beyin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
beyin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Mart 2015 Çarşamba

ANNE==HAYAT

17.03.2015 tarihinde, Akbatı Alışveriş ve Yaşam Merkezi'nde "Yaşam Akademisi" kapsamında düzenlenen  Psikoterapist Esra Gökçe nin; “Geçmişten gelen yüklerimizi nasıl dönüştürüp özgürleşiriz?” başlıklı seminerine katıldım. Önemli bulduğum birkaç hususu sizler ile de paylaşmak istedim.

Uzun bir zaman sürecinden sonra aynı zeminde bulaşabildiğim bir meslektaşımı dinlemek oldukça iyi ve güvende hissettirdi. Esra Hanım Jung ve ezoterik yaklaşımları harmanlayarak tamamen duygusal ve sürüngen beyin ile çalışan bir psikoterapist. Kendisi hakkında detaylı bilgi için :  http://esragokce.com          göz atabilirsiniz.

Yaklaşık 3 yıldır; psikoterapi süreçlerinde sadece analitik zihin boyutunda yapılan terapi çalışmalarının işlevsel olmadığı kanaatindeyim. Uyguladığım, uyguladığımız; bilişsel-davranışçı terapiler, EMDR, kognitif zeminli terapiler, ve sadece zihin boyutunda çalışıldığında gestalt terapi, analitik kökenli terapiler, analizler vb. Artık şundan oldukça eminim ki hiçbiri bir işe yaramıyorlar, danışanın dönüşümünü gerçekleştirmesinde sadece "kapı aralayıcı" bir rol üstleniyorlar. Artık bu gerçek ile yüzleşmenin zamanı gelmedi mi? 

Bu gerçeklikle öncelikle kendim yüzleştim ve önce yaşantıma "reiki", daha sonra da "yoga" disiplini dahil oldu. Önce kabul etmek gerekiyor ki yaşamın size her an sunduğu "gerçekliği" görebilin... 

Meslektaşım Esra Hanım da, bilişsel kökenli hiçbir terapi sisteminin, değişim/ dönüşüm getirmediği kanaatinde. 

**Neden sadece zihin düzeyinde fonksiyonları mevcut terapi sistematikleri işe yaramıyor?

Çünkü, günümüzde uygulanan psiko-terapi tekniklerinin birçoğu neo-korteks bir başka deyim ile üst beyin ile çalışıyor. Üst beyin (neo-korteks), alt beyinin (limbik sistem ve sürüngen beyin) bir hikayesidir. Üs
t beyinde "duygular" yoktur sadece "mantık/ rasyonalite" vardır ve süreki ispat, kanıt ister. Sürüngen beyin ve limbik sistem ile çalışmadığınız sürece hiçbir dönüşüm mümkün olamaz, çünkü hikaye aynı kalacaktır. En kolay yöntemi ile; sürüngen beyini dönüştümek için: Hareket etmek; limbik sistemi dönüştürmek için ise; duyguları ifade etmek gerekiyor. Böylelikle hikayenizi dönüştürebilirsiniz.









Esra Hanım'ın değindiği en can alıcı nokta "anne" arketipi idi. Jung; arketipler ile çalışan bir psiko-analisttir. Ve Jung a göre anne hayat demektir. Hayat= doğa ana.

Siz annenize nasıl davranıyorsanız, hayat da size öyle davranacaktır. Annenize öfkeli iseniz; hayat da size öfkeli davranacaktır. Annenizi değersizleştiriyorsanız, hayat da size değersiz davranacaktır. annenizi küçümser iseniz, hayat da sizi küçümseyecektir...

Her birimizin hayat ile yapılmış kontratlarımız var. Anne ve babamızı seçerek bu dünyaya geliyoruz. Ve hayat kapısını bizlere anne ve babamız açıyor. Bu nedenle yaşamda gerçek kendimiz ile buluşabilmemiz için öncelikle ebeveynlerimiz ile uzlaşmalı ve onları oldukları gibi kabul ederek, şükran ve minnettarlıklarımızı sunmalıyız ki; "gerçek" kendimiz ile buluşabilelim. Yoksa;
                                                hayat bizi yaşar, biz hayatı yaşayamayız...
Her an karşılaştığımız olaylar, kurgular bizlere çözmemiz gerekenleri aynalamaktalar. Herşeyi olduğu gibi kucaklamayı öğrenerek, yapmamız gereken eylemleri gerçekleştirebilirsek özgürleşiriz...


