uzmanpsikologözgegenlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
uzmanpsikologözgegenlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Haziran 2019 Cumartesi

HİÇBİRŞEYİN SAHİBİ DEĞİLSEN, HERŞEYİN SAHİBİ GİBİ DAVRANIRSIN !

“Sadece sessizlikte sözcük,
sadece karanlıkta ışık,
sadece ölümde yaşam:
şahinin boş semada uçuşunu aydınlatır.”
Ursula K. LeGuin




BANA LAMBAYI GETİR, HAYATIN ŞİMDİ BAŞLIYOR…

Şimdi hayal edin sarı renginin harikulade binbir tonunun dalga dalga yayıldığı Güneş ışınlarının, sıcak gücünü, canlılığını tüm varoluşunuzla duyumsadığınız uçsuz bucaksız bir çölün tam ortasında tek başınasınız. Gözlerinizi kapatın ve bu deneyime birkaç dakika boyunca kucak açın …

“Tam bir anlayış, yalnızca tam bir kabulden geçer.” 
Dane Rudhyar

Bütünüyle teslim ediyorsunuz kendinizi çölün sıcaklığının ardındaki apaydınlık yaşamsallığın özüne.  Burnunuzu gıdıklayan kokuyu, kalbinizin ritmi ile içeriye davet ederken, sessizliğin özündeki sesi dinleyebilmek adına, zihninizin sesini her solukta biraz daha kısıyorsunuz. Özünüzdeki ses; bu uçsuz bucaksız harikulade incecik, sımsıcacık kum taneleri ile örülmüş zeminde neyi (neleri) fark etmenize vesile oluyor?...

Gözlerinizi dış dünyaya açtığınızda o da nesi? Tam karşınızda, sapsarı kumların üzerinde altın gibi parıl parıl parlamakta olan bir obje fark ediyorsunuz bu da nedir, diyorsunuz kendi kendinize bir lambaya benziyor sanki... Elinizde evirip çevirdiğiniz lambayı açmaya çalışırken birden bire sihirli birşey oluyor ve toz bulutunu andıran dumanların ardından masmavi dev gibi bir o kadar da sevimli bir varlığın size doğru bakmakta olduğunu fark ediyorsunuz. Bu ilginç beden formundaki mavi sevimli varlık; size üç dilek hakkınızın olduğunu ne dilerseniz, gerçeğe dönüşeceğini söylüyor… 

Şu an neler duyumsamaktasınız? Hayal etmesi bile güzel değil mi? Hatırlayalım ki; her hayal bir gerçekliği özünde barındırır, gerçeklikte her anın ritminde hayal ettiklerimizi gerçeğe dönüştürebilmek adına emek verdiğimiz bir süreç boyutu deneyimlemiyor muyuz biricik yolculuk serüvenimizde, öz olarak?...


“Öz, gitmeden bilir, bakmadan görür, yapmadan gerçekleştirir.”
Lao Tzu

Haydi şimdi üç adet dilekte bulunun, ister yazılı ister sözel olarak belki de renklerin çoşkulu gücünü de kullanmayı seçerek resmederek dileklerinizi ifade etmeyi seçebilirsiniz…

Tamam mı ? Hazır mıyız? Dileklerimizi dilediğimize göre biraz hafifleyerek bu dileklerimizi nasıl bir coğrafyada köklendirmek istediğimize karar vermek için, uçan halımıza atlayıp minik mavi, yeşil gezegenimizde ufak bir tura çıkalım mı beraberce? Nereye gitmek istiyor canınız? Neleri keşfetmeye can atıyor bedeniniz? Yüreğiniz neler fısıldıyor heyecanın ritmi ile? Her nereyi görmek ve duyumsamak istedi ise de canınız bu alanda öncelikle ziyaret etmemiz gereken bir mağara var, adı da “Mucizeler Mağarası”. Merakınızın iştahı kabarıyor gibi sanki… Nasıl mucizeler sizi bekliyor acaba? 

Tıpkı şu an gibi her an da bir mucize, varoluşun her tonunun mucizenin özünü yansıtmakta olduğunu hatırlıyoruz şimdi ve daima.

Mağara (lar) size neyi anımsatıyor? İnsanoğlunun varoluşundan bugüne değin en önemli sığınak alanlarından birisi olmuştur, mağaralar. Peki neden, kimden, nasıl sığınma ihtiyacı duyumsarsınız? Hiç şüphesiz ki; en çok kendi kendimizden sığınmaya ihtiyaç duyumsuyoruz hele ki şu an deneyimlemekte olduğumuz alan ve zaman boyutunda? Bu bağlamda mağara, ana rahmini ve bilinçdışını en iyi sentezleyen metaforlardan birisidir. Dışarıda gördüğümüz, algıladığımız, duyumsadığımız Dünya, üstümüze üstümüze geldiğinde şöyle bir kendi öz sesimizin tonu ile buluşabilmek adına çekilmek istediğimiz bir yer vardır, hani mabet gibi…Sizin mabediniz neresi? Ve içerisinde ne(ler) ile buluşmayı seçiyorsunuz?

“Girmekten korktuğumuz mağara, aradığınız hazineyi barındırır.” 
Joseph Campbell

Yeniden doğabilmek adına zamanın belirli boyutlarında kendi mağaramıza çekilme gereksinimi duyumsarız, bilinçdışımızdaki hikayeyi bütünü ile apaydınlık biçimde bilincimizde görebilmek adına… Bunun için de mağaranın içerisinde bir lambaya gereksinimiz var değil mi? Yazının başında bahsettiğimiz ve çölün kızgın kumları üzerinde bulduğunuz sihirli lambanız cebinizde merak etmeyin… Gerçekten lambanın neyi sembolize ettiğine dair düşünce odağımızı yöneltmeyi seçersek, lambanın özümüzdeki bilgeliğin ve inancın ışığından başka birşey olmadığını fark ederiz. 

Özümüzdeki lamba bizlere her daim ölümsüz ve biricik bir varlık olduğumuzu ışımaktadır, görmeyi seçiyor musunuz?

Buraya kadar olan yolculuk sürecimizde özümüzde temas etme gereksinimi duyumsadığımız olgulara göz gezdirmiş olduk.  Haydi gelin şimdi Arap edebiyatının en güzel eserlerinden birisi olan  Binbir Gece Masalları arasında yer alan Aladdin in dünyasına hep birlikte tanık olalım mı? 


Burada şunun altını çizelim Aladdin’in özündeki aşkı uyandıran prenses Yasemin’in gerçek adı: “Princess Badroulbadour” Arap dilinde; “dolunay” anlamına geliyor. Aladdin’in kendi gölgeleri ile yüzleşerek adım adım kendine yürüdüğü yolculuğu dolunay’ın motivasyonuna da oldukça uygun. Dolunay süreçleri;  farkındalığımızın en yoğun olduğu zaman dilimleri olduğu kadar duygularımız ile temas etmemiz yönünde destekleyici unsurlar ile yüzleşebilmemize de olanak sağlayarak özümüzdeki güç ile buluşabilmemiz adına bizleri, kendimize doğru uyanışa çağıran tamamlanma dönemleridir.

DİLE BENDEN NE DİLERSEN…

Lamba, cin, mağara, uçan halı, maymun, prenses, gizemli ve bir o kadar da büyülü Agrabah şehri…, kelimeleri muhtemelen çok iyi bildiğiniz  Aladdin masalını zihninizde uyandırıyor. Aladdin masalının size göre ilettiği, en temel mesaj ne olabilir? 

Yakın geçmişte Aladdin filmi, Disney in yeni, özgün bir versiyonu ile beyaz perdede tüm ihtişamı ile bizlerle buluşmuş iken masalın zeminindeki bazı önemli  olgulara ilişkin bir keşif yolculuğu gerçekleştirelim. Kendimizi olduğumuz gibi kabul etmek, güç, özgürlük, mutluluk ve aşk temaları çerçevesinde farkındalığımızı kendi içsel öz kuvvetlerimize odaklamamıza vesile olan meraklı ve cesur kahramanımız; Aladdin ile “kendimiz olmanın tüm kainattaki en yüce mutlak güç olduğunu bir kez daha hatırlamaya, ne dersiniz? 

Renkli, canlı bir koşuşturmanın, hareketin ve gizemli mistik havanın kol gezdiği  Agrabah

sokaklarında;  algıları yolu ile deneyim toplayan, yaşamın mucizesini kalbinde hissederek merakla, aşkla deneyimleri yolu ile dünyaya şahit olan kahramanımız Aladdin sıradan bir gün deneyimlediğini zannederken nereden bilecekti ki gerçek aşkın ritmi ile öz benliğinin ışığını idrak edeceğini, nefsini fark ederek boyunduruk altına alacağını, kendi içselliğinde uzun ve keyifli bir keşif serüvenine  adım atıyor olduğunu, değil mi?




Aşk; gerçeklikliğin ta kendisidir… 
Bir kez gerçek  aşkın ritmini duyumsadığınızda bir daha
 asla eski benliğinizdeki deneyimlerinizi sürdüremeyeceğinizi yüreğinizle bilirsiniz. 
Gerçek aşk; sizin tüm varoluşsal potansiyelinizi en yüksek oktavda ışımanıza vesile olan oldukça baharatlı leziz bir süreç deneyimidir, bu süreçte aynı anda acıyı ve keyfi; inancı ve hayal kırıklığını deneyimler sonunda öz benliğinize  yeniden doğarak bambaşka bir bilinç perdesinden seyre dalarsınız dünya alemini.

SİZİN PRENSESİNİZ KİM? 

Kahramanımız Aladdin; öze güvenen, koşulsuz şartsız adaleti her soluğunda savunan güzel prenses Yasemin’in gözlerinde gerçeklik ile buluştuğunda, onunla birlikte olabilmek adına bir prens olması gerekliliğine o kadar inanmıştı ki; Prensens Yasemin’in babasının hırslarından gözleri adeta kör olmuş, kalbi tutsak olan vezirini, yaşamına davet ediyor ve  sihirli bir serüveni başlatarak ona gerçek gücün ve özgürlüğün tadına bakmasına vesile olacak sevimli mavi cini de yaşamına davet ediyordu. 

Şimdi düşünün şu an ne gerçekleştirmek istiyorsunuz? Peki bu isteğinizi gerçekleştirmeniz için ne(lere) gereksinim duyumsamaktasınız? 
Gerçekçi olalım,  bir şey istediğimizde genellikle istediğimize ulaşabilmek adına bir sürü süreç deneyimi sıralayıverir ve ilk adımı atmayı genellikle ertelemeyi seçeriz ya da zaman zaman, o isteğin olmayacağına inandırırız kendimizi. 

Zihnimizden geçen her düşünceyi fiziksel realitede gerçekliğe dönüştürebilme potansiyeline sahip yaratıcı varlıklar olduğumuza göre, bize engelmiş gibi görünen herşeyi de bizzat kendimiz oluşturuyoruz. Öyle ise; isteklerimizin gerçeğe dönüşmesi için bir diğer varlığa değil sadece kendimize biricik özümüzden başka hiçbir şeye gereksinimiz olmadığını hatırlıyor olduğumuz bir zamanın kalitesindeyiz, farkında mısınız? 

Her birimizin ulaşmayı hedeflediği hayalleri/umutları/düşleri var bir diğer deyim ile her birimizin iç dünyasında güzeller güzeli bir prensens soluk almakta, peki prensesinize giden yolda ne(leri) deneyimlemeyi umuyorsunuz? Karşınıza her ne çıkarsa çıksın ilerleyebilecek motivasyonu hissedebiliyor musunuz, yüreğinizin ateşinde? İlhamın gücü ile ne kadar risk alabilmeye gönlünüz var? 

Uçan halınız şu an tam önünüzde sizi selamlıyor. Hazır mısınız herşeyi bırakabilmeye, işlevsel olmayan her türlü yaşam kalıbınızdan özgürleşmek için şu anki mevcut sizden vazgeçmeye ? Ve sadece yüreğinizi dinlemeye cesaretiniz var mı ? Haydi bakalım, istikamet…..

Yaşamımızdaki kaosu çözüme kavuşturacak olan; ayrıcalıklarımıza, destekleyenlerimize odağımızı yöneltmek yerine bütünün harikulade ihtişamlı parçalarından birisi olduğumuzu hissederek kendi öz benliğimizi hatırlamak üzere uyum içersinde daima ahenkle yüreğimizdeki ışığın izini sürerek yolda olmaktır, yaşamak adını atfetttiğimiz süreç deneyimi.

Kaosu deneyimlediğimiz ve belirsizlikler hissettiğimiz mevcut süreçte şu an alın elinize sihirli lambanızı, ilk adım nedir? İlk adım lambayı ovalamak!  İçselliğimiz ile temasa geçmek adına eylemde var olmayı seçmek; peki ikinci adım nedir? Ne istediğini söylemek. Gerçekten farkında mıyız,  öz olarak ne (ler) istediğimizin? 

Buraya esprili bir minik hikaye eklemek istiyorum, her sözün yaratıcı bir potansiyele sahip olduğunu ve kelimeleri özenle seçerek kullanmayı hatırlamamız dileğiyle… :

“Yaklaşık yetmiş yaşlarındaki kırk yıllık evli bir çift tropik bir adada sahilde yürürken, ansızın kadın kumların arasında parlayan birşey fark ediyor.Ve kocasına gösteriyor bunun üzerine kadının eşi: “acaba bu masallardaki gibi sihirli bir lamba olabilir mi, acaba?
 Kadın gülerek lambayı ovalıyor o da ne, gerçekten karşılarında bir cin beliriveriyor…
Cin: ‘Oh, çok teşekkür ederim. Uzun zamandır burada kilitli idim. Beni serbest bıraktığınız için ikinize de birer dilek hakkı veriyorum.’ 
Bunun üzerine ilk olarak kadın dileğini belirtiyor: ‘Eşimle birlikte dalgaları yararak ilerleyen bir seyahat gemisinde olmak istiyorum, bu evliliğimizin kırkıncı yıldönümü için harika bir hediye!’
Ve cin, kadının dileğini yerine getirir okyanusun ortasında Titanik gibi harikulade bir seyahat gemisindeler, etraflarında hoş, çoşkulu insanlar var. O sırada gözü kendisinden genç hanımlara ilişen adam henüz dileğini dilememişti. 
Ve adam şöyle bir dilekte bulunuyor: “burada olmak istiyorum ama benden otuz yaş genç bir kadın ile birlikte olayım.”
Bunun üzerine cin adımın dileğini de yerine getirir ve bir anda adam yüz yaşında olurJ
Kıssadan hisse; ne dilediğinize dikkat edin!”

Dilekleriniz net, gerçekçi ve sizi size yaklaştıran nitelikte olsun!

BAŞKASI OLMA KENDİN OL…

Bu kelime dizisinin,  şarkısı bile mevcut  değil mi? 
“Başkası olma kendin ol, böyle çok daha güzelsin…”

Bizim haylaz kahramanımız Aladdin’in ilk dileği kendisinden uzağa düşeceği bir süreç deneyim
i oluyor. En uzak bazen en yakındır. Uzaklaştıkça, kendimize daha çok yakınlaşırız… İlk dilek: “ bir
prens olmak” Bir prensesi ancak bir prens etkileyebilir?  Bu süreçte olmadığı biri gibi rol yapmayı deneyimliyor, kıvrak zekalı Aladdin. Her birimiz,  yaşam döngümüzde;  hedeflerimiz, isteklerimiz uğruna birtakım maskeler takmayı seçiyoruz. Özellikle dijital iletişim kanallarının oldukça revaçta olduğu günümüz sanal  toplumunda, sosyal medyada öz kimliğimizden farklı ve bağımsız bambaşa bir kimlik sergilemeyi seçebiliyor ve diğer insanlara kendimizi olduğumuzdan çok başka gösterme yönünde çaba sarf ediyoruz. Böylelikle dışarıda çoğalırken, iç sesimizi dinleyemez oluyoruz, kendimizden, hissiyatlarımızdan uzaklaştıkça, ruhsal ardından fizyolojik rahatsızlıkları yaşam sürecimize davet etmeyi seçiyoruz.

Toplumsal süreçte sosyal statüler, ekonomik değerler nedeni ile, her birimiz kendimizi zaman zaman yetersiz ve değersiz hissederek kendimizi olduğumuz halimizden daha bir başka göstermeye meyil ediyoruz lakin ne kadar rol yaparsak yapalım öz sahne olan yüreğimiz hep gerçeği ışırken vicdanımız ile zihnimizin arasında sıkışıp kalıveriyoruz. Bu bağlamda dengede olmama hal deneyimleri yaşantılarken sıkılmış, bunalmış, ne yapacağını bilemeyen sanki kaptanı olmayan bir gemide okyanusun dalgaları arasında sürükleniverirken buluveriyoruz kendimizi. Geminin kaptanı yok ise belki de özümüzdeki kaptanlık becerilerini hatırlama ve ortaya koyma vakti gelmiştir, ne dersiniz? 
Nitekim bizim zeki kahramanımız Aladdin’nin de ikinci dileği boğulmaktan kurtarılmak oluyor. Ve gerçek gücün tüm kırılganlıkları ve hassasiyetleri ile kendimiz olabilmek olduğunu hatırlıyor. Peki ya sizler? Dileğinizin ya da dileklerinizin realitede form kazanması için öncelikle ölümü deneyimlemeniz gerektiğini hatırlıyor musunuz? Gerçek özgürlük; kendi sorumluluk ve sınırlarımızı bilerek tüm arzulardan özgürleşmedir.Bu bağlamda kendimizin olumlu olmayan yönlerini de kolaylıkla kapsadığımız kendi niteliklerimizin olumlu olumsuz yönlerine bütünü ile alan açtığımızda tıpkı dolunay ın muhteşem tamamlanmışlığı yansıtan ışığı gibi kendi içselliğimizde bütünselliği deneyimleyebileyek öz parlak ışığımızı yansıtabiliriz tüm kainata. 

GERÇEKTEN ZENGİNLİĞİ DENEYİMLİYOR MUSUNUZ? 

Size göre “zenginlik”in en yalın tanımı nedir? Öz değerleri maddi birtakım unsurlar ile bir görmek ve bu uğurda yaşamak zenginlik midir? Tabi ki “hayır” dediğinizi duyar gibiyim. Hıım öz zenginlik;  yaşamlar boyu atalarımızdan miras aldığımız sözleri en güzel biçimde varoluşa ışımaktır. Bu bağlamda öz başarı zenginliği beraberinde getiriyor. Yaşamda başarının tadına bakmak istiyor isek, mevcut bedenimizdeki yaşam döngümüzdeki mesajımız ile buluşabilmek adına her solukta gerçekleştirdiğimiz seçimlerin sorumluklarının bilincinde olarak, öz mutluluk ile yolculuğu deneyimleyemeye iştahımız var mı? Sualini kalbimize yönlendirmeyi hatırlayalım ve tabi kalben dinlemeyi de…

Şu an bir yıldız kayıyor, haydi bir dilek tutun!

Abra Kadabra
(konuştuğum esnada yaratırım)





27 Temmuz 2017 Perşembe

MELİ MANA

Işıl ışıl parlayan masmavi sonsuzluğun ahengi ile dans eden gökyüzü...Ayak tabanlarınıza nazikçe sevgi dokunuşları ile gıdıklayan akışkan mini minicik kum taneleri...sabah uyanır uyanmaz güne merhaba demek için baktığınızda sizi sonsuzluğun ve derinliğin gücünü tatmaya davet eden mavinin her tonunu özünde barındıran bilge okyanus... 

                                                 

Mül gezegenine hoşgeldin...

Şu an Mül gezegeninde varoluşunuzu sürdürmektesiniz. Her sabah uyandığınızda yüzünüzü birbirinden eşsiz harikulade inci taneleri ile yıkıyorsunuz ve inciler her bir dokunuşu ile güzelliğinize güzellik katıyor. Özünüzdeki yaratıcı bilge güç ile bir olduğunuz her anı doya doya duyumsayarak deneyimlediğiniz cennet bilinç boyutunda var olmaktasınız. Ve tabi ki cennet bilinç boyutunda istediğiniz herşeyi dönüştürebilme gücünü de hatırlıyorsunuz. Çok sevimli "mül dönüştürücü"leriniz var, şirin ve küçük goblin benzeri varlıklar sizin en iyi dostlarınız. Ve çok önemli işlevleri şu ki; sizin var oluşunuzu sürdürebilmeniz için gerekli olan inci tanelerini çoğaltabiliyorlar. Bir tane inci tanesi milyonlarca inci tanesine dönüşebiliyor anında, ne kadar da harