sevgi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sevgi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Mayıs 2019 Cuma

KAİNATIN YÜREĞİNİN RİTMİNDE DANS ETMEYE HAZIR MISINIZ? (II)...



“Her canlının ölümü tadacağını, ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim.”
Mevlana
HAYATINIZIN TADI NASIL?
Bir önceki yazının devamı niteliğinde olan bu yazıya, bir önceki yazı sürecinin ana mesajını yineleyerek başlayalım: 
Ne demiştik? Şimdi Tam Zamanı ! 

“Kendi yaşamınızı ilmek ilmek sevgiyle ören, yaratan ve bundan sonraki sürecine yön verenin gerçekte kim olduğunu hatırlamanın tam zamanı! 
Zaten siz bu seçimi doğum anında çoktan tezahür ettirdiniz, şimdi unutmuş olabilirisiniz.  Haydi hatırlamak adına özünüzün sesine bir şans verin! 

TIK TIK TIK…

Yeni bir günün doğmasına araç olacak eşsiz  kuzguni siyah rengindeki bir karga
şu an pencerinizi tıklatıyor, keskin gözlerindeki bilgelikle size dik dik bakıyor sanırım size  iletmek istediği bir mesajı var, pencerenizi açıyorsunuz ve karganın bilgelikle ışıyan gözlerinin derinliklerine doğru bakarken ne görüyorsunuz? Bir süre göz göze ruhlarınız birbirini selamlıyor… Ve karga sizinle konuşmaya başlıyor şöyle söylüyor: “Ölüyorsun…” Bilge karga, engin mavi semaya doğru kanatlanıp gidiyor… Şimdi bir kelime ile baş başasınız: “ölüyorum”. Zihninizde nasıl bir senaryo oluşuyor? Bedeniniz şu an neler duyumsuyor? 

Zaman algıları olmayan daima boşlukta yaşamayı seçen zeki karga kuşları bizlere öz gerçekliğimizi fark etmemiz adına sezgilerimizin diline kulak kabartmayı hatırlayarak, dikkatimizi içselliğimize yönelterek, dönüşümümüzü gerçekleştirebileceğimizi ve eş zamanlı olarak bir kozmik ağın içerisinde bir “öz” den var olduğumuzu ışırlar. Belki de farklı ve eşsiz lisanları ile toplum tarafından farkında olmaksızın içselleştirdiğimiz düşünce kalıplarını yeniden değerlendirmemiz hususunda da bizleri her eşsiz melodideki ötüşleri ile uyanışa davet ediyor olabilirler mi, ne dersiniz? 

Ruh sağlığı danışmanı rolüm ile rahatlıkla şöyle ifade edebilirim ki; yaşamsal döngüdeki her “rahatsızlık-problem-sorun-hastalık vb.” isimler ile nitelendirilen (tüm rahatsızlıkların, bizleri kendimiz ile buluşturacak ışık dolu yol süreçleri olduğunu hatırlamakta fayda var!)  süreç deneyimlerinin zemininde yaşamsal döngüdeki potansiyel enerji ile buluşamamın getirdiği  anlam atfedememe hali var olmaktadır. Şu an mevcut bedeninizdeki yaşam döngünüzde nasıl ve ne amaç ile burada can bulmuş olduğunuzu hatırlamakta iseniz, yaşamla bir olarak  akarsınız, herşeyi olduğu gibi kabul zemininize içtenlikle, samimiyetle alarak her solukta yaşamın eşsiz tadının farklı bir tonunu deneyimlersiniz. Lakin yaşama yönelik öz olarak bir anlam atfedememekte iseniz, o vakit “ölüm” sizin için korkulacak bir canavara dönüşebilir. Mütemadiyen yaşamın sınırları içerisinde gidilecek, varılacak bir nokta olduğu illüzyonuna kapılır zihniniz ve bu illüzyon yaşamdaki maddi düzeneklere sımsıkı tutunmanıza destek verir.







Bırakmak, vazgeçmek hususlarında fizyolojik, psikolojik, tinsel boyutlarda kendiniz ile buluşabilmek adına problemler ile karşı karşıya kalırsınız ta ki problemin çözümünün içinde saklı olduğu gerçekliğini görünceye dek senaryolar değişerek döngü kendisini çözüme kavuşuncaya dek tekrar etmeye devam eder… Bu bağlamda, hayat doyumu ile ölüm anksiyetesi arasındaki ters ilişkinin altını çizebiliriz. Hayattan duyumsadığınız tatmin, tat ne ölçüde sizi size yaklaştırıcı katalizör bir ivme gösteriyor ise ölüm de bir o kadar sadece bir geçiş kapısı olarak algılanabiliyor. 

ROTAMIZ “ÖLÜM”…

Bu yazıda “ölüm” temasına değinirken bu yıl 8.’si düzenlenen Uluslararası Astroloji Günleri’nde, “Mezo-Amerikan ve Yunan Felsefesi’nde Kozmoloji-Yaşam-Varoluş” başlıklı sunumu ile ölümün olağanüstü rengarenk dünyasını bizlere sanatın dokunuşları ile aktaran değerli astrolog Ursula Stockder Busch’ın sunumundan bazı öğelere de değinmeye çalışarak (yazının son bölümlerne doğru okuyabilirsiniz) kendi toplumumuzun “ölüm” hakkındaki değer yargılarına ve en önemlisi eşsiz birer birey olarak sizleri “ölüm”e doğru yürümeye davet ediyorum…

Mevcut yolculuğumuzda kurban bilincinde var olmak yerine kahraman bilincinde var olmayı seçmek adına atılacak ilk adım ölümün güzelliğinin farkına vararak eş zamanlı olarak bu eşsiz dinginlikteki ve göz alıcı parlayan ışığın; “ölüm”ün tadına bakabilmektir ! Hazır mısınız? Yelkenleri hazırlayın gemimiz ile birlikte bir yolculuğa çıkıyoruz bu gemi yolculuğunu bir ağacın kökünden, dalları arasında gerçekleştireceğimizi söylesem, nasıl hissedersiniz? 









Şimdi bu satırın hemen üzerine bakın ne görüyorsunuz (yukarıdaki paragrafa ilişmesin gözleriniz! Sadece iki-üç satır öncesine bakın şu an okumayı seçtiğiniz satırların, ne görüyorsunuz?) 

Boşluk ! Değil mi? Sadece boşluk. Örneğin; klavyede bu satırları yazarken de belirli kelimeler formlarını anlam bütünlüğü içerisinde tamamladıklarında bir boşluk bırakıyor ve diğer kelimeye geçiyorum değil mi? Bunu her birimizin, doğal olarak yazı yazarken gerçekleştirdiğinin, farkında mısınız? Ya da başka bir örnek; şimdi odağınızı nazikçe özgür doğal akan nefes alış-veriş ritminize yönlendirin, bir süre sadece gözlemlemeyi seçin, lütfen. Şimdi bilinçli bir odak ile izleyin özgür doğal akan nefesinizin ritmini, bir dalga ile nefes ile buluştuktan sonra bir durak var kısa bir boşluk sonrasında nefesinizi özgür bırakıyorsunuz (veriyorsunuz), ve verdikten sonra yine minik bir mola sürecinden sonra yeni bir nefes dalgasını davet ettiğinizi farkında mısınız? Sadece o an ihtiyacınız olan hava ciğerlerinize süzülüyor, içselleştirildikten sonra bırakılması, özgürleştirilmesi bir gereksinim olarak doğan  kısmı dışarıya bırakılıyor ve her alış-veriş arasında herkesin kendine özgü bir duraksama, sindirme için alan ve zamanı kapsayan bir boşluk var oluyor, fark ediyor musunuz? 

Şimdi kendi yaşam yolculuğunuzda, ne kadar “boşluk” yaratıyor olduğunuza odağınızı yöneltmenizi rica ediyorum. Belki siz de yukarıdaki örnekler gibi yazmayı seçebilirsiniz. Bu “boşluk”lar size neyi (neleri) çağrıştırıyor ve duyumsatıyor? Zihninizdeki izdüşümleri ve bedeninizde uyanan hissiyatların izini sürün … 
Bir ses tınısı, bir renk tonu, bir koku aroması, bir doku ve damaklarınızda bir tat olarak imgelediğinizde sizin tezahürünüzdeki “boşluk” size nasıl sesleniyor ve nasıl bir hikaye aktarıyor? … (bu uygulama için kendinize zaman armağan etmeyi, bilinçli olarak bir boşluk yaratmayı seçin, lütfen).




FORM BOŞLUK, BOŞLUK FORMDUR…

“Her insanın hayatı onu kendisine götüren bir yoldur.”
Herman Hesse

Döngüsellikte “boşluk” ölümü çağrıştırır. Durmak ve gerçekten hiçbir eylem tezahür ettirmemeyi seçebilmek ne engin bir özgürlük deneyimi! (düşüncelerimizin de canlı birer eylem olduğunu hatırlayalım, bu bağlamda düşünmemeyi dahi düşünmemek!) Düşünce var oluşun ham maddesi ve herşey olan enerjiyi şekillendirir, enerji daima düşüncenin izini takip eder…

Mutlak sessizliğin tüm sesleri, beyaz rengin tüm renkleri özünde barındıryor olması gibi, boşluk da öz mutlak evimizdir, herşeyi kapsayan herşeyi özünde barındıran hiçliktir. 

Şu an, “ev” ne demek sizin için?
Öz eviniz ile nasıl bir bağ duyumsuyorsunuz?

Varoluşun belirli bir zaman-alan boyutunun kesişiminde tezehür etmiş olan ve yaşam adını atfettiğimiz biricik özümüzü hatırlama yolculuğumuzda ne kadar bu boşlukları farkında isek diğer bir deyim ile doğum ve ölümün her an birarada yaşamsal süreçlerde el ele yürüdüğünü görebilirsek, kendimize olan yürüyüş ritmimizin tüm sorumluluğunu üstlenebilmemiz de bir o kadar kolay gerçekleşecektir. İşte o zaman, kurban bilinci halinde : “ne yapalım ülkenin şartları, yoğun iş tempom, ailemin sorunları, iş verenimin sadakatsizliği, çocuğuma yönelik sorumluluklarım vb. bahaneler ile yaşam armağınımızı çar çur etmeyi seçmek yerine; kahraman bilinç boyutunda var olmayı seçerek, bizlere yük gibi görünerek çeşitli maskelerin ardına gizlenmiş her türlü değeri farkındalık bilinci ile gözlemlemeyi seçer ; ruhumuzun derinliklerine derin bir dalış gerçekleştirebilir,  makrokozmosun bir yansıması olan bedenlerimizin içerisinden tutkuyla geçebilir ve öz olarak mutlak harikulde ışığı bütünü ile yansıtabilmemiz adına gerçekte sadece o “boşluk” un tadına bakarak zaten var olduğumuz halimiz ile gerçekliğin en mükemmel halini yansıtmakta olduğumuzun diğer bir deyim ile değişmesi gereken hiçbir şeyin olmadığının idrakına varabiliriz. 




ÖZÜMÜZDEKİ “BİR”LİĞİN TADINA BAKMAK

“Kafanın söylediklerini duymakla, kalbinden gelen mesajı dinlemek
 arasındaki farkı öğren. Kafanın konuşması, toplumun bir ürünüdür. 
Kalbin konuşması ise sonsuzluktan gelir.”
Aborjin Öğretisi




Haydi şimdi beraberce bir içecek hazırlayalım; bu içeceğin adı “birlik” olsun. Birlik, sizce nasıl bir tat duyumsatıyor zihinde? Şu an çevrenizde var olan canlı-cansız varlıklara bir göz gezdirin ve hissiyatlarınıza, kalbinizin kulağını yönlendirin, ne dinliyorsunuz? Varoluşun her bir formu ile ne kadar içten samimi ve bir  zamanın kalitesinde her daim sağlamlığını sürdüren güçlü bir bağ olduğunu fark ediyor musunuz? Şu an mevcut bedeninizin içerisinde ne kadar hassas olmayı seçiyor iseniz bir o kadar bu bağı duyumsayabilirsiniz. Hassasiyetle var olmak;  yaşamın iliklerinize kadar her yönü ile nüfuz etmesine izin vermektir. Siz bu duyumsamaların hangi boyutlarına ne kadar  izin vermeyi seçiyorsunuz? Bir insan varlığına baktığınızda onun mevcut kaba; et-kemik-doku-sinir hücrelerinden oluşmuş bedeninin ötesini görebilmek adına kendinizi ne kadar açıyorsunuz? İşte tam anlamıyla hassasiyet budur; yaşamın döngüselliğine bütünü ile tüm varoluşunu özgürce ve cesurca açmak. Ne kadar hassas bir duyumsama ile yaşamı algılıyor iseniz bu sizin ne kadar canlı olduğunuzu gösterir. Sokaktaki insan varlıklarına bakın, birçoğu zihin hapishanelerinde yaşamı sürmeyi seçiyor ve en acıklı ironi şu ki; yaşamın efendisi olduklarını zannederek gittikçe katılaşırken eş zamanlı olarak yaşamı, çevredeki unsurlara bağlı olduğunu zannederek direnç, çaba sarf ederek değiştirmeye çalışarak gerçekten kontrol edebildiklerini zannediyor olmaları… Efendisi olabileceğiniz tek şey: zihinsel düşünce akımlarınızdır. Düşüncelerinizin yaratım formatını çözdüğünüzde bu formatı değiştirmeyi seçerek bir yaşam döngüsünü dönüştürmek mümkündür ki bunu zihin ustaları çok iyi bilirler... 

“Her düşüncenizin herkesin görebildiği şekilde yayıldığını düşünün semaya, 
çünkü gerçekten böyledir. 
Tüm dünyanın, her söylediğinizi duyabileceğini düşünerek konuşun 
çünkü gerçekten duyarlar. 
Hep yaptığınız dönüp dolaşıp size bulacakmış gibi hareket edin 
çünkü gerçekten bulur.”   
Mikhail Naimy



Düşünce akımlarını boyunduruk altına alabilmek adına düzenli meditasyon uygulaması gerçekleştirerek düşünceleri izlemek yaşamı dilediğiniz gibi yaratabilmeniz adına yardımcı olur. Böylece birçok yaşam boyunca varoluş katmanlarınızdaki izleri iyileştirebilcek güç ile içselliğinizde buluşarak geçmişi dönüştürerek yepyeni bir gelecek doğurabilirsiniz şu anın realitesinde.

            
DİLE-DÜŞLE-GERÇEKLEŞTİR


Hayatın öz tadı ile buluşabilmek adına yolculuğunuzda yüklendiğini yükleri özgür bırakmak,  akışta var olmayı bütünüyle deneyimlemek,
bir diğer kısa deyim ile “ölmek” eş bir anlamı ile “öz olarak yaşamı deneyimlemeye başlamak” adına, neye(nelere) ihtiyaç duyumsuyorsunuz?


Haydi şimdi ölmek adına bir “dilek” dileyin. Dilerseniz bu dileğinizi sözel olarak
sesli bir biçimde aynanın karşısında geçerek gözlerinizin derinliklerine bakararak kendinizi görerek telaffuz edin ya da boş bir sayfaya seçtiğiniz renkteki kalemler ile dileğinizi resmedin. Dileğinizin zeminini oluşturan “niyet”, tüm evrene bir çağrı mesajı gibi anında iletiliyor peki bu niyeti somut formda tezahür ettiren nedir, sizce? Evrenin dansı. Her yeni dilek dilediğimizde, evrenin rahmine bir niyet tohumu ekeriz aşkla… Sonrasında bu tohumun, fidana, fidandan bir ağaca ve ağacın güçlenerek meyva verebilmesi için de toprağın kalbinin ritminde bir dans seromonisi gerçekleşir.

Niyetlerimiz, evrenin rahmindeki eşsiz dans ile gerçekliğe dönüşür.

ÖLÜMÜ DANS İLE KUTSAMAK…

“Yaşamayı öğrendim. Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu; 
aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu öğrendim.”
Mevlana 


Bir an için fiziksel realitenizden bağımsız olarak hiç düşünmeyi seçtiniz mi: “Sizi, öz olarak Dünya adı verilen gezegene bağlayan nedir?”  Nasıl oluyor da başka bir formda farklı bir boyutta bir başka gezegende varolmayı seçmemişsiniz de bu mavi-yeşil tonları ile ahenkle bezenmiş güzel Dünya gezegeninde bedensel bir form almayı seçmişsiniz? Dünya gezegenine ne(ler) sunmak üzere burada köklenmektesiniz? 

Evet, yukarıdaki gibi ve benzeri soruları, kendimize yöneltmemize vesile olan “ölüm” ün ta kendisi değil mi? Ölüm, mevcut bedensel formumuzun belirli bir ritimde var oluşunu sürdürecek sınırlı sayıda nefes alış-veriş sürecinin olduğunu bizlere her soluğumuzda hatırlatan tek sırdaşımızdır. 

Her an en önemli sırlarımızın şahidi değil midir, ölüm?






“Karma, insanın özgürlüğünün sonsuz ispatıdır. Düşüncelerimiz, sözlerimiz, davranışlarımız kendimizi boşlukta üstüne attığımız ağın iplikleridir.” 
Swami Vivekananda

Diyelim ki mevcut bedeninizde şu andan itibaren hiç yaş almaksızın fiziksel bedeniniz olduğu hali ile yaşamın sonsuz döngüsünü bu haliniz ile deneyimliyor olacak! Ne kadar da sıkıcı bir süreç deneyimi olur bir düşüncesinize,değil mi? Eylemlerimizin sonuç-neden döngüsel zincirini görmeksizin var olmak hem adaletsiz hem de anlamsız olurdu sanırım, size göre? Ektiğimizi biçmediğimiz bir yaşam süreci, ektiklerimizin yansımalarını deneyimlemediğimiz bir yaşam döngüsü hayal edebiliyor musunuz? Bu bağlamda yaşam döngüsüne anlamını bahşeden en parlak ışık; “ölüm”dür. Ölüm olmasa, yaşamın döngüselliğine kendinizi gerçekleştirmek uğruna yine şu an olduğu gibi emek vermeyi seçer misiniz(yanıtınızı zihin süzgecinden geçirmeden önce sualin özünü kalbinizde demlediğinize emin olun!) ?

Her son başlangıçta gizlidir,her ölüm ise ilk doğumda gizli…


“Hayatımız, bizi hiçbir yere götürmediğini anladığımız anda
bir anlam kazanmaya başlar!”
Pyotr Demianovich Ouspensky

Ölüm, bir yeniden doğma sürecine geçiş, bir bakıma özünde arınmayı da barındıran derin bir dönüşüm sürecidir. Bu bağlamda tıpkı doğum gibi kutsanmayı hatta törensel bir kutlama sürecini hak ediyor, değil mi? Ülkemizdeki toplum gelenek ve göreneklerine göre ise “ölüm” genellikle pek de olumlu olmayan bir olgu olarak görülmekte ve değerlendirilmekte bu da bu ülkede var oluşunu sürdürmekte olan birçok insan varlığının “ölüm”ü nihai bir son olarak değerlendiren algı yanılsamasından kaynaklanamaktadır. Lakin Dünya gezegeninin geneline baktığımızda, birçok insanın  yaşam sürecini;  “benim hayatım” olarak değerlendirerek işin özünde tek bir hayat/yaşam olduğunu zannetmekte olduklarını görmekteyiz. Oysa ki; “benim hayatım/bizim hayatımız, vb.” demek yerine “hayat ile olan ilişkimiz, hayat ile olan ilişki süreci” vb. cümle kalıpları daha yerinde olacak ve algıyı dönüştürme yönünde işlevsel olacaktır. Ve bizlerin sadece mevcut  varoluş hal deneyimi ile ilişkimizi yansıtmak üzere,  yaşam adı atfedilmiş sonsuz ölüm-doğum döngüsünde mutlak ışığın eşsiz bir bölümünü sadece yansıtmak üzere Dünya sahnesinde olduğumuzu görme zamanı! 










AMOR VİNCİT OMNİA =AŞK HERŞEYİN ÜSTESİNDEN GELİR !

“Görevin aşkı aramak değil, ona karşı yarattığın engelleri kendi içinde arayıp bulmaktır sadece.” 
Mevlana 


Yazının bu kısmına değin, “ölüm”e ilişkin inanç kalıplarınızı bu kalıpların nasıl oluşuğunu gözlemlemenizi bir nevi yeni bir bir temel oluşturabilmek adına köklerin en derinlerine eğilip bakmaya ve baktıklarımızı görmeye ne kadar cesaretiniz olduğuna ilişkin küçük bir yoklama gerçekleştirdim. 

Şimdi biraz değerli astrolog Ursula Stockder Busch’ın Mezo-Amerikan ve Yunan Felsefesi’ndeki ölüm kavramına ilişkin altını çizdikleri ile yol alalım. 

(Ursula Stockder Busch, astroloji ile resim sanatını birarada uygulayarak kendi deyimi ile; “hayallerini-özlemlerini, fantezilerini” bu yol ile evrene ifade etmeyi seçen ve ayrıca; tanatoloji, Jungian psikoloji, sanat tarihi, tarot, mitoloji konularını birarada harmanlayarak sanatsal yaratıcı çalışmalar üreterek özgün bir biçimde astroloji mesleğini icra eden özgür bir birey).

“İnsanoğlu, Tanrı’ları kendi suretinde yaratır.”
Yunanlı filozof Ksenophanes (M.Ö.570-480)

Meksika’lılar ve Yunan’lıların en temel özelliklerinden birisi her iki kültürün de
“ölüm” olgusunu yüceltmeleridir. Her iki kültür de kozmos ve Dünya’yı bir bütün olarak değerlendirir, bu nedenle her şeyin (canlı-cansız) Yaratıcının ruhunu taşıdığı inancına sahip idiler. Ve bu kültürlerin inancına göre;  Yaratıcı istediği an kendisini herşeye dönüştürebilme yetisine muktedir idi. Tanrılar ve insan varlıkları birarada yaşamsal varoluşlarını sürdürmek idiler. Tanrıların Tanrısı olan nitelendirilen Zeus’un gönül maceraları peşinde koşarken; boğa, kuğu, kartal formlarına büründüğü yine Yunan mitolojisinde yer alan müzik ve sanatın Tanrısı Apollo nun karga formuna dönüştüğü mitolojik hikayelerde yer almaktadır. Benzer şekilde Mezo-Amerika da zamanın belirli boyutlarında var oluşlarını sürdürmüş olan; Olmek-Mixtec-Zapotek ve Maya uygarlıklarında da çok Tanrılı inanışın hakim olduğunu Yaratıcıların form değiştirme niteliğine vakıf olduğunu görmekteyiz. Azteklilerin en önemli Tanrısı olan Quetzalcoatl’ın hem gökyüzündeki rüzgarları süpürme hem insan varlıklarına mısır yetiştirme dersleri veren bir rolü ve eş zamanlı olarak zamanı ölçmeyi öğreten bir kahraman rolü olduğu efsanelerde yer almaktadır. 

“Gökyüzünün kalbi tek bir kelime söyler, Yeryüzü ve Yeryüzü denizden sis gibi doğar.” 
Popol Vuh

En önemlisi her iki kültürde de “var olmak” ile “bedenin” içerisinde var olmak” ın birbirinden farklı kavramlar olduğunun idrak edilmiş olmasıdır. Tıpkı birşeyin ne olduğunu bilmek ile, o şeyin nasıl hissettirdiğini bilmenin farklı olgular olması gibi. Bu bağlamda ölümün sadece yeni bir forma geçiş olarak görüldüğü Mezo-Amerika kültüründe ölümden sonraki dönemi dört yıllık bir süreç olarak değerlendiriyor yeniden doğuma inandıkları için ölen kişinin ağzına, yeraltındaki kemiklere can verdiklerini düşündükleri, yeşim taşını yerleştirerek, seksen gün boyunca ölen kişiyi yıkamıyorlarmış, seksen günden sonra yeni bir doğumun gerçekleştiğine inanıyor ve iki yıl sonra kemikleri çıkarıp yıkayarak tekrar yerine koyuyorlarmış. Ne ilginç değil mi? Kişi, öldüğü zaman fani bedeni üç kısımda değerlendirilmekte imiş. 
Baş kısmı; “kader”i, kalp kısmı; “bilinç ve vicdan”ı, karaciğer ise “ruh” u temsil etmekte imiş. 
Baş; özdeki yaşam gücünün simgesidir. Aklın, bilgeliğin dergahıdır,
Kalp; gerçek öz ün gözü,
Karaciğer ; tutkunun dergahı olarak değerlendirildiğinde ruh ile ilişkilendirilmiş olması kulağa mantıklı geliyor. Taoist düşünürler; karaciğer enerjisini “ordunun generali” olarak değerlendirir sağlıklı karaciğer enerjisinin sağlam köklü ve bir o kadar da esnek, uyumlu bir iradeye işaret ettiğinin altını çizmektedirler. 
Bedenimizdeki en büyük salgı bezinin karaciğer olduğunu göz önüne aldığımızda yaşamda karşı karşıya kaldığımız olguları ne ölçüde sindirebildiğimizi böylece duygularımızı ne ölçüde dengeli ifade etmeyi başararak yaşama şefkat ve hassasiyet ile yaklaştığımızın, “yaşamsal canlılık” sembolü olarak nitelendirebiliriz.
Karaciğeri sağlıklı hale dönüştürmenin en etkin metotlarından birisi; “detox” uygulamaktır. Ancak bu detoksu sadece fizyolojik boyutta değil, duygusal ve tinsel beden boyutlarında da uygulamanın esas olduğunu hatırlayalım!

Karaciğer tüm bu sembolizmin yanı sıra deneyimlediğimiz olayların/durumların, yaşamsal süreçlerin bizleri ne kadar ve nasıl beslemekte olduğuna dair bir büyüteç işlevi de görmektedir. Astroloji ilteratünde karaciğer organı, büyük iyilik olarak nitelendirilen Jüpiter gezegeni ile ilişkilendirilmiştir. Eş zamanlı olarak Jüpiter, Tanrıların Tanrı sı Zeus u da sembolize etmektedir. Manevi-maddi yönden zenginleşmeyi, iyimserliği, olgunluğu, mutluluk halini sembolize eden Jüpiter gezegeninin bir bakıma; yaşamsal potansiyelimiz ile ne kadar sağlıklı ayrışıp-buluşarak yaşamın doğasından en sağlıklı şekilde nasıl beslenebileceğimize dair bizlere bir yön ışımakta olduğunu da düşünebiliriz.

Haydi gelin şimdi bu iyimserliğin parlak ışığının izini sürelim… Yazının en başındaki kargayı anımsıyor musunuz? Hani camınızı tıklatıp size “ölüyorsun” demişti…Hatırladınız değil mi? Belki de bu karga Tanrı’ların Tanrısı Zeus idi, belki de sanatın ve müziğin Tanrısı Apollo. 

Şimdi biraz hayal edelim ve bir seçim gerçekleştirelim, Şu an Işık ve Güneş in Tanrısı Apollo mu yoksa Gökyüzü ve fırtına Tanrısı Zeus mu olmayı deneyimlemeyi istersiniz? Sadece bir gün boyunca Zeus’un ya da Apollo nun niteliklerine vakıf olabileceksiniz, ne (ler) yaratmayı seçersiniz? 

Gerçekliği bir diğer eş anlamı ile mutlak aşkı deneyimlemek adına ağ gibi ördüğümüz tüm katmanlarımızdan bizleri özgürleştirecrek öz benliğimize uyandıran bir duygu yaratmayı seçseniz… Bu özgün duygunun adı ne olur? 





Ursula Stockder Busch hakkında daha detaylı bilgi edinmek isterseniz: www.ursulas.com.mx







Sevgi’nin Gücü Adına

Işık Olsun!

29 Aralık 2016 Perşembe

"Ölüm-sevgi-zaman bu 3 şey tüm insanları birbirine bağlar" diyerek iddalı bir konuşma ile başlayan Gizli Güzellik filmi; başarılı, yetenekli ve zeki Howard'ın çok sevdiği biricik kızının ölümünden sonraki yas süreci deneyimlerini aktarıyor. Filmi izlerken şöyle düşündüm;  hikaye ve hikayeyi özetleyen muhteşem başlık nasıl da birbirini muazzam bir şekilde tamamlıyor...

Her yas sürecinin sonunda ortaya çıkan ve tüm süreci taçlandıran gizli bir güzellik 
daima vardır. 

Yaşam döngünüzde kayıp(lar) deneyiminiz oldu mu? Her birimiz kayıplar deneyimliyoruz şu an mesela bu yazıyı okurken saniyeler geçiyor ve bir kayıp deneyimlemekte olduğunuzun farkında mısınız? Her bir "an" ı bir daha o "an"ki gibi deneyimleme şansımız bulunmamakta bu nedenledir ki zaman çok kıymetli bir armağan. Zaman yaşamın kıymetini bilebilmemiz için varoluşunu sürdürürken; ölüm ise yaşamı anlamlandırabilmemiz için bizlere sunulan en özel armağan. Sevgi ise en temel gerçeklik, her birimiz şu anki görebildiğimiz ve hissedebildiğimizin de ötesinde birbirimize sevgi bağları ile sımsıkı bağlıyız. 

"Her birimiz örülmüşüz ilmek ilmek sevginin ipleri ile her zaman var olmak ve 
sevginin rahminde çoğalmak üzere" 

"Türk toplumuda yas süreci" yüksek lisans tezimin konusu idi. Tezimi hazırlarken "ölüm" olgusunu o güne değin ne kadar da az düşündüğümü hiç ölmeyecekmiş gibi zamanımı sarf ettiğimin farkına varmıştım. Ve ölüm hakkında düşünmeye başladıkça yaşamın mucizesi ve varoluşun anlamı daha da belirginleşmeye başladı ve hızla zihnimde beliren sorular: "eğer bir son varsa neden yaşıyoruz?, "ölümden sonra neler oluyor?", "neden ölüm var?", "öleceğimiz anı bilebilir miyiz?"vb.
Ve en önemlisi ölmeden önce ne söylemek istiyorum? Dünyada bulunma amacım nedir? Tüm bu sorular zihnimde atlı karıca misali dönüp dururken yaşamın sonsuzluğuna ilişkin idrak sürecimi de başlattığımın henüz farkında değildim. Her sorunun bir yanıtı vardır. Her soru, cevabını içinde/özünde barındırır. Şimdi hep birlikte deneyelim: bir soru sorun ve bırakın. Hemen yanıtını bulmak için çaba sarf etmek yerine bırakın, cevap tahmin edemeyeceğiniz bir biçimde size sunulur bu nedenle odağınız uyanık olsun. 
Tez danışmanım biricik kızını genç yaşta kaybetmiş bir baba idi. Zamanın acıyı azaltmadığını veya yok etmediğini sadece acıyı  anlamlandırdığını kendisinin hikayesinde deneyimledim. Söz ile ifade etmek kolay ancak yaşamımızda deneyimlediğimiz şeyleri gerçekten biliyoruz. Birçok konu hakkında bilgi, fikir sahibi olabilirsiniz ancak bu bilgi ve fikirler deneyim ile yoğrulduğunda gerçekten bilebilirsiniz. 
Gizli Güzellik filminin ana karakteri Howard ın deneyimlediği gibi filmin başlangıcında gözleri gülen, yaşama sımsıkı bağlı ve ölüm-zaman-sevgi kavramlarının Dünya daki en değerli kavramlar olduğundan söz ederken güçlü bir yüzleşme deneyimliyor. Kızının ölümü, kendisinin gerçekten zaman-ölüm ve sevgiyi bir kez daha sorgulayarak yaşamında henüz farkına varamadığı güzelliği ortaya koyabilmesi için sadece bir vesile. İnsan varlıkları olarak bizler deneyimlediğimiz olaylar ile öğreniyoruz. Ve öğrenmenin özünde mutlak bir acı oluyor. Acı hiç şüphesiz en iyi öğretmenimiz.

     “Acılarımız en değerli yol göstericilerimizdir. Acının içerisine doğru yürüyebilme
 cesareti gösterebildiğimizde dönüşür, kim olduğumuzu hatırlarız.” 

     Öz olarak şunu aktarmak istiyorum, her birimiz birçok şey söylüyoruz lakin söylediğimizi yaşamsal
     olarak deneyimlediğimizde gerçekten öğrenmiş oluyoruz...

     Her yas süreci deneyimine muhakkak "depresyon" semptomu yoldaşlık etmektedir.. Halk arasında "depreyon" tek başına bir ruhsal bozukluk olarak tanımlanmakta olsa da "depresyon" bir semptomdur ve kaygı bozuklukları, kişilik bozuklukları, cinsel işlev bozuklukları, travma sonrası stres bozukluğu ile birarada deneyimlenebilmektedir. "Depresyon; bizlere durmamız ve kendi içselliğimizi yeniden dengelememizi, yaşamdan ne istediğimizi netleştirmemiz gerektiğini ve kim olduğumuzu gerçekten hatırlamamız gerektiği "an"ın geldiğini bizlere iletmek amacı ile görevli bir süreç deneyimidir.
      
         "Her bir ruhsal bozukluk; organizmanın var olan sisteme yönelik alarm çağrısı yaparak "denge" haline dönüşme isteğidir.Bir başka deyim ile sinir sisteminin uyarıcıya olan tepkisidir.
    
     Yas sürecinin ne kadar süreceği kişinin kendi içsel dinamiklerine bağlıdır. Acıyı anlamlandırma süreci kişiye özeldir. Yas sürecinde duyguların ifade bulması önemlidir. Bziler çoğu zaman kaybı deneyimleyen kişinin yanında konuşmamaya kayıp ile ilgili çağrışım oluşturabilecek söylem ve eylemlerden kendimizi sakınırız oysa ki tam tersine yaptığım araştırma göstermektedir ki; yaşanmışlıklar ve yaşanamamış/deneyimlenememiş özlemler hakkında duygu ve düşüncelerin ifade bulması sağlıklı bir yas süreci deneyimini birlikte getirmektedir. 
      
      Gizli Güzellik filminde de yas sürecindeki babanın önce kaybı inkar ettiğini, depresyon semptomlarını deneyimlediğini, öfkesini, duyguları ve düşünceleri ile olan pazarlık sürecini ardından gelen kabullenmeyi ve yeniden doğum süreçlerine çok gerçekçi bir şekilde tanık oluyoruz. Ve Howard duygularını dışsallaştırmak adına çok güzel bir teknik kullanıyor: yazmak. Duygularımızı sözel olarak ifade etmeye henüz hazır hissetmediğimiz anlarda yazarak duyguların ifade bulmasını sağlamak oldukça iyi bir terapötik yöntemdir. Ölüm-Zaman ve Sevgi kavramlarına mektuplar yazmak, denemek ister misiniz?
    Şimdi hemen boş bir kağıda birkaç cümle yazmayı deneyimlemek ister misiniz? Ölüm kelimesi ilk hangi kavram ile çağrışım yapıyor? Ya zaman , sizin için zaman ne anlam ifade ediyor. Zamana ne(ler) söylemek istersiniz? Sevgi, tüm varoluşun kaynağına ne söylemek istersiniz? Hadi hep beraber biz de ölüm-zaman-sevgi kavramlarına birer mektup gönderelim ne dersiniz? Emin olun ki; yanıt gelir :) 
     
      Film sürecindeki önemli bir hususa dikkatinizi yöneltmenizi istiyorum. Howard ın değerli arkadaşları ölüm-zaman ve sevgi kavramlarını canlandırmak istediklerinde her biri bir kavram ile biraraya gelirken aslında kendi yaşamlarını da şifalandırmaktaydılar. İhtiyacımız olan şey bizlere koşulsuzca sunulur ve bizler kendimizle uyumlanan frekanstaki kişileri yaşamımıza çekeriz. Hiçbir insan ile tesadüfen yollarımız kesişmez. O insan yaşamımızdaki bir farkındalık oluşturmak amacı ile var olur.  
    Özümüzdeki güzelliği, ışığı ortaya çıkartabilmemiz için yaşam deneyimleri deneyimliyoruz. Yaşam deneyimleri benzer hatta aynı olsa dahi her birimizin yaşam deneyimlerine vereceğimiz yanıt farklı ve biriciktir çünkü her birimizin özündeki gizli güzellik eşsizdir.

S   Sizin özünüzdeki gizli güzelliği ışımak için nasıl bir yaşam deneyimine ihtiyacınız var? 


















24 Nisan 2016 Pazar

AYNA AYNA SÖYLE BANA : "BENDEN DAHA GÜZELİ VAR MI BU DÜNYADA?"

"Ayna" ya baktığınızda ne görüyorsunuz? Ayna, size neyi gösteriyor?
Hergün belki birçok kez, aynaya bakarız kendimizi daha iyi görebilmek daha iyi hissedebilmek için?
Peki, aynalar bizlere gerçekte var olanı mı gösteriyorlar? Yoksa, zihnimizdeki bizi mi gösteriyorlar?
Düşüncelerimiz; capcanlı enerjilerdir.
Hz. Mevlana'nın dediği gibi; "Gül düşünürsen güllük, diken düşünürsen dikenlik olursun."
Düşüncelerimiz, yaşamımızı oluşturmaktadır. Nasıl düşünürseniz, birebir düşündüklerinizi yaşarsınız.

Şimdi düşünün ki; elinizde sihirli bir ayna var ve gelecekte olacakları size gösteriyor.
Bu ayna ya ilk yönelteceğiniz soru ne olurdu? İlk aklınıza (60 saniye) gelen her zaman en doğru olandır. Öğrenmek istediğiniz her ne ise, şu anda onu yarattığınızı farkında mısınız? Çünkü yaşamın bütünü "şu an" da tezahür etmektedir/ oluşmaktadır. Geçmiş-şimdi-gelecek; hepsi "şu an" da oluyor, farkında mısınız? :)

Gelecek hakkında gerçek bilgileri sunan sihirli aynaya bir soru yönelttiniz aslında cevap sorunuzun içerinde saklı. Bulabildiniz mi?

Sihirli ayna; bugüne kadar Dünyadaki en güzel kişinin siz olduğunu söylüyordu ancak, şimdi diyor ki: "gelecekte dünyaya gelecek olan yeğenin (kız kardeşinin çocuğu) büyüdüğünde senden daha güzel olacak? "Bu durumda ne yaparsınız? 

Yapımcılığını Joe Roth'un üstlendiği The Huntsman Winter's War (Avcı: Kış Savaşı) filminin kötü kalpli kraliçesi Ravenna (Charlize Theron) kız kardeşi Freya (Emily Blunt)'nın bebeğinin ölmesi için uygun şart ve koşulları yarattı, siz ne yapmayı tercih etmiştiniz? :)

Güzellik; kainatta herşeyde olduğu gibi içten dışa doğru yansıyan bir olgu. İç dünyası güzelliklerle oluşmuş bir insan varlığının dış dünyaya yansıyan yüzünün güzel olmaması Dünyaya sunduğu meziyetlerinin güzellkleri oluşturmaması mümkün değildir.  
Ancak "Avcı: Kış Savaşı'ındaki filmimizde kraliçe Ravenna için güzellik=güç anlamına gelmektedir. Günümüzde de insan varlığı olarak; herşey" olmaya çalıştıkça: "iyi anne, iyi eş, iyi baba, iyi yönetici, iyi işveren, iyi çalışan, vb." sadece "zihin" boyutunda var olmaya çalışan "duygu"ları deneyimleyen bedene ve zihne "dur" der olmadık mı? 
gelmektedir.
Yaşamında "duygu"lara yer vermeyen Ravenna için tek bir gerçeklik vardır: "sahip olmak", materyal formda herşeye "sahip" olmak; günümüz insan varlıkları da yavaş yavaş bu forma doğru hızla ilerlemektedirler. "
Duygularımız ifade bulmadıkça, zihin boyutunda daha fazla var olmaya başlıyoruz bu da bize "kaygılar, korkular, üzüntüler, sıkıntılar, problemler, sorunlar, vb." başlıklı faturalar halinde geri dönüyor. 
Zihinsel boyuttan ayrışmanın en güzel ve en işlevsel yöntemi: "YAVAŞLA" maktır. 
Beden yavaşladığında, zihninizin de yavaşladığını, berraklaştığını görecek ve algılayacaksınız. İşten eve, evden işe koşuşturmalarınız son bulacak. Kalbinizin ritmini dinleyebilmenin, soluk alışverişinizin dokusunu hissedebilmenin ne olduğunu idrak edeceksiniz.

Filmimize geri dönecek olursak; Ravenna kendi gölge yönlerinin izinden gitmeyi tercih ederek kız kardeşi Freya nın bebeğini ölümüne vesile olduktan sonra , Freya nın özündeki gücün olumsuz yönü uyanır ve dokunduğu herşeyi buza dönüştürmeye başlar. Ve Buz Kraliçesi olarak kendine Kuzey topraklarında bir krallık kurar. Krallığına civar topraklardan topladığı küçük çocukları avcıları olmak üzere eğitilip, güçlenmelerine yönelik çalışmalarını sürdürürken, duygularını olabildiğinde iç dünyasının derinliklerine gömer. O da, ablası Ravenna gibi; "sevgi ve aşk" ın olmadığı sadece düşünsel maddi gücün hakim olduğu bir varlığa dönüşmüştür. 

Her birimiz çok güçlüyüz, bir insan varlığı olarak: "sevgi" ile dönüştürebilme gücüne sahibiz. Ancak gücümüzü nasıl ve ne şekilde kullanacağımız bizim irademize bağlıdır. Sevgi; kainattaki en yüksek dalga frekans hızına sahip enerjidir. Gücün öz kaynağı, herşeyin öz kaynağı olan "sevgi"dir.

Filmin ilerleyen sahnelerinde kötü kalpli kraliçe Ravenna nın sihirli aynasının ortadan kaybolmasını ve kız kardeşi Freya nın aynayı bulabilmek adına verdiği çetin mücadeleyi, bu mücadelenin tam ortasındaki "aşk"ın gücüne; Sara (Jessica Chastain) ile Eric (Chris Hemsworth)'in sonsuz sevgisinin tezahür eden tüm zorlukmuş, problemmiş, engelmiş gibi görünen herşeyin nasıl da üstesinden geldiğine şahit oluyoruz. 

Ayna, Freya'nın eline geçtiğinde ve Freya'nın aynanın kenarında yazan sihirli sözcükleri söylemesi üzerine aynanın içinden yeniden bedenlenen Ravenna'nın söylediği harikulade bir söz var: "beden sadece bir araçtır; bir süreliğine varlığımı aynanın içinde devam ettirmiştim." Varoluş sonsuzdur, ölüm; yeniden doğumdur. Ölüm dediğimiz olgu sadece bedeni bırakmaktır ve
bir de tabiki tamamlanmış olan her türlü sürecin bırakılmasıdır. Ebedi varlığımız varoluşunu başka formlarda sürdürmeye devam eder. "Beden sadece bir araçtır" cümlesi filmin en iyi özetiydi doğrusu.

Mevcut bedenimizde var oluşumuzu sürdürdüğümüz "yaşam/hayat" adını verdiğimiz oyunda, beden; zihinsel tezahürlerin somut/maddesel formda tezahürlerini sağlamak için sadece bir araçtır. 

Filmin sonunda ne oluyor? Filmi izlemenizi öneririm :) 
Ancak tahmin edeceğiniz üzere, "sonsuza dek mutlu yaşamayı" seçenler "sonsuza dek mutlu yaşıyorlar..."

Siz yaşamınızda hangi duyguların zemininde yaşamayı tercih ediyorsunuz? 

Özge Genlik
Uzman Psikolog
Vesta 77 Psikolojik Dönüşüm ve Yaşam Akademisinin Kurucusu
www.vestaakademi.com




16 Nisan 2016 Cumartesi

KIRMIZI ÇİÇEK

Dün akşam harikulade eşsiz atmosferi ile ayaklarımı yerden kesen, yüreğimi heyecan ile zıp zıplatan bir ormandaydım :) Bu harikulade ormanda bir çocuk ile tanıştım ismi : "Mowgli", en yakın arkadaşı, yol göstericisi ise "Bagheera" adında siyah bir panter idi. Mowgli, ormanda bir kurt sürü ile kendini keşif yolculuğunu sürdürürken eski bir bitmemiş meselenin baş
kahramanı olan bengal kaplanı "Shere Khan" ile yeniden biraraya gelmesi ile "ev"inden ayrılmak durumu ile yüzleşmek durumunda kalan cesur orman çocuğu yüreğinin rehberliğini dinleyerek Özge'nin "inanç"ın "umut"un "cesaret"in ve en önemlisi "öz-sevgi"nin gücünü bir kez daha hatırlamasına vesile oldu...

Rudyard Kipling'in muhteşem çocuk romanının Disney tarafından beyazperdeye uyarlanışı olan "Orman Çocuğu (The Jungle Book)" izlenirken kalbin gücünün bir kez bir kez daha idrak edilmesine vesile olacak en güzel yapıtlardan biri olduğu kanaatindeyim. 


Mowgli (orman çocuğu), babasının bir bengal kaplanı (Shere Khan) tarafından saldırıya uğrayarak ölmesi sonucu ormanda tek başına kalıyor. Ancak her son bir başlangıca gebedir ki; siyah bir panter (Bagheera) masum çocuğu koruma himayesi altına alarak bir kurt sürüsünün arasında büyüme ve gelişimini tamamlaması için yardımcı oluyor. Yaşam döngümüzde de bizleri;  en "zor","sıkıntılı", "sancılı" dönemlerimizde ışığın daima olduğunu hatırlatmak üzere muhakkak bir "insan", "durum", "olay"  yaşam oyunundaki dönüşümümüzü gerçekleştirmemizi destekler ;)
Mowgli (orman çocuğu) kurt sürüsü ve ormandaki diğer canlı varlıklarla günlerini huzur, mutluluk, neşe, keyif ve merak ile geçirmekte olduğu ve gelişim sürecini yavaş yavaş tamamlama evresinde olduğu an, babasının ölümüne vesile olan bengal kaplanı (Shere Khan) yeniden Mowgli'nin yaşam sahnesinde aniden beliriverir. Bu durumda Mowgli artık "büyüme"k durumundadır.
Büyüme; yaşam döngümüze biraz daha farkındalık ile bakmaya başladığımız ardından yavaş yavaş kendi sınırlarımızın bugüne değin bizleri yetiştiren, gelişimimize destek olan kişiler, toplum ve içerisinde soluk aldığımız kültürel atmosfer tarafından oluşturulduğunun farkında olduğumuz "an" başlar. 

Büyümek demek; sorumluluk (varoluşsal sorumluluk) almaktır. Yaşam döngümüzdeki öğrenilmiş, kalıplaşmış sınırların dışarısına çıkmaya cesaret ederek en karanlık yönlerimiz ile yüzleşmek ve olanı olduğu gibi kabul etmektir...

Mowgli'nin dış dünyayı keşif yolculuğunda daima "güven" adımları ile yürüdüğüne dikkatinizi yöneltmenizi istiyorum. Kalbinin ritmi ile eylemde olan her varlık daima "güven"ir. Mowgli'nin karşısına çıkan "yılan", "maymun", "bengal kaplanı"; Mowgli'nin benliğinin karanlık yönlerinin birer temsili idiler. Yılan; "geçmiş"e ve "geleceğe" yönelik faydasız "merak"ı; maymun; "açgözlülüğü"; kaplan ise"hırs, faydasız ego savunma mekanizmalarını temsil ediyordu. Mowgli ise karşılaştığı her güçlükte önce yüreğinin cesareti ile sevgi ile sadece kendi iç sesinin rehberliğinde eylemlerini gerçekleştirirken desteklendiğini görmekteyiz.  Kalbinin ritmi ile "gerçek"i arayan her varlığın desteklendiği gibi...

Korkularımız, biz onları zihnimiz ile beslediğimiz sürece var olurlar. Dünya gezegeninde "korku" duygusunu denyimlememize vesile olacak hiçbirşey yoktur çünkü yaşam yolumuza çıkan herşey bizim öz-sevgide buluşabilmemiz, "ev"e dönebilmemiz için iyileşmemize vesile olan düzeneklerdir.

Bir "inanç" tohumu tüm Dünyayı etkiler. Mowgli'nin yüreğindeki inanç yolunu aydınlattığı gibi aynı zamanda tüm ormanı nasıl dönüştürdüğünü seyrederken; öz-sevgi, inanç, güven suyundan yapılmış çorba her derdi iyileştiren en baş şifa aracıdır, diyeceksiniz. 

Filmin son sahnelerinde Mowgli'nin bengal kaplanı (Shere Khan)
ile karşı karşıya tek başına kaldığı sahnelerde hiçbir zaman pes etmediğine en zor anında "sakin" kalmayı başararak kalbi ile temasını koruyarak zihnini etkin ve ehil kullanabildiğine şahit oluyoruz.

İşte özümüzdeki asıl "kırmızı çiçek" de bu değil mi zaten? İnsan varlığını diğerlerinden ayıran en önemli niteliği; planlama, muhakeme yapma ve geleceği önceden görebilme yeteneği ancak bu yetenek sadece zihin ile yönetildiğinde "kaos" oluşuyor. Çünkü tüm benliğin efendisi "kalp"tir. Son bilimsel araştırmalar göstermekte ki; "tüm vücudu yöneten "beyin" değil. Dış dünyayı önce kalp algılıyor, kalbin kendine ait hücresel bir sinir ağı var ve %60-65 oranındaki sinir hücreleri dış dünyayı önce kalp vasıtası ile algılıyor ardından "beyin"e sinyal gönderiyor. 

Kalbimizin sesini dinlemeye kendimizi bırakırsak olayları önceden sezebilir ve bu "an"da zihinsel süreçlerimiz ile sakin, yavaş ve uyumlu bir biçimde deneyimlemekte olduğumuz sürece etkin yanıtlar verebiliriz. Tıpkı cesur orman çocuğu Mowgli'nin yaptığı gibi eylem gerçekleştirir ve eylem gerçekleştirdiğimizde çevremizdeki her canlının büyümesine yardımcı oluruz...
Öz-sevgiyle çarpan kalbin ritmi ile eylemde olmayı seçen bir zihin tüm Dünya yı dönüştürebilecek güce sahiptir...

Sizin, "kırmızı çiçeğiniz" ile ilişkiniz nasıl? 

Özge Genlik
Uzman Psikolog
Vesta 77 Psikolojik Dönüşüm ve Yaşam Akademisinin Kurucusu
www.vestaakademi.com