25 Nisan 2013 Perşembe

EMDR NEDİR, NE DEĞİLDİR ?


EMDR (Göz Hareketleri ile Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme)  NEDİR,

NE DEĞİLDİR ?

 

Şimdi hayal edin,  yaşamınızdaki bazı şeyleri değiştirebilmek için elinizde sihirli bir değnek var!  Her birimizin yaşamında hoşuna gitmeyen ya da işlerin istediği gibi gitmediği birkaç anısı olmuştur. Bir günde yaklaşık olarak 20.000 yaşantı (AN) yaşıyoruz, her bir an yaklaşık 2-3 saniye sürmektedir. Daha sonra beyin bu anları birleştiriyor ve film şeridi haline getiriyor ve bu işlemi yaparken sadece olumlu ve olumsuz yaşantıları kaydediyor, nötr yaşantıları kayıt altına almıyor.

 

Anı Nedir?

Anılarımız beynimizde depolanan bilgilerdir. Bir anının dört boyutu vardır:

1) duygu boyutu; görüntü-ses-koku-doku-tat,

2) düşünce boyutu; mevcut anı yaşarken zihnimizdeki konuşmalar bilinçli ya da bilinçsiz,

3) bedensel duyumlar; o anda bedeninizdeki kasların kasılma şiddeti, kalp ritim hızı, nefes alıp verişteki yoğunluk vb.,

4) inançlar; o anıyı deneyimledikten sonra üzerine yapıştırdığımız etiket olarak düşünebiliriz.

Tüm bu dört boyutu olumsuz yönde etkileyecek bir olay gerçekleştiğinde, yaşadığınız olayın orijinal resmi, olaya dair sesler, düşünceler, duygular ve beden duyumları beynin sinir sisteminde düğüm
oluşturur. Düğüm, terapötik olarak çözülmesi hedeflenen, anı ağlarının merkezinde bulunan biyolojik olarak depolanmış olan deneyimdir. Bu uygun olmayan biçimde depolanan anılar, işlevsel olmayan tepkilerin verilmesi ve kendilik algısının zayıflamasının en temel nedenidir. Şimdiki algılar, var olan anı ağları ile bağlantıda olduğundan, işlevsel olmayan bir biçimde depolanmış olan anılarla beslendiklerinde, uygunsuz bir biçimde yerleşebilirler.

EMDR, (eye movement desensitization and reprocessing) Göz Hareketleri ile Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme metodolojisi  ile bilgi işleme sistemi açılır ve kilitli kalmış bilgi işlenir. Böylece kişinin olumsuz anısına ilişkin inancı nötr hale getirilerek yerine olumlu bir imajinasyon yerleştirilir.

·         EMDR, göz hareketlerinin uyarılmasına dayanan  bir tekniktir. YANLIŞ

 

ü  Çift yönlü-bilateral uyarım (göz harektleri, dokunma, ses) EMDR’ın unsurlarından sadece biridir. EMDR tüm büyük yaklaşımların farklı açılarını bir araya getiren, birbirinden farklı 8 aşamadan oluşan, entegratif bir tedavi yaklaşımıdır.

 

 

 

·         EMDR, yalnızca geçmişe odaklanan bir yaklaşımdır. YANLIŞ

 

ü  EMDR, metodolojisinde tüm protokoller; geçmiş-şimdiki zaman-gelecek zamana odaklanan üç yönlü bir yaklaşımı içerir.

 

·         EMDR, yalnızca travmatik sorunlar yaşamış kişilerin tedavisinde uygulanır. YANLIŞ

 

ü  Tüm terapiler içinde EMDR ve BDT (bilişsel-davranışçı terapi) en etkin terapiler olarak gösterilmiştir.

ü  EMDR metodolojisi, depresyon-fobi-kronik ağrılar-anksiyete bozuklukları-performans geliştirme(spor-sanat-akademik vbç alanlarda)-bağlanma sorunları-psikosomatik bozukluklar-öğrenme bozukluğu-yas-travma sonrası stres bozukluğu tedavilerinde oldukça etkin sonuçlar alınabildiği ispatlanmıştır.

 
Detaylı bilgi için lütfen bakınız: http://www.emdr-tr.org/
 

Uzm. Psikolog Özge GENLİK

Kaynaklar:

 

Ray, A. L. & Zbik, A. (2001). Cognitive behavioral therapies and beyond. In C. D. Tollison, J. R. Satterhwaite, & J. W. Tollison (Eds.) Practical Pain Management (3rd ed.; pp. 189-208). Philadelphia: Lippincott.

 

Shapiro, F. (2001). Eye Movement Desensitization and Reprocessing: Basic Principles, Protocols, and Procedures (2nd ed. New York: Guilford.

 

Shapiro, F. (2002). (Ed.). EMDR as an integrative psychotherapy approach: Experts of diverse orientations explore the paradigm prism. Washington, DC: American Psychological Association Books.

MAYIN TARLASINDA YÜRÜMEK
(PSİKOLOJİK TRAVMALARIMIZ)

Geçmiş anlarımızdaki olumsuz deneyimlerimiz, kimi zaman geleceğimizdeki hedefler için birer mayını temsil edebilmekte…

Travma Nedir?

Kişinin yaşamında olumsuz/ negatif etki oluşturan olgu ya da olaylar bütününe verilen genel addır. Travma olgusunun en önemli unsurları; yaşam bütünlüğümüze karşı tehdit oluşturması, en sevdiklerimize yönelik tehdit oluşturması ve inanç sistemimize yönelik tehdit oluştur
masıdır.
İnsanoğlu ilk travma deneyimini doğum ile yaşamaktadır, sonrasında insan eliyle ve doğa yolu ile oluşan birçok ‘travma’ deneyimlemekteyiz. Örneğin yaşantınızın herhangi bir döneminde; ‘yalnızlık’- ‘öfke’- ‘mükemmeliyetçilik’-‘sevgi’-‘kontrol’- ‘bağımlılık’-‘yetersizlik’-‘aşırı eleştiri’-‘karamsarlık’ vb. temalarının herhangi birinde sorunlar ile karşılaşmışsanız, yaşantınızda ‘travma’ olgusunu deneyimlemişsiniz demektir.

Hazmedilmemiş Anılar

Hafızamız bir günde 20.000 yaşantı/an deneyimlemekte ve her anın uzun süreli belleğimizdeki yeri 2-3 saniyedir. Sadece olumlu ve olumsuz yaşantılar beynimiz tarafından işlenmektedir. Nötr anılar, beyin tarafından işlenmemektedir. Travmatik anılar ise ‘hazmedilmemiş anı’lardır. Çünkü rahatsız edici bir olay gerçekleştiğinde, bu olayın orijinal resmi, olaya dair sesler, düşünceler, duygular ve beden duyumları sinir sisteminde ve beyinde kilitli kalabilir bu nedenle yaşamımızın herhangi bir döneminde bizim için tehditkar bir uyaran ile daha sonra tekrar karşılaştığımızda alt beynimiz uyaranı tehlike olarak yorumlar ve kontrolü ele geçirir, kortekste oluşan rasyonel düşünceler devre dışı kalmaktadır. Davranışlarımıza  geçmişten gelen veri yön vermektedir.

Hayatınızı Yeniden Çerçeveleyebilirsiniz

Travmatik olaylardan sonra insanoğlunun ne kadar harika bir adaptasyon yeteneği olduğunun farkına varırız. Birçok insan travmatik olaylardan sonra kendi yapabilirliklerinin ve güc
ünün farkına varır. Travmatik olaylar insanlara şimdinin gücünü öğretirler böylelikle kişilerin hayatlarındaki öncelikler değişir, küçük adımlar en büyük başarılarınıza dönüşmeye başlar, diğer insanlar ile daha derin ilişkiler kurmaya başlayabilirsiniz ve en önemlisi kendinizi bütünüyle olduğunuz gibi kabul edersiniz.

! Hatırlanması gereken :

HERKES
              AYNI TEPKİLERİ
                                          AYNI ZAMANDA
                                                                        AYNI DEVAMLILIKTA

                                                                                                             GÖSTERMEZ.




Kaynaklar:




Greenstone, J. L. & Leviton, S. C. (2002). Elements of Crisis Intervention Pacific Grove: CA: Brooks/Cole .


James, R. K. & Gilliland, B. E. (2001). Crisis Intervention Strategies. Belmont, CA: Wadsworth.

21 Nisan 2013 Pazar

KİŞİSEL TARİHİMİZİ YENİDEN YAZMAK


Metaforik olarak iki çeşit birey barındırırız içimizde;

Bedensel birey: yediklerimizin yararlı olanlarını alıp, zararlı olanlarını dışkı olarak dışarı atıyoruz.

Ruhsal birey:  ruhumuzun sağlığı için de hayal kırıklıklarımızı, üzüntülerimizi dışarı atmamız gerekebilir, bunu da sadece sözel olarak duygularımızı ve düşüncelerimizi söze dökerek ve davranışlarımıza yansıtarak yapabiliriz.


Şimdi rahat bir yere oturun ve sessizce sadece okuyun, yazının içine dalın, zihniniz yolculuğa devam etsin…

Geleceğe doğru uzanan bir yolda yolculuğa çıktığımızı varsayalım. Haydarpaşa garından bir trene bindik, gidiyoruz… Trenin nereye gideceğini bilmiyoruz ama bazı peronlarda inenler ve binenler olacak. Bu trende geçmiş-şimdi-gelecek kavramları var ama biz hangisinde olduğumuzu anlayamıyoruz. 



Günümüze bakacak olursak da geçmiş-şimdi-gelecek kavramlarını anlamdıramadan sürekli geleceğin peşinden yaramaz bir çocuk gibi koşarken şimdi ve burada olmanın farkındalığına ‘an’ ların tadına doyasıya varamıyoruz.



 Biz yolculuğumuza geri dönelim. Çuf çuf çuf bilinmez diyarlara gidiyoruz. Trenin camlarından seyir ettiğiniz manzarayı sizlerin hayal gücüne bırakıyorum. Yolculuğun sonunda olmak istediğiniz ‘ben’ olacaksınız. Nasıl mı olacak? Bu yolculuk sırasında geçmişte yaşadığınız ve sizin benliğinizde korku, endişe, üzüntü duygularını uyandıran ‘anı’ ları nötr hale getireceğiz daha sonra bu anıları siyah-beyaz bir televizyon ekranından seyreder gibi hissedecek ve  kendi ‘anı’larınızın aktörleri ya da aktrisleri olmak yerine seyircisi olacaksınız.

İnsanoğlu var olduğu günden beri hep bir değişim arzusu içerisinde olmuştur. İhtiyaçlarımız doğrultusunda, kendimizi hayatın farklı konumlarında farklı noktalara odaklanarak yaşam sürecimizi sürdürmeye çalışırız. Değişim kaçınılmazdır, hayatta olduğumuz müddetçe düşünce, duygu, davranış ve beden boyutlarında değişime uğrarız. 

Ancak bu değişim döngüsü içerisinde bazen zihnimiz bizlere çeşitli oyunlar oynar. Çok istediğimiz halde bazı davranışlarımızı, düşünce biçimlerimizi ve hislerimizi değiştiremeyiz. Adeta bazı kanallar tıkanmıştır ve su artık gitmiyordur. Su kanallarındaki tıkanmaya neden olan beynimizin ürettiği ‘genelleme’lerdir. Beynimizin genelleme yapma yetisi bizlere atalarımızdan kalan yaklaşık 300.000 yıllık bir mirastır. Beynimizin genelleme yetisi sayesinde şu anda insan ırkı yaşamını devam ettirebiliyor. Bir düşünelim; yıl M.Ö. 3200, ormanda bir ayıdan kaçıyorum. O gün o saniyede beynimin ‘bütün ayılar tehlikelidir’J Ayıdan kaçmak, olumsuz bir anı ve içerisinde korku duygusunu barındırıyor. 
genellemesini yapma yetisi bugün insan neslinin devamı için işlevsel bir genelleme. Durup bir düşüneyim belki o gün o ayı biraz sinirliydi, canı bir şeye sıkkındı şeklinde düşünemezdim

Aynı zamanda korku duygusu, hayatta kalmamıza da hizmet ediyor. Günümüzde ilişkisel boyutta yaşadığımız tüm sorunların, problemlerin temelinde de geçmişten kaydettiğimiz ve bizler farkında olmadan hücrelerimizin derinliklerine işlemiş duygu, düşünce ve davranış kalıplarını kullanıyoruz. Örneğin, beğenilmediğimiz ya da takdir edilmediğimiz bir ortamdan hemen ayrışmak istememizin nedeni dışlanmış/ itilmiş gibi hissetmemiz. Çünkü M.Ö. ki yıllara baktığımızda grup ilişkisinin egemen olduğu bir hayat vardı. Grubun dışında kalmak, beğenilmemek demek oluyordu ve hayatın sonu anlamına gelmekteydi. Şimdi de pek farklı değil sanırım, ne dersiniz? Eşiniz ile, patronunuz ile, çocuklarınız ile yaşadığınız problemleri, hayati bir travma olarak algılayarak, kendimizi savunmaya geçmemizin nedeni nereden kaynaklanıyor acaba?


Bir günde yaklaşık olarak 20.000 yaşantı (AN) görüyoruz, her bir an yaklaşık 2-3 saniye
sürüyor. 


Daha sonra beyin bu anları birleştiriyor ve film şeridi haline getiriyor
ama bu işlemi yaparken sadece olumlu ve olumsuz yaşantıları kaydediyor, nötr yaşantıları çöpe atıyor. Bu nedenle geleceği oluşturmak, kişisel tarihimizi yeniden yazmak bizim elimizde. Gerekli olan sadece olumsuz anıları nötr hale getirerek geçmişi temizlemek.

Şimdi tren yolculuğumuza geri dönelim, duygularınızda, düşüncelerinizde, bedeninizde sizi rahatsız eden bir anıyı zihninize getirmeye çalışın.

Bu anıya bir isim verin.

Bu anının resmi tüm detayları ile gözünüzün önünde olsun, gözlerinizi isterseniz kapayabilirsiniz.

 O anıya geri döndüğünüzde kendiniz ile ilgili negatif düşünceniz/inancınız nedir? Lütfen not edin ve 1-10 arası bir derece verin (10: çok kötü/1: nötr).

 Daha sonra bu tren yolcuğu sona erdiğinde kendinize ne söylemek isterdiniz, kendiniz ile ilgili olumlu bir inanç belirtin, not edin ve bu olumlu inanca bir derece verin(10: çok iyi/1: nötr).

Bu anı zihninizde iken hissettiğiniz duygularınızı ve bu duyguları vücudunuzun neresinde yoğun olarak hissettiğinizi not edin.

Daha sonra örneğin olumlu inancınıza ‘5’ derecesini verdi iseniz, ‘5’ i ‘10’ yapabilmek için neye ya da nelere ihtiyacınız olduğuna odaklanın ve sağ avucunuzu açın. Olumsuz inancınıza ‘7’ verdi iseniz, ‘7’ i ‘1’ yapmak için hangi otomatik düşüncelerin zihninize hakim olduğunu keşfetmeye çalışın. Ne olur ‘1’ olursa onu merak edin, sizi engelleyen düşüncelerinizi sol avucunuzun içine alın. Tren vagonunda ayağa kalkın pencereyi açın, sol avucunuzdakileri fırlatırken, sağ avucunuzu kapayın.



Şu anda gelecekteki ‘ben’ için ne yapılması gerektiğini en iyi siz biliyorsunuz, ihtiyacınız sadece eyleme geçmek, hadi daha ne duruyorsunuz tren bir sonraki perona hareket etti bile çuf çuf çuuuffff...





8 Kasım 2012 Perşembe

AÇ ZİHİNLER & AÇ MİDELER ??



'HER İNSANIN METABOLİZMASININ HIZI VE DENGESİ BİRBİRİNDEN FARKLIDIR''
 
Yemek yemek çok basit bir davranışsal eylem olarak değerlendirilse de; yemek yemeği başlatan
ve yemek yemeği sonlandıran etkenler düşünüldüğünde: 'Beslenme' sürecinde duygularımızın,
düşüncelerimizin ve fizyolojimizin birbirini destekleyen en önemli yapı taşları olduğu birçok
bilimsel araştırma tarafından ortaya konulmaktadır.
     
Günümüzde ise 'beslenme' kavramı 'kilo verme' kavramı ile birbirine karışmış durumda. Güzel
görünmek, istediğimiz vücut hatlarına sahip  olmak için mi düzgün ve doğru zamanlarda yemek
yemeliyiz? Yoksa sağlıklı çalışan bir kalp, düzenli çalışan bağırsaklar, sindirimini etkin bir
şekilde yerine getirebilen bir mide için mi beslenme sistemimize doğru ve bilinçli yemek
yeme davranışını öğrenmeliyiz???
 
Yemek yemeği annemizin rahminde öğreniriz. Bu nedenle yemek yeme ihtiyacı öğrenilmiş bir davranıştır ancak yemek yemeği sonlandırmayı vücudumuzda doygunluk hissini sağlayan beynimizin açlık-tokluk merkezinde aktif görev alan hormonlardır. Ancak son yıllarda yapılan bilimsel araştırmalara göre kilo alma süreci sadece genlerle ya da hormonal etkilerle oluşmamaktadır. Yaşamdaki kültürel, sosyal olumsuz durumlara karşı oluşan kalıp yargılar, duygu durum bozukluklarına; duygu ve düşüncelerdeki yanlış yapılandırma ise kişilerin yanlış beslenme biçimlerine yönelmelerine ve bununla birlikte kilo aldıkları gözlemlenmektedir.
 
Organizmalar yaşayabilmek için enerjiye gereksinim duyarlar. İnsanlar hayatta kalabilmek adına enerjilerini tükettikleri gıdalardan sağlamaktadırlar. Bu bağlamda; beslenme bir insanın yaşamsal fonksiyonlarını sürdürebilmesi için yeterli ve dengeli ölçütlerde besin öğeleri tüketme sürecidir.
 
Beynimizin açlık-tokluk merkezini yöneten bölge 'arkuat nukleus' adı verilen bölgedir. Ve bu bölge beynimizin hipotalamus bölgesinde bulunmaktadır. Hipotalamus bölgesinde oluşabilecek düzensizlikler sonucunda yeme bozuklukları ortaya çıkmaktadır. Ayrıca bu bölgeye kan dolaşımı yolu ile gelen 'leptin' ve 'insülün' gibi hormonlar iştahımızın düzenlenmesine yardımcı olurlar.
 
Beslenmemizde hormonların etkisi kadar neden yemek yediğimizde çok önemlidir. Çoğunlukla,
DUYGULARIMIZ YA BİZİ DAHA ÇOK YEMEK YEMEĞE YA DA DAHA AZ YEMEK YEMEĞE TEŞVİK EDERLER.
 
Çocukluk yıllarımızda besinlerin , ebeveynlerimiz tarafından ödül-ceza olarak bizlere öğretilmiş olması günümüzdeki en yaygın yeme bozukluğu hastalıklarının; obezite-anoreksia-bulimia vb. temelini oluşturmaktadır.
 
Açlık duygusunu hissettiğimizde duygularımızı mı besliyoruz yoksa midemizi mi?
 
Bu konuda yürütülen bilimsel araştırmaların sonuçlarına göre*; insanların normal bir porsiyondan daha çok yemesinin nedeni % 75 oranında değişen ruh hali ile orantılı olarak ortaya çıkmaktadır.
Korktuğumuzda, endişelendiğimizde ya da kaygı hissettiğimizde sürekli birşeyler atıştırma ihtiyacı içerisinde oluruz. Yemek yiyerek bu olumsuz ve bizi rahatsız eden duyguları görmezden gelmek isteriz. Örneğin öfke duygusunu hissettiğimizde bu duygumuzun bedelini midemize ödetebiliriz, farkında olmadan!!  Canımızı sıkkın hissettiğimizde kendi kendimize güzel bol kalorili bir yemek ısmarlama ihtiyacı hissedebiliriz. Belki de kendimizi yalnız hissettiğimizde en yakın dostlarımız birbirinden leziz yemekler olacaktır kim bilir? :))
 
Özetle, gün içerisinde tükettiğimiz besin öğelerinin gruplarını bilmek, her öğünde bu besin gruplarından ne kadar tüketeceğimiz, aldığımız besin maddelerinin vücudumuzdaki yolculuğu hakkında biyolojik ve fizyolojik anlamda bilgilenmenin yanı sıra neden bazı besin öğelerini diğerlerine göre daha fazla tercih ettiğimiz, bazı öğünleri neden ısrarla atladığımız, hangi durumlarda daha fazla yemek yemeği tercih ettiğimiz ise ancak kişisel farkındalık düzeyimini arttırmakla mümkün olacaktır.

Düşünelim: Sizler kimi besliyorsunuz? Bedeninizi-duygularınızı-düşüncelerinizi-midenizi?

*Koçak, D. (2009). Afiyetle Diyet. İstanbul: Doğan Yayıncılık.