8 Kasım 2012 Perşembe

SIZ HANGISISINIZ?

Bir zamanlar her şeyden sürekli şikayet eden, hayatın ne kadar berbat olduğundan yakınan bir kız varmış. Hayat ona göre çok karmaşık ve sürekli savaşmaktan, mücadele etmekten yorulmuştu. Bir problemi çözer çözmez, bir yenisi çıkıyordu karşısına.

Kızının bu yakınmaları karşısında, mesleği aşçılık olan babası ona bir hayat dersi vermeye niyetlendi.

Bir gün onu mutfağa götürdü üç ayrı cezveyi suyla doldurdu ve ateşin üzerine koydu. Cezvelerdeki sular kaynamaya başlayınca, bir cezveye bir patates, diğerine bir yumurta, sonuncusuna ise kahve çekirdekleri koydu.
Daha sonra kızına tek kelime etmeden beklemeye başladı.
Kızı da hiçbir şey anlamadı, bu faaliyeti seyrediyor ve sonunda karşılaşacağı şeyi görmeyi bekliyordu. Ama o kadar sabırsıdı ki, sızlanmaya ve daha ne kadar bekleyeceğini sormaya başladı.
Babası onun ısrarlı sorularına cevap vermedi. Yirmi dakika sonra adam cezvelerin altındaki ateşi kapattı.

Birinci cezveden patatesi çıkardı ve bir tabağa koydu.

İkincisinden yumurtayı çıkardı, onu da bir tabağa koydu.

Daha sonra son cezveden kahveyi bir fincana boşalttı.

Kızına dönerek sordu:
Ne görüyorsun?
Patates- yumurta ve kahve diye cevap verdi kızı.

Daha yakından bak bir de dedi baba, patatese dokun.
Kız denileni yaptı; ve patatesin yumuşamış olduğunu söyledi.
Kız, kabuğunu soyduğu yumurtanın katılaştığını gördü.
Kız sonunda kahveden bir yudum aldı ve kahvenin tadı ile yüzüne nefis bir gülümseme yayıldı.

Ama yinede bütün bunlardan birşey anlamamıştı: Bütün bunlar ne anlama geliyor baba?

Babası, patatesin de, yumurtanın da, kahve çekirdeklerinin de aynı sıkıntıyı yaşadıklarını anlattı. Ama hepsi bu sıkıntıya farklı tepkiler vermişlerdi.

Patates: ince, sert, tavizsiz görünürken, kaynar suyun içerisinde yumuşamış ve güçten düşmüştü.
Yumurta: ise çok kırılgandı; dışındaki ince kabuğu içindeki sıvıyı koruyordu ama kaynar suda yumurtanın içi sertleşmiş ve katılaşmıştı.
Kahve çekirdekleri: kaynar suyun içinde kalınca, kendileri değiştiği gibi suyu da değiştirmişlerdi ve ortaya tamamen yeni bir şey çıkmıştı.

Sen hangisisin? diye sordu kızına.
Bir sıkıntı kapını çaldığında nasıl tepki vereceksin?
Patates gibi yumuşayıp ezilecek misin?
Yumurta gibi kalbini mi katılaştıracaksın?
Yoksa, kahve çekirdekleri gibi, başına gelen her olayın duygularını olgunlaştırmasına ve hayatına ayrı bir tat katmasına izin mi vereceksin?

KAHVE TADINDA BİR YASAM DILEGIYLE...

ZAMAN KAVRAMI OLMASAYDI??






'Zaman' kavramı olmasaydı insanoğlu var olabilir miydi?

Biraz kavram karmaşaları yaşarayak da olsa evet var olabilirdi ancak günlük yaşamı düzenlemek ve kendimizi bilme yolunda ilerlerken "zaman" kavramını kullanmaya ihtiyacımız var.

Yaklaşık dokuz ay on günlük bir mücadeleden sonra dünyaya gelen insanoğlunun ortalama yaşam serüveni 80-90 yıl arasında değişmektedir. 'Zaman' kavramını insanın yaşam döngüsü içerisinde kalbinin ilk attığı , ilk soluktan, kalbinin durduğu son güne son soluğa  kadar anlamdıran insanoğludur.

Zaman görecelidir. Sadece şu "an" vardır. İnsan zihninin "gelecek", "geçmiş" "şimdi" biçiminde "zaman" kavramına yönelik atıflarının hepsi mevcut illüzyon dünyada varoluşu sürdürebilmek için oluşturulmuştur. Sizin "geçmiş" dediğiniz de ; "gelecek" dediğiniz de "şu an" da tezahür etmektedir. Bu nedenle düşüncelere çok özen gösterilmelidir. Düşünceler canlıdır ve yaydıkları frekans ile oluşum gerçekleştirirler. Dolayısı ile zihnimizin ürünü olan "düşüncelerimize" çok dikkat etmeliyiz. bunun için de zihnimizi sakinleştirmeyi ve "sus"turabilmeyi öğrenmeliyiz ki; odaklanabilelim ve "an" da yaşayalım. Zihnini ve nefesini kontrol edemeyen hiçbir canlı "an" ı yaşayamaz. Çünkü ya "geçmiş" ile meşguldur ya da "gelecek" ile.

İnsan gelişir mi?

Gelişen tek bir şey vardır o da 'FARKINDALIK' . İnsanoğlunun gelişim döngüsünü açıklayabilmek için, sonuç odaklı bir yaklaşım yerine süreç odaklı bir yaklaşım sergilemeliyiz. Doğrular- yanlışlar kişilerin dünyaya bakış açılarının birer yanılsamasıdır. Bu bağlamda tek bir gerçeklik yoktur. Bunun paralelinde gelişimi anlayabilirz fakat açıklayamayız. Çünkü her birey yaşadığı her güne kendisi anlam atfetmekle sorumludur.

'Farkındalık' gelişimi için temel olarak 'varoluş' ve 'gerçeklik' kavramlarına yaptığımız sorgulama sürecinde 'BEN KİMİM' sorusuna cevaplar üretmek işlevseldir. "BEN" derken neyi kast ettiğimiz de çok önem arz etmektedir. "BEN" hangi "BEN"? Her birimiz sınırsız, sonsuz sevgi olan "BEN" in okyanusunda birer su damlacığıyız.

Bu bağlamda kendi benliğimizi, gerçeklikte kim olduğumuza ilişkin meraklarımızı gidermek için aşağıdaki yaşamsal zeminlerin araştırılması faydalı olabilmektedir.

1. Biyolojik kökenimizden getirdiklerimiz (genetik kodlarımız), --özellikle biyolojik anne ve babalarımız bizim tamamlamamız gereken dünyevi kavramları vurgularlar.--

2. Kuşaklar boyu atalarımızdan miras aldığımız karmik yükler,

2. Diğer insanlar ile ayrışıp-buluştuğumuz zeminler,

3. Kişinin kendi fiziksel--duygusal ve tinsel (ruhani) bedenleri ile kurduğu iletişim düzeyi;

sizi, size götürecek yolda birer ayna vazifesi görecektir...

Sevgiyle,

Uzman Psikolog/ Yoga Eğitmeni Özge Genlik








AÇ ZİHİNLER & AÇ MİDELER ??



'HER İNSANIN METABOLİZMASININ HIZI VE DENGESİ BİRBİRİNDEN FARKLIDIR''
 
Yemek yemek çok basit bir davranışsal eylem olarak değerlendirilse de; yemek yemeği başlatan
ve yemek yemeği sonlandıran etkenler düşünüldüğünde: 'Beslenme' sürecinde duygularımızın,
düşüncelerimizin ve fizyolojimizin birbirini destekleyen en önemli yapı taşları olduğu birçok
bilimsel araştırma tarafından ortaya konulmaktadır.
     
Günümüzde ise 'beslenme' kavramı 'kilo verme' kavramı ile birbirine karışmış durumda. Güzel
görünmek, istediğimiz vücut hatlarına sahip  olmak için mi düzgün ve doğru zamanlarda yemek
yemeliyiz? Yoksa sağlıklı çalışan bir kalp, düzenli çalışan bağırsaklar, sindirimini etkin bir
şekilde yerine getirebilen bir mide için mi beslenme sistemimize doğru ve bilinçli yemek
yeme davranışını öğrenmeliyiz???
 
Yemek yemeği annemizin rahminde öğreniriz. Bu nedenle yemek yeme ihtiyacı öğrenilmiş bir davranıştır ancak yemek yemeği sonlandırmayı vücudumuzda doygunluk hissini sağlayan beynimizin açlık-tokluk merkezinde aktif görev alan hormonlardır. Ancak son yıllarda yapılan bilimsel araştırmalara göre kilo alma süreci sadece genlerle ya da hormonal etkilerle oluşmamaktadır. Yaşamdaki kültürel, sosyal olumsuz durumlara karşı oluşan kalıp yargılar, duygu durum bozukluklarına; duygu ve düşüncelerdeki yanlış yapılandırma ise kişilerin yanlış beslenme biçimlerine yönelmelerine ve bununla birlikte kilo aldıkları gözlemlenmektedir.
 
Organizmalar yaşayabilmek için enerjiye gereksinim duyarlar. İnsanlar hayatta kalabilmek adına enerjilerini tükettikleri gıdalardan sağlamaktadırlar. Bu bağlamda; beslenme bir insanın yaşamsal fonksiyonlarını sürdürebilmesi için yeterli ve dengeli ölçütlerde besin öğeleri tüketme sürecidir.
 
Beynimizin açlık-tokluk merkezini yöneten bölge 'arkuat nukleus' adı verilen bölgedir. Ve bu bölge beynimizin hipotalamus bölgesinde bulunmaktadır. Hipotalamus bölgesinde oluşabilecek düzensizlikler sonucunda yeme bozuklukları ortaya çıkmaktadır. Ayrıca bu bölgeye kan dolaşımı yolu ile gelen 'leptin' ve 'insülün' gibi hormonlar iştahımızın düzenlenmesine yardımcı olurlar.
 
Beslenmemizde hormonların etkisi kadar neden yemek yediğimizde çok önemlidir. Çoğunlukla,
DUYGULARIMIZ YA BİZİ DAHA ÇOK YEMEK YEMEĞE YA DA DAHA AZ YEMEK YEMEĞE TEŞVİK EDERLER.
 
Çocukluk yıllarımızda besinlerin , ebeveynlerimiz tarafından ödül-ceza olarak bizlere öğretilmiş olması günümüzdeki en yaygın yeme bozukluğu hastalıklarının; obezite-anoreksia-bulimia vb. temelini oluşturmaktadır.
 
Açlık duygusunu hissettiğimizde duygularımızı mı besliyoruz yoksa midemizi mi?
 
Bu konuda yürütülen bilimsel araştırmaların sonuçlarına göre*; insanların normal bir porsiyondan daha çok yemesinin nedeni % 75 oranında değişen ruh hali ile orantılı olarak ortaya çıkmaktadır.
Korktuğumuzda, endişelendiğimizde ya da kaygı hissettiğimizde sürekli birşeyler atıştırma ihtiyacı içerisinde oluruz. Yemek yiyerek bu olumsuz ve bizi rahatsız eden duyguları görmezden gelmek isteriz. Örneğin öfke duygusunu hissettiğimizde bu duygumuzun bedelini midemize ödetebiliriz, farkında olmadan!!  Canımızı sıkkın hissettiğimizde kendi kendimize güzel bol kalorili bir yemek ısmarlama ihtiyacı hissedebiliriz. Belki de kendimizi yalnız hissettiğimizde en yakın dostlarımız birbirinden leziz yemekler olacaktır kim bilir? :))
 
Özetle, gün içerisinde tükettiğimiz besin öğelerinin gruplarını bilmek, her öğünde bu besin gruplarından ne kadar tüketeceğimiz, aldığımız besin maddelerinin vücudumuzdaki yolculuğu hakkında biyolojik ve fizyolojik anlamda bilgilenmenin yanı sıra neden bazı besin öğelerini diğerlerine göre daha fazla tercih ettiğimiz, bazı öğünleri neden ısrarla atladığımız, hangi durumlarda daha fazla yemek yemeği tercih ettiğimiz ise ancak kişisel farkındalık düzeyimini arttırmakla mümkün olacaktır.

Düşünelim: Sizler kimi besliyorsunuz? Bedeninizi-duygularınızı-düşüncelerinizi-midenizi?

*Koçak, D. (2009). Afiyetle Diyet. İstanbul: Doğan Yayıncılık.

 
 

NASIL BİR BÜTÜNÜN PARÇALARI OLDUĞUMUZU FARK EDEBİLİRİZ?

Toplum olarak travmatik bir sürecin içerisinde bulunmaktayız. İnanç sistemimizde, değer yargılarımıza, fizyolojik ve psikolojik bütünselliğimize karşı tehditler ile karşı karşıyayız. Fakat her birimizin bilin dışı bizlere bir oyun oynamakta ismi: 'BANA HİÇBİRŞEY OLMAZ'.
'Gerçeklik' pencerisinden bakıldığında 'bana hiçbir şey olmaz' cümlesini söyleyerek başımıza bir şey gelme olasılığı yüksek olduğu halde, sağlıklı bir inkar mekanizması ile kendimizi stres duygusunu tetikleyecek yaşantılara karşı korumaktayız.
İçerisinde bulunduğumuz günlerde; 3 temel/ ana duygu üzerinde yoğunlaşmaktayız;
ÖFKE --- sorumlulara yönlendirilmiş
ÜZÜNTÜ---kayıplarımıza yönelik
KORKU --- tekrar olursa endişesi ve kaygısı ,le yüzleşmekten kaçınma
Bu duygularla başa çıkmak için neler yapabiliriz?

  • Kendimize zaman tanımak
  • Duygularımızı paylaşmak
  • Yapıcı faaliyetlerle edilgen konumdan etken konuma geçebilmek
  • Kendimize değer vermeli ve her gün için önceliklerimizi belirlemek
  • Kendimizi 'BEN' konumundan 'BİZ' konumunda özümseyebilmek
  • NE-NEDEN-NİÇİN soru kalıpları yerine 'NASIL' soru kalıbına yanıt aramak
  • NASIL BİR BÜTÜNÜN PARÇALARI OLDUĞUMUZU FARK EDEBİLİRİZ? Bu soruya vereceğimiz cevap bizleri eyleme geçirecek içsel gücü bulmamıza rehberlik edecektir !
Sevgiyle,
Özge GENLİK
Uzman Psikolog

10 Eylül 2012 Pazartesi

Zihnin Acil Servis Sistemi

Her birimizin zihninde stres fabrikaları mevcut. Bu stres fabrikalarının ham maddesi ise "kuruntu".

Her birimizin çeşit çeşit kuruntuları var: ekonomik sorunlar- ilişki sorunları-fiziksel sorunlar-yalnız kalma-yaşlanma-kariyerini koruma kaygısı...

Peki ne için mücadele ediyoruz? "HUZUR" Zihinsel ve ruhsal bütünlük birlik hali. Anın farkındalığı için çabalıyoruz.

Şimdi hep beraber acil bir müdahale yapalım:

1. Adım= Sakin bir yer seçin, tüm dikkatinizi ve aklınızı bir tek şey üzerine odaklayın ve bir an hiçbir şey düşünmeye odaklanın. Hiç bir şey düşünün !!

Pasif ve çok rahat bir şekilde oturun.

2. Adım= Gözlerinizi kapayın ve tüm adalelerinizi yumuşatın.

3. Adım= Yavaş ve tabi bir şekilde nefes alın. Her nefes verişinizde 'bir' deyin ve bunu 20 kez tekrarlayın.

4. Adım= Şimdi kendinizi rahatlatacak bir kelime veya bir cümleyi her nefes verişinizde tekrarlayın (Örn.: "Her gün her bakımdan daha mutlu, daha huzurlu ve daha zengin oluyorum).

5. Adım= Seçtiğiniz kelimeyi söylemeyi sürdürün. Dikkatiniz dağılırsa devam edin, kaldığınız yerden.

6. Adım= Bu halinizi yaklaşık 5 dak. sürdürün.

7 Adım= Bu yöntemi günde 1 ve mümkünse 2 kez tekrarlayın...

Sevgi ve ışıkla bütünleşin :))

YAŞAM "ŞU AN" DAN İBARETTİR...

Rivayete göre, yaşlı ve fakir bir kadın çöpler arasında parlak bir şey bulmuş fakat yaşamında daha önce hiç bu kadar ihtişamlı ve parlak bir şey göremediği için bulduğu objenin ne olduğunu anlayamamış. Ancak parlak bir obje olduğu için onu bir kuyumcuya götürüp vermiş ve karşılığında 2 adet tahta kaşık almış.
Meğer bu bulduğu parlak obje elmasmış ! Tabi elmas meşhur olmuş ve adı da "Kaşıkçı Elması" olarak nitelendirilmiş.

Kadın yaşamında belki de bulup bulabileceği en değerli şeyi çok ucuza satmış ve karşılığında çok mutlu olmuş. Bizlerde yaşamımızı tek bir maddesel hedef üzerine odaklayarak (ev almak, araba almak vb.) en değerli zamanımızı satmıyor muyuz? Ne uğruna? Bir düşünelim...

Elması iki adet kaşık karşılığında satan kadının zarar ettiğini düşünüyoruz ve onun adına üzülüyor belki de ne kadar da safmış diyoruz... Ancak yanılıyoruz mutlu hissetmeyen aslında bizleriz çünkü kendi zeminimizden konuşuyoruz, muhtemelen kadın çok mutluydu ve kaşıkları aldığına sevinmişti.

Altınlar ya da kaşıkçı elmesının dışarıdan görünen ihtişamının ne kadar önemi olabilir? Yaşam içerisinde hissedilenlerden daha önemli olamaz. Başkalarının sizin elinizde gördükleri zenginliklerle değil, siz içinizde hissettiklerinizle, yaşadığınız mutluluklarla zenginleşebilirsiniz ...

Yaşam fırça darbelerinden oluşan resimler gibi anlık duygulardan oluşur. Sadece şu an vardır, şu an mutlu hissediyorsanız o an kutsaldır, sevgiyle...

Tuz ve Su...

Hintli bir yaşlı usta, çırağının sürekli şikayet etmesinden bıkmıştı. Bir gün çırağını tuz almaya gönderdi. Yaşamındaki her şeyden mutsuz olan çırak geri döndüğünde, yaşlı usta ona, bir avuç tuzu bir bardak suya atıp içmesini söyledi.
Çırak yaşlı adamın söylediğini yaptı ama içer içmez ağzındakini tükürmeye başladı.

"Tadı nasıl?" diye soran ustasına öfkeyle "acı" diye cevap verdi. Usta kıkırdayarak çırağını kolundan tuttu ve dışarı çıkardı. Sessizce az ilerideki gölün kıyısına götürdü ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp, gölden su içmesini söyledi. Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarından akan suyu koluyla silerken aynı soruyu sordu: "Tadı nasıl?"

"Ferahlatıcı" diye cevap verdi genç çırak.

"Tuzun tadını aldın mı?" diye sordu yaşlı adam.

"Hayır" diye cevapladı çırağı.

Bunun üzerine yaşlı adam, suyun yanına diz çökmüş olan çırağının yanına oturdu ve şöyle dedi:

"Yaşamındaki acılar tuz gibidir, ne azdır ne de çok. Acının miktarı hep aynıdır. Ama bu acının yoğunluğunu, neyin içine konulduğuna bağlıdır. Bir acın olduğunda yapman gereken tek şey, acı denen şeyle ilgili duygularını genişletmektir. Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya çalış"..