ KABULLENMEK

İlk soluğumuzda, eşsiz enerjimiz ile Dünya gezegeninde neyi, nasıl tezahür ettireceğimizi çok iyi biliyorduk ancak bize “güven” ve “koşulsuz sevgi” sunan bireylerin bizleri yetiştirme biçimleri ve çevresel uyaranlar nedeni ile kendimizin öz ışığından uzaklaştık ve yaşam gemimizin dümenini; “başarı elde etmek, hayranlık kazanmak , maddi kazanç, lüks bir ev, araba sahibi olma, iyi bir meslekte çalışma, vb.” gerçek olmayan hedeflere yöneltmeyi seçtik. Ve bu seçimlerimiz zamanımızın kısıtlı olduğu algısını besledi, bu beslenme biçimi sayesinde zihinsel düzlemde obez bireylere dönüşmemize vesile oldu (zihinsel bedende ne tezahür eder ise fizyolojik bedene de o yansır). Zihinsel hareketlerimizin kısıtlanması ile belirli sınırlar dahilinde sürekli aynı şeyleri tezahür ettiren robotlara dönüşürken giderek hislerimizden daha da uzaklaşarak üzerinde yaşadığımız canlıyı/öz evimizi  (Dünya gezegeni) hiçe sayan bireyler olarak aşırıya gidiyorduk sürekli sarı ışıklar yansa da ve “yavaşla” mesajları iletilse de kulaklar, gözler adeta mühürlenmişti. 
Artık tamamen “durma” zamanı yaklaşıyordu ve nihayet kırmızı ışık yandı!
Şimdi, sınırları yeniden inşa etme zamanıdır.
Zamanın sonsuz olduğunu deneyimliyorsunuz, zamanı sınırlı hale dönüştüren zihninizdir. Mevcut bedeninizin sınırlı bir zamanı vardır ki bu da nefes alış-veriş sayısı ile belirlidir. Sizin yani “insan”ın zaman deneyimi ise sonsuzdur. 

Gerçekte neye ihtiyacınız olduğu gerçeği ile de yüzleşmektesiniz, sahi gerçekte en çok neye gereksinimiz olduğunu keşfettiniz mi?

NEFES
Nefesin ritimsel döngüsü zemininde köklenen:  
“Koşulsuz sevgi ve öz-e-güven”

Varoluşsal tehdide yönelik ilk tepkiniz; gıda maddelerini stoklamak oldu çünkü yemek yeme ile “güven” hissiyatı arasında derin bir bağ vardır. Biliçdışınız sonsuza değin var olacağını biliyor!
Şimdi nasıl yemek yemeyi seçtiğinizi, nasıl uyuduğunuzu, kimlerle nasıl bağlar kurduğunuzu keşfetme ve yeniden “öz”ünüzle bağ kurma zamanı. Bir başka deyim ile “Öz”e doğma vakti!
Bugüne değin nasıl beslendiğinizi ve nasıl beslediğinizi seçtiğinizin ve bu seçimlerin sonuçlarını gerçekçi bir biçmde mercek altına zamanı!

SOSYAL İLETİŞİMDEN ZİHİNSEL İLETİŞİME GEÇİŞ

Farz edelim ki; “internet” de yok. O vakit, gerçekten yürekten yüreğe derin bir sevgi bağı deneyimlediğiniz insanlar ile nasıl iletişim kurmayı seçersiniz?
Fizyolojik boyuttaki temas sınırlarında bir engel var ise, başka bir boyutta farklı bir kanal açılmış olabilir mi, acaba? 
Tabi ki evet! Lütfen bu süreçte düşüncelerinizi gözlemleyin, düşüncenin gücünü keşfedin! 
Her bir düşünceniz ile yaşamınızı nasıl da yaratıyorsunuz? Farkında olun, düşünceleriniz canlı enerjiler ve iyi haber; düşüncelerinizin kontrolü size ait. 
Nasıl bir Dünya da var olmaya gereksinim duyduğunuzu hissedin bunun için biraz durmaya ve deneyime alan açmaya ihtiyacınız var. Sonrasında hissettiklerinizi, zihin tuvalinizde düşüncelerin eşsiz güçlü parlak renkleri ile bu Dünya yı resmedin!

Her birimizin bir zeminde birleştiği nihai tek bir hedefi var, o da : 
“Bütünüyle kendimiz olmak, öz eşsiz ışığımızı yansıtmak.”

Şimdi yazının başında kendinizi tanıtırken kullandığınız kelimeleri gözden geçirin ve şu sorunun yanıtını zihinsel gardırobunuzda aramayı araştrın: 
“Sizi özel, eşsiz ve değerli kılan nedir?”



DOĞUM ZAMANI 


Şu an doğum kanalındayız, ve adım adım ilerliyoruz… Her doğum eşsiz bir deneyimdir. Doğmaya ilerleyen canlı ve rahim neyi nasıl yapacaklarını çok iyi biliyorlar, bu nedenle kendiniz olmayı seçin. Gerçekleştirmeniz gereken tek şey:  varoluşsal gücünüze güvenerek teslim olmak. Güvene gereksiniminiz var ancak dışarıda “tehlike” algılıyorsunuz bu da sizi bu Dünya gezegenine ait olmayan bir duygu durumunu deneyimlemenize vesile oluyor : “korku”. Kendinizi sevgiye açın, şu an tehlike olarak algıladığınız şey; kendi öz varlığınız olduğunun, farkına varın! Artık ölmeniz ve yeniden doğmanız gerekiyor; bugüne değin geliştirdiğiniz tüm inanç kalıplarından, yargılardan, alışkanlıklardan, rutinlerden özgürleşme zamanı. Tıpkı nefesin döngüsü gibi; nefes aldınız ve doğduğunuz, nefes verdiniz ve öldünüz, nefes aldığınız an ile nefes vermeye doğru gittiğiniz süreçte kısa bir mola var aynı şekilde nefesinizi verdiğiniz an ile tekrar nefes almaya yöneldiğiniz süreçte kısa bir mola var, bunu hissedin. İşte bu kısa molalar “yaşam/hayat”ın ta kendisi! 

Günde yaklaşık 23.000 kez nefes alıp-veriyorsunuz. Bir günün içerisinde ne kadar çok doğup ölüyorsunuz değil mi? 
Her nefes verişte işlevsel olmayan havayı (karbondioksit) dışarı verirsiniz, şimdi işlevsel olmayan zihinsel kalıpları bırakma zamanı! Çünkü deneyimlediğiniz “korku” duygulanımının mesajı : “zihinsel bedeninizin işlevsel olmayan düşünce kalıplarına ve inançlara yönelik bilinçdışınızın bir mesajıdır.” 
Mesajı aldınız ve okudunuz şimdi değişik bir tepki verme zamanı! Günlük rutinlerinizde gerçekleştireceğiniz minik değişimler (birşeyi farklı yapmak), dönüşümü (var olan niteliklerinizi/ özelliklerinizi bütünüyle görebilmektir) gerçekleştirir. 

HAKİKATİNİ İFADE ET!

“Ne yapmalıyız?” Bu soru şu anın kalitesinde işlevselliğini yitirmiştir. Bu soruyu şu şekilde yeniden yapılandıralım: Birşey yapmamanın özgürlüğünü deneyimlemeye ne dersiniz? 
“Yapmak” dan “Olma” makamına doğru yol almayı deneyimlemeyi seçelim mi? 

Kriz, kaos, ortamında, panik havası dalga dalga yayılırken heybetli, güçlü bir ağaç gibi ne kadar merkezinizde kalabiliyorsunuz?
 Bu gerçekliğiniz ile kurduğunuz bağın niteliği ile doğru orantılı olarak değişkenlik gösterecektir. Daima hatırlayın;  engel ne kadar büyük ise gelen dönüşüm  bir o kadar ışıltılı gerçekleşiyor ve kaos var olmakta ise, sahnenin diğer yarısında muazzam bir düzen inşa edilmektedir. Öyle ise bu zamanı; hayatın ve kendi anlamınızı ve değerinizi değerlendirmek ve yeniden keşfetmek üzere değerlendirmek sizin seçiminizdir. 

İlk soluk; ilk bağımsızlığa eşlik eden “güven” duygusu ve bu iki temel mekanizma arasındaki “denge” yaşam/hayat adını verdiğiniz oyunun zeminini oluşturuyor.
Bu zemin yeniden inşa edilirken, “olma” makamında varoluşu deneyimlemek için:

            
              1. BAĞ OLUN

Önce kendiniz ile nasıl temas ettiğinizi gözlemleyin, kendinizi seviyor musunuz? Peki bu sevgiyi nasıl ifade etmeyi seçiyorsunuz? 
Her gün nasıl uyanıyorsunuz, göz kapaklarınız dış dünyaya nasıl aralanıyor? Güne başlarken ilk kelimeniz ne oluyor? Bedeninizde günün ilk dakikaları nasıl hissiyatlar deneyimliyorsunuz? Ve gün boyunca odağınız neleri  nasıl takip etmeyi seçiyor? Neleri dinlemeyi, neleri izlemeyi, neleri okumayı, kendinize ve diğerlerine nasıl dokunmayı seçiyorsunuz? Bu seçimlerinize bedeniniz nasıl yanıtlar oluşturuyor? Tüm bu sorularının yanıtlarını araştırmak üzere kendinizi keşfetmeye niyet edin, böylelikle kendi gerçekliğiniz ile bağınızı kuvvetlendirebilirsiniz.
Evinizde özel bir alan oluşturun ve her gün bu alanda beş dakika  (her gün bu süreyi iki dakika arttrımayı seçebilirsiniz) meditasyon uygulamayı yaşamınızın bir parçası haline getirin. 

2.NASIL NEFES ALDIĞINIZIN FARKINDA OLUN

Oksijen, en değerli besin kaynağımızdır. Sığ bir solunum, bedene oksijen alınımını kısıtlar dolayısı ile stress hormonlarının salınımında artış olur, bu da kaygılı ve gergin hissetmenize sebebiyet verir bu nedenle solunumunuzu gözlemleyin, nefes teknikleri uygulayın bu sayede derin ve yavaş nefes ritmi ile yeniden uyumlanmayı araştırın.
Hatırlayın ki; nasıl nefes alıp verdiğiniz, yaşamınızın ritmi ile sıkı bir ilişki içerisindedir. 
Nefes ritminizde gerçekleştireceğiniz minik bir değişim, yaşam ile olan ilişkinizde dönüşüme vesile olur. 

3.  KENDİNİZ OLUN

Zihninizde herhangi birşeyin nasıl yapılması gerektiğine dair bir talimat metni var, şimdi o talimat metinlerinden özgürleşme zamanı! Birşeyi tezahür ettirmenin binbir yolu, metodu, tekniği var. Mükemmel olduğunuz iki an vardır; biri ölüm diğeri doğum anıdır. Arada kalan süreç hep dengeyi sağlamak üzerine emek vermek ile sınanır. Bu nedenle her an herşeyi,  anın koşulları içerisinde en iyi şekilde tezahür ettirdiğinize emin olun! Kendinizi takdir edin. Bugüne değin gerçekleştirdiğiniz her eylemin büyük birer başarı olduğunu görün ve elinizden gelenin en iyisini yaptığınızı kabullenerek kendinize gün içerisinde sık sık sarılın ve kendinizi ödüllendirin. 

4.  OLUMLU OLMAYI SEÇMEK

Olumlu yaşam deneyimleri, olumsuz yaşam deneyimleri ile dengelenir. Bu süreçte olumsuz yaşam deneyimlerine olumlu duygulanımlar ile yanıt vermeyi seçmek sizin özgür iradenizin ışığındadır. 
Bugünden başlayarak her canlının özündeki yaratıcı ışığa odaklanmaya başlayın ve ona güzel bir kelime söylemeyi bir alışkanlığa dönüştürün. 

5. SAMİMİ BİR DOST OLUN

Önce kendiniz ile samimi bir dost olmayı deneyimleyin. Sonrasında sevdiğiniz kişileri can kulağı ile dinlemeyi tercih edeceğiniz zamanlar ve alanlar oluşturun. Biraraya geldiğinizde, sözleriniz kalbinizden akmadığı sürece, dudaklarınızın arasından da çıkmamasına özen gösterin, bu süreci özellikle gözlemleyin!

6.  SAYGILI OLUN

Hatalarınıza nasıl yaklaştığınızı gözlemleyin. Her canlı varlık hatalı davranışlar sergileme özgürlüğüne sahiptir. Bu hatalı davranışlara yönelik nasıl eylemler tezahür ettirdiğinizin farkında olun! Hatalı davranışın özünde yer alan hatırlamanız gerekenlere odağınızı yöneltin. Bu davranışal kalıbın hatırlatmak/anlatmak istediği nedir? 
Her zaman ne kadar özel olduğunuzun ve diğer tüm canlı varlıkların çok özel olduklarını hatırlayarak, saygınızı ifade etme özgürlüğünüzü kullanın.

7. “AN” da OLUN

Geçmiş ve gelecek şu anda deneyimleniyor. Tüm duyularınızı şu anın realitesine açılmaya davet edin bunu gerçekleştirmenin en kısa yolu; odağı/konsantrayonu nefes ritmine yönlendirmektir. Her ne yaşanmış ise öyle olması gerekiyordu ve yaşanacaklar da belli, tümü sizin seçiminiz! Bunun bilincinde olun, güvenin ve cesaretle yolunuzda ilerlemeyi seçin.
Birşeyler kaçırdığınızı, ya da bir olayın farklı bir şekilde tezahür edebileceğini düşünmek zamanınızı boş yere heba etmenize vesile olur. Seçimler çoktan yapıldı, size bir sır vereyim; gelecek oldukça parlak görünüyor! Canınızın/kalbinizin ritmi ile ilerlemeyi seçin!

8. SADIK OLUN

Kendi değerlerinizin bilincinde olun. Dünya siyah-beyaz bir döngüde ilerlemiyor. Sıklıkla belirsizlikle karşı karşıya kalabilirsiniz. Belirsizliğe net yanıtlar verebilmek, kendinizi ne kadar tanıdığınız ile doğru orantılıdır! Kendi kalbinizin ritmine kulak vermeye ne kadar sadık iseniz, kim olduğunuzu biliyorsunuzdur dolayısı ile bilinmezlik ve belirsizlik anlarını kendinize bir adım daha yaklaşmak adına bir fırsat olarak rahatlıkla değerlendirebilirsiniz. Duygusal esnekliğinizi arttırmak adına, farklı kültürden insanları yaşam zemininize katmayı denemeyi seçebilirsiniz, böylelikle bugüne değin oluşturduğunuz değer bilincinizi daha rahat görme adına uygun bir zemin oluşturursunuz.

9. SAĞLIKLI OLUN

Sağlık; fizyolojik, zihinsel ve tinsel beden katmanları arasındaki uyum ve ahengin sağlanmasıdır. Günlük rutinlerinizi öz ihtiyaçlarınız doğrultsunda yeniden yapılandırın. Fizyolojik bedenin sağlıklı yaş alabilmesi için bedenden toksinlerin atılması büyük önem arz etmektedir. Benzer biçimde zihinsel ve tinsel beden katmanlarınız da toksin üretirler, eğer farkına varmaz iseniz “hastalık” dediğiniz “dengede olmama hali” ile fizyolojik bedeninizde kendilerini gösterirler. Bu nedenle zihinsel ve ruhsal/tinsel bedenleriniz üzerine de bilinçli olarak çalışmanız sağlıklı olma halinizi destekleyecektir. Şimdi “yoga” uygulamaya başlamak için çok verimli bir zaman döngüsünden geçmekteyiz. Yoga nın kelime anlamı “birlik” tir. Şimdi “ben” den “biz”e dönüşme ve kaynakla “bir” olmayı deneyimleme zamanıdır, hazır mısınız? 

10. ...................................................

   Onuncu maddeyi, sizlere bırakıyorum. “Ol”ma deneyiminizi açığa çıkaracak nasıl bir deneyime ihtiyacınız olduğunu duyumsuyorsunuz? Haydi buraya ekleyin, bana da e-mail yolu ile yazarak paylaşmayı seçebilirsiniz.




İyi ki varım, İyi ki varsın, İyi ki varız!

Işık Olsun
Özge Genlik 

24 Mayıs 2019 Cuma

KAİNATIN YÜREĞİNİN RİTMİNDE DANS ETMEYE HAZIR MISINIZ? (II)...



“Her canlının ölümü tadacağını, ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim.”
Mevlana
HAYATINIZIN TADI NASIL?
Bir önceki yazının devamı niteliğinde olan bu yazıya, bir önceki yazı sürecinin ana mesajını yineleyerek başlayalım: 
Ne demiştik? Şimdi Tam Zamanı ! 

“Kendi yaşamınızı ilmek ilmek sevgiyle ören, yaratan ve bundan sonraki sürecine yön verenin gerçekte kim olduğunu hatırlamanın tam zamanı! 
Zaten siz bu seçimi doğum anında çoktan tezahür ettirdiniz, şimdi unutmuş olabilirisiniz.  Haydi hatırlamak adına özünüzün sesine bir şans verin! 

TIK TIK TIK…

Yeni bir günün doğmasına araç olacak eşsiz  kuzguni siyah rengindeki bir karga
şu an pencerinizi tıklatıyor, keskin gözlerindeki bilgelikle size dik dik bakıyor sanırım size  iletmek istediği bir mesajı var, pencerenizi açıyorsunuz ve karganın bilgelikle ışıyan gözlerinin derinliklerine doğru bakarken ne görüyorsunuz? Bir süre göz göze ruhlarınız birbirini selamlıyor… Ve karga sizinle konuşmaya başlıyor şöyle söylüyor: “Ölüyorsun…” Bilge karga, engin mavi semaya doğru kanatlanıp gidiyor… Şimdi bir kelime ile baş başasınız: “ölüyorum”. Zihninizde nasıl bir senaryo oluşuyor? Bedeniniz şu an neler duyumsuyor? 

Zaman algıları olmayan daima boşlukta yaşamayı seçen zeki karga kuşları bizlere öz gerçekliğimizi fark etmemiz adına sezgilerimizin diline kulak kabartmayı hatırlayarak, dikkatimizi içselliğimize yönelterek, dönüşümümüzü gerçekleştirebileceğimizi ve eş zamanlı olarak bir kozmik ağın içerisinde bir “öz” den var olduğumuzu ışırlar. Belki de farklı ve eşsiz lisanları ile toplum tarafından farkında olmaksızın içselleştirdiğimiz düşünce kalıplarını yeniden değerlendirmemiz hususunda da bizleri her eşsiz melodideki ötüşleri ile uyanışa davet ediyor olabilirler mi, ne dersiniz? 

Ruh sağlığı danışmanı rolüm ile rahatlıkla şöyle ifade edebilirim ki; yaşamsal döngüdeki her “rahatsızlık-problem-sorun-hastalık vb.” isimler ile nitelendirilen (tüm rahatsızlıkların, bizleri kendimiz ile buluşturacak ışık dolu yol süreçleri olduğunu hatırlamakta fayda var!)  süreç deneyimlerinin zemininde yaşamsal döngüdeki potansiyel enerji ile buluşamamın getirdiği  anlam atfedememe hali var olmaktadır. Şu an mevcut bedeninizdeki yaşam döngünüzde nasıl ve ne amaç ile burada can bulmuş olduğunuzu hatırlamakta iseniz, yaşamla bir olarak  akarsınız, herşeyi olduğu gibi kabul zemininize içtenlikle, samimiyetle alarak her solukta yaşamın eşsiz tadının farklı bir tonunu deneyimlersiniz. Lakin yaşama yönelik öz olarak bir anlam atfedememekte iseniz, o vakit “ölüm” sizin için korkulacak bir canavara dönüşebilir. Mütemadiyen yaşamın sınırları içerisinde gidilecek, varılacak bir nokta olduğu illüzyonuna kapılır zihniniz ve bu illüzyon yaşamdaki maddi düzeneklere sımsıkı tutunmanıza destek verir.







Bırakmak, vazgeçmek hususlarında fizyolojik, psikolojik, tinsel boyutlarda kendiniz ile buluşabilmek adına problemler ile karşı karşıya kalırsınız ta ki problemin çözümünün içinde saklı olduğu gerçekliğini görünceye dek senaryolar değişerek döngü kendisini çözüme kavuşuncaya dek tekrar etmeye devam eder… Bu bağlamda, hayat doyumu ile ölüm anksiyetesi arasındaki ters ilişkinin altını çizebiliriz. Hayattan duyumsadığınız tatmin, tat ne ölçüde sizi size yaklaştırıcı katalizör bir ivme gösteriyor ise ölüm de bir o kadar sadece bir geçiş kapısı olarak algılanabiliyor. 

ROTAMIZ “ÖLÜM”…

Bu yazıda “ölüm” temasına değinirken bu yıl 8.’si düzenlenen Uluslararası Astroloji Günleri’nde, “Mezo-Amerikan ve Yunan Felsefesi’nde Kozmoloji-Yaşam-Varoluş” başlıklı sunumu ile ölümün olağanüstü rengarenk dünyasını bizlere sanatın dokunuşları ile aktaran değerli astrolog Ursula Stockder Busch’ın sunumundan bazı öğelere de değinmeye çalışarak (yazının son bölümlerne doğru okuyabilirsiniz) kendi toplumumuzun “ölüm” hakkındaki değer yargılarına ve en önemlisi eşsiz birer birey olarak sizleri “ölüm”e doğru yürümeye davet ediyorum…

Mevcut yolculuğumuzda kurban bilincinde var olmak yerine kahraman bilincinde var olmayı seçmek adına atılacak ilk adım ölümün güzelliğinin farkına vararak eş zamanlı olarak bu eşsiz dinginlikteki ve göz alıcı parlayan ışığın; “ölüm”ün tadına bakabilmektir ! Hazır mısınız? Yelkenleri hazırlayın gemimiz ile birlikte bir yolculuğa çıkıyoruz bu gemi yolculuğunu bir ağacın kökünden, dalları arasında gerçekleştireceğimizi söylesem, nasıl hissedersiniz? 









Şimdi bu satırın hemen üzerine bakın ne görüyorsunuz (yukarıdaki paragrafa ilişmesin gözleriniz! Sadece iki-üç satır öncesine bakın şu an okumayı seçtiğiniz satırların, ne görüyorsunuz?) 

Boşluk ! Değil mi? Sadece boşluk. Örneğin; klavyede bu satırları yazarken de belirli kelimeler formlarını anlam bütünlüğü içerisinde tamamladıklarında bir boşluk bırakıyor ve diğer kelimeye geçiyorum değil mi? Bunu her birimizin, doğal olarak yazı yazarken gerçekleştirdiğinin, farkında mısınız? Ya da başka bir örnek; şimdi odağınızı nazikçe özgür doğal akan nefes alış-veriş ritminize yönlendirin, bir süre sadece gözlemlemeyi seçin, lütfen. Şimdi bilinçli bir odak ile izleyin özgür doğal akan nefesinizin ritmini, bir dalga ile nefes ile buluştuktan sonra bir durak var kısa bir boşluk sonrasında nefesinizi özgür bırakıyorsunuz (veriyorsunuz), ve verdikten sonra yine minik bir mola sürecinden sonra yeni bir nefes dalgasını davet ettiğinizi farkında mısınız? Sadece o an ihtiyacınız olan hava ciğerlerinize süzülüyor, içselleştirildikten sonra bırakılması, özgürleştirilmesi bir gereksinim olarak doğan  kısmı dışarıya bırakılıyor ve her alış-veriş arasında herkesin kendine özgü bir duraksama, sindirme için alan ve zamanı kapsayan bir boşluk var oluyor, fark ediyor musunuz? 

Şimdi kendi yaşam yolculuğunuzda, ne kadar “boşluk” yaratıyor olduğunuza odağınızı yöneltmenizi rica ediyorum. Belki siz de yukarıdaki örnekler gibi yazmayı seçebilirsiniz. Bu “boşluk”lar size neyi (neleri) çağrıştırıyor ve duyumsatıyor? Zihninizdeki izdüşümleri ve bedeninizde uyanan hissiyatların izini sürün … 
Bir ses tınısı, bir renk tonu, bir koku aroması, bir doku ve damaklarınızda bir tat olarak imgelediğinizde sizin tezahürünüzdeki “boşluk” size nasıl sesleniyor ve nasıl bir hikaye aktarıyor? … (bu uygulama için kendinize zaman armağan etmeyi, bilinçli olarak bir boşluk yaratmayı seçin, lütfen).




FORM BOŞLUK, BOŞLUK FORMDUR…

“Her insanın hayatı onu kendisine götüren bir yoldur.”
Herman Hesse

Döngüsellikte “boşluk” ölümü çağrıştırır. Durmak ve gerçekten hiçbir eylem tezahür ettirmemeyi seçebilmek ne engin bir özgürlük deneyimi! (düşüncelerimizin de canlı birer eylem olduğunu hatırlayalım, bu bağlamda düşünmemeyi dahi düşünmemek!) Düşünce var oluşun ham maddesi ve herşey olan enerjiyi şekillendirir, enerji daima düşüncenin izini takip eder…

Mutlak sessizliğin tüm sesleri, beyaz rengin tüm renkleri özünde barındıryor olması gibi, boşluk da öz mutlak evimizdir, herşeyi kapsayan herşeyi özünde barındıran hiçliktir. 

Şu an, “ev” ne demek sizin için?
Öz eviniz ile nasıl bir bağ duyumsuyorsunuz?

Varoluşun belirli bir zaman-alan boyutunun kesişiminde tezehür etmiş olan ve yaşam adını atfettiğimiz biricik özümüzü hatırlama yolculuğumuzda ne kadar bu boşlukları farkında isek diğer bir deyim ile doğum ve ölümün her an birarada yaşamsal süreçlerde el ele yürüdüğünü görebilirsek, kendimize olan yürüyüş ritmimizin tüm sorumluluğunu üstlenebilmemiz de bir o kadar kolay gerçekleşecektir. İşte o zaman, kurban bilinci halinde : “ne yapalım ülkenin şartları, yoğun iş tempom, ailemin sorunları, iş verenimin sadakatsizliği, çocuğuma yönelik sorumluluklarım vb. bahaneler ile yaşam armağınımızı çar çur etmeyi seçmek yerine; kahraman bilinç boyutunda var olmayı seçerek, bizlere yük gibi görünerek çeşitli maskelerin ardına gizlenmiş her türlü değeri farkındalık bilinci ile gözlemlemeyi seçer ; ruhumuzun derinliklerine derin bir dalış gerçekleştirebilir,  makrokozmosun bir yansıması olan bedenlerimizin içerisinden tutkuyla geçebilir ve öz olarak mutlak harikulde ışığı bütünü ile yansıtabilmemiz adına gerçekte sadece o “boşluk” un tadına bakarak zaten var olduğumuz halimiz ile gerçekliğin en mükemmel halini yansıtmakta olduğumuzun diğer bir deyim ile değişmesi gereken hiçbir şeyin olmadığının idrakına varabiliriz. 




ÖZÜMÜZDEKİ “BİR”LİĞİN TADINA BAKMAK

“Kafanın söylediklerini duymakla, kalbinden gelen mesajı dinlemek
 arasındaki farkı öğren. Kafanın konuşması, toplumun bir ürünüdür. 
Kalbin konuşması ise sonsuzluktan gelir.”
Aborjin Öğretisi




Haydi şimdi beraberce bir içecek hazırlayalım; bu içeceğin adı “birlik” olsun. Birlik, sizce nasıl bir tat duyumsatıyor zihinde? Şu an çevrenizde var olan canlı-cansız varlıklara bir göz gezdirin ve hissiyatlarınıza, kalbinizin kulağını yönlendirin, ne dinliyorsunuz? Varoluşun her bir formu ile ne kadar içten samimi ve bir  zamanın kalitesinde her daim sağlamlığını sürdüren güçlü bir bağ olduğunu fark ediyor musunuz? Şu an mevcut bedeninizin içerisinde ne kadar hassas olmayı seçiyor iseniz bir o kadar bu bağı duyumsayabilirsiniz. Hassasiyetle var olmak;  yaşamın iliklerinize kadar her yönü ile nüfuz etmesine izin vermektir. Siz bu duyumsamaların hangi boyutlarına ne kadar  izin vermeyi seçiyorsunuz? Bir insan varlığına baktığınızda onun mevcut kaba; et-kemik-doku-sinir hücrelerinden oluşmuş bedeninin ötesini görebilmek adına kendinizi ne kadar açıyorsunuz? İşte tam anlamıyla hassasiyet budur; yaşamın döngüselliğine bütünü ile tüm varoluşunu özgürce ve cesurca açmak. Ne kadar hassas bir duyumsama ile yaşamı algılıyor iseniz bu sizin ne kadar canlı olduğunuzu gösterir. Sokaktaki insan varlıklarına bakın, birçoğu zihin hapishanelerinde yaşamı sürmeyi seçiyor ve en acıklı ironi şu ki; yaşamın efendisi olduklarını zannederek gittikçe katılaşırken eş zamanlı olarak yaşamı, çevredeki unsurlara bağlı olduğunu zannederek direnç, çaba sarf ederek değiştirmeye çalışarak gerçekten kontrol edebildiklerini zannediyor olmaları… Efendisi olabileceğiniz tek şey: zihinsel düşünce akımlarınızdır. Düşüncelerinizin yaratım formatını çözdüğünüzde bu formatı değiştirmeyi seçerek bir yaşam döngüsünü dönüştürmek mümkündür ki bunu zihin ustaları çok iyi bilirler... 

“Her düşüncenizin herkesin görebildiği şekilde yayıldığını düşünün semaya, 
çünkü gerçekten böyledir. 
Tüm dünyanın, her söylediğinizi duyabileceğini düşünerek konuşun 
çünkü gerçekten duyarlar. 
Hep yaptığınız dönüp dolaşıp size bulacakmış gibi hareket edin 
çünkü gerçekten bulur.”   
Mikhail Naimy



Düşünce akımlarını boyunduruk altına alabilmek adına düzenli meditasyon uygulaması gerçekleştirerek düşünceleri izlemek yaşamı dilediğiniz gibi yaratabilmeniz adına yardımcı olur. Böylece birçok yaşam boyunca varoluş katmanlarınızdaki izleri iyileştirebilcek güç ile içselliğinizde buluşarak geçmişi dönüştürerek yepyeni bir gelecek doğurabilirsiniz şu anın realitesinde.

            
DİLE-DÜŞLE-GERÇEKLEŞTİR


Hayatın öz tadı ile buluşabilmek adına yolculuğunuzda yüklendiğini yükleri özgür bırakmak,  akışta var olmayı bütünüyle deneyimlemek,
bir diğer kısa deyim ile “ölmek” eş bir anlamı ile “öz olarak yaşamı deneyimlemeye başlamak” adına, neye(nelere) ihtiyaç duyumsuyorsunuz?


Haydi şimdi ölmek adına bir “dilek” dileyin. Dilerseniz bu dileğinizi sözel olarak
sesli bir biçimde aynanın karşısında geçerek gözlerinizin derinliklerine bakararak kendinizi görerek telaffuz edin ya da boş bir sayfaya seçtiğiniz renkteki kalemler ile dileğinizi resmedin. Dileğinizin zeminini oluşturan “niyet”, tüm evrene bir çağrı mesajı gibi anında iletiliyor peki bu niyeti somut formda tezahür ettiren nedir, sizce? Evrenin dansı. Her yeni dilek dilediğimizde, evrenin rahmine bir niyet tohumu ekeriz aşkla… Sonrasında bu tohumun, fidana, fidandan bir ağaca ve ağacın güçlenerek meyva verebilmesi için de toprağın kalbinin ritminde bir dans seromonisi gerçekleşir.

Niyetlerimiz, evrenin rahmindeki eşsiz dans ile gerçekliğe dönüşür.

ÖLÜMÜ DANS İLE KUTSAMAK…

“Yaşamayı öğrendim. Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu; 
aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu öğrendim.”
Mevlana 


Bir an için fiziksel realitenizden bağımsız olarak hiç düşünmeyi seçtiniz mi: “Sizi, öz olarak Dünya adı verilen gezegene bağlayan nedir?”  Nasıl oluyor da başka bir formda farklı bir boyutta bir başka gezegende varolmayı seçmemişsiniz de bu mavi-yeşil tonları ile ahenkle bezenmiş güzel Dünya gezegeninde bedensel bir form almayı seçmişsiniz? Dünya gezegenine ne(ler) sunmak üzere burada köklenmektesiniz? 

Evet, yukarıdaki gibi ve benzeri soruları, kendimize yöneltmemize vesile olan “ölüm” ün ta kendisi değil mi? Ölüm, mevcut bedensel formumuzun belirli bir ritimde var oluşunu sürdürecek sınırlı sayıda nefes alış-veriş sürecinin olduğunu bizlere her soluğumuzda hatırlatan tek sırdaşımızdır. 

Her an en önemli sırlarımızın şahidi değil midir, ölüm?






“Karma, insanın özgürlüğünün sonsuz ispatıdır. Düşüncelerimiz, sözlerimiz, davranışlarımız kendimizi boşlukta üstüne attığımız ağın iplikleridir.” 
Swami Vivekananda

Diyelim ki mevcut bedeninizde şu andan itibaren hiç yaş almaksızın fiziksel bedeniniz olduğu hali ile yaşamın sonsuz döngüsünü bu haliniz ile deneyimliyor olacak! Ne kadar da sıkıcı bir süreç deneyimi olur bir düşüncesinize,değil mi? Eylemlerimizin sonuç-neden döngüsel zincirini görmeksizin var olmak hem adaletsiz hem de anlamsız olurdu sanırım, size göre? Ektiğimizi biçmediğimiz bir yaşam süreci, ektiklerimizin yansımalarını deneyimlemediğimiz bir yaşam döngüsü hayal edebiliyor musunuz? Bu bağlamda yaşam döngüsüne anlamını bahşeden en parlak ışık; “ölüm”dür. Ölüm olmasa, yaşamın döngüselliğine kendinizi gerçekleştirmek uğruna yine şu an olduğu gibi emek vermeyi seçer misiniz(yanıtınızı zihin süzgecinden geçirmeden önce sualin özünü kalbinizde demlediğinize emin olun!) ?

Her son başlangıçta gizlidir,her ölüm ise ilk doğumda gizli…


“Hayatımız, bizi hiçbir yere götürmediğini anladığımız anda
bir anlam kazanmaya başlar!”
Pyotr Demianovich Ouspensky

Ölüm, bir yeniden doğma sürecine geçiş, bir bakıma özünde arınmayı da barındıran derin bir dönüşüm sürecidir. Bu bağlamda tıpkı doğum gibi kutsanmayı hatta törensel bir kutlama sürecini hak ediyor, değil mi? Ülkemizdeki toplum gelenek ve göreneklerine göre ise “ölüm” genellikle pek de olumlu olmayan bir olgu olarak görülmekte ve değerlendirilmekte bu da bu ülkede var oluşunu sürdürmekte olan birçok insan varlığının “ölüm”ü nihai bir son olarak değerlendiren algı yanılsamasından kaynaklanamaktadır. Lakin Dünya gezegeninin geneline baktığımızda, birçok insanın  yaşam sürecini;  “benim hayatım” olarak değerlendirerek işin özünde tek bir hayat/yaşam olduğunu zannetmekte olduklarını görmekteyiz. Oysa ki; “benim hayatım/bizim hayatımız, vb.” demek yerine “hayat ile olan ilişkimiz, hayat ile olan ilişki süreci” vb. cümle kalıpları daha yerinde olacak ve algıyı dönüştürme yönünde işlevsel olacaktır. Ve bizlerin sadece mevcut  varoluş hal deneyimi ile ilişkimizi yansıtmak üzere,  yaşam adı atfedilmiş sonsuz ölüm-doğum döngüsünde mutlak ışığın eşsiz bir bölümünü sadece yansıtmak üzere Dünya sahnesinde olduğumuzu görme zamanı! 










AMOR VİNCİT OMNİA =AŞK HERŞEYİN ÜSTESİNDEN GELİR !

“Görevin aşkı aramak değil, ona karşı yarattığın engelleri kendi içinde arayıp bulmaktır sadece.” 
Mevlana 


Yazının bu kısmına değin, “ölüm”e ilişkin inanç kalıplarınızı bu kalıpların nasıl oluşuğunu gözlemlemenizi bir nevi yeni bir bir temel oluşturabilmek adına köklerin en derinlerine eğilip bakmaya ve baktıklarımızı görmeye ne kadar cesaretiniz olduğuna ilişkin küçük bir yoklama gerçekleştirdim. 

Şimdi biraz değerli astrolog Ursula Stockder Busch’ın Mezo-Amerikan ve Yunan Felsefesi’ndeki ölüm kavramına ilişkin altını çizdikleri ile yol alalım. 

(Ursula Stockder Busch, astroloji ile resim sanatını birarada uygulayarak kendi deyimi ile; “hayallerini-özlemlerini, fantezilerini” bu yol ile evrene ifade etmeyi seçen ve ayrıca; tanatoloji, Jungian psikoloji, sanat tarihi, tarot, mitoloji konularını birarada harmanlayarak sanatsal yaratıcı çalışmalar üreterek özgün bir biçimde astroloji mesleğini icra eden özgür bir birey).

“İnsanoğlu, Tanrı’ları kendi suretinde yaratır.”
Yunanlı filozof Ksenophanes (M.Ö.570-480)

Meksika’lılar ve Yunan’lıların en temel özelliklerinden birisi her iki kültürün de
“ölüm” olgusunu yüceltmeleridir. Her iki kültür de kozmos ve Dünya’yı bir bütün olarak değerlendirir, bu nedenle her şeyin (canlı-cansız) Yaratıcının ruhunu taşıdığı inancına sahip idiler. Ve bu kültürlerin inancına göre;  Yaratıcı istediği an kendisini herşeye dönüştürebilme yetisine muktedir idi. Tanrılar ve insan varlıkları birarada yaşamsal varoluşlarını sürdürmek idiler. Tanrıların Tanrısı olan nitelendirilen Zeus’un gönül maceraları peşinde koşarken; boğa, kuğu, kartal formlarına büründüğü yine Yunan mitolojisinde yer alan müzik ve sanatın Tanrısı Apollo nun karga formuna dönüştüğü mitolojik hikayelerde yer almaktadır. Benzer şekilde Mezo-Amerika da zamanın belirli boyutlarında var oluşlarını sürdürmüş olan; Olmek-Mixtec-Zapotek ve Maya uygarlıklarında da çok Tanrılı inanışın hakim olduğunu Yaratıcıların form değiştirme niteliğine vakıf olduğunu görmekteyiz. Azteklilerin en önemli Tanrısı olan Quetzalcoatl’ın hem gökyüzündeki rüzgarları süpürme hem insan varlıklarına mısır yetiştirme dersleri veren bir rolü ve eş zamanlı olarak zamanı ölçmeyi öğreten bir kahraman rolü olduğu efsanelerde yer almaktadır. 

“Gökyüzünün kalbi tek bir kelime söyler, Yeryüzü ve Yeryüzü denizden sis gibi doğar.” 
Popol Vuh

En önemlisi her iki kültürde de “var olmak” ile “bedenin” içerisinde var olmak” ın birbirinden farklı kavramlar olduğunun idrak edilmiş olmasıdır. Tıpkı birşeyin ne olduğunu bilmek ile, o şeyin nasıl hissettirdiğini bilmenin farklı olgular olması gibi. Bu bağlamda ölümün sadece yeni bir forma geçiş olarak görüldüğü Mezo-Amerika kültüründe ölümden sonraki dönemi dört yıllık bir süreç olarak değerlendiriyor yeniden doğuma inandıkları için ölen kişinin ağzına, yeraltındaki kemiklere can verdiklerini düşündükleri, yeşim taşını yerleştirerek, seksen gün boyunca ölen kişiyi yıkamıyorlarmış, seksen günden sonra yeni bir doğumun gerçekleştiğine inanıyor ve iki yıl sonra kemikleri çıkarıp yıkayarak tekrar yerine koyuyorlarmış. Ne ilginç değil mi? Kişi, öldüğü zaman fani bedeni üç kısımda değerlendirilmekte imiş. 
Baş kısmı; “kader”i, kalp kısmı; “bilinç ve vicdan”ı, karaciğer ise “ruh” u temsil etmekte imiş. 
Baş; özdeki yaşam gücünün simgesidir. Aklın, bilgeliğin dergahıdır,
Kalp; gerçek öz ün gözü,
Karaciğer ; tutkunun dergahı olarak değerlendirildiğinde ruh ile ilişkilendirilmiş olması kulağa mantıklı geliyor. Taoist düşünürler; karaciğer enerjisini “ordunun generali” olarak değerlendirir sağlıklı karaciğer enerjisinin sağlam köklü ve bir o kadar da esnek, uyumlu bir iradeye işaret ettiğinin altını çizmektedirler. 
Bedenimizdeki en büyük salgı bezinin karaciğer olduğunu göz önüne aldığımızda yaşamda karşı karşıya kaldığımız olguları ne ölçüde sindirebildiğimizi böylece duygularımızı ne ölçüde dengeli ifade etmeyi başararak yaşama şefkat ve hassasiyet ile yaklaştığımızın, “yaşamsal canlılık” sembolü olarak nitelendirebiliriz.
Karaciğeri sağlıklı hale dönüştürmenin en etkin metotlarından birisi; “detox” uygulamaktır. Ancak bu detoksu sadece fizyolojik boyutta değil, duygusal ve tinsel beden boyutlarında da uygulamanın esas olduğunu hatırlayalım!

Karaciğer tüm bu sembolizmin yanı sıra deneyimlediğimiz olayların/durumların, yaşamsal süreçlerin bizleri ne kadar ve nasıl beslemekte olduğuna dair bir büyüteç işlevi de görmektedir. Astroloji ilteratünde karaciğer organı, büyük iyilik olarak nitelendirilen Jüpiter gezegeni ile ilişkilendirilmiştir. Eş zamanlı olarak Jüpiter, Tanrıların Tanrı sı Zeus u da sembolize etmektedir. Manevi-maddi yönden zenginleşmeyi, iyimserliği, olgunluğu, mutluluk halini sembolize eden Jüpiter gezegeninin bir bakıma; yaşamsal potansiyelimiz ile ne kadar sağlıklı ayrışıp-buluşarak yaşamın doğasından en sağlıklı şekilde nasıl beslenebileceğimize dair bizlere bir yön ışımakta olduğunu da düşünebiliriz.

Haydi gelin şimdi bu iyimserliğin parlak ışığının izini sürelim… Yazının en başındaki kargayı anımsıyor musunuz? Hani camınızı tıklatıp size “ölüyorsun” demişti…Hatırladınız değil mi? Belki de bu karga Tanrı’ların Tanrısı Zeus idi, belki de sanatın ve müziğin Tanrısı Apollo. 

Şimdi biraz hayal edelim ve bir seçim gerçekleştirelim, Şu an Işık ve Güneş in Tanrısı Apollo mu yoksa Gökyüzü ve fırtına Tanrısı Zeus mu olmayı deneyimlemeyi istersiniz? Sadece bir gün boyunca Zeus’un ya da Apollo nun niteliklerine vakıf olabileceksiniz, ne (ler) yaratmayı seçersiniz? 

Gerçekliği bir diğer eş anlamı ile mutlak aşkı deneyimlemek adına ağ gibi ördüğümüz tüm katmanlarımızdan bizleri özgürleştirecrek öz benliğimize uyandıran bir duygu yaratmayı seçseniz… Bu özgün duygunun adı ne olur? 





Ursula Stockder Busch hakkında daha detaylı bilgi edinmek isterseniz: www.ursulas.com.mx







Sevgi’nin Gücü Adına

Işık Olsun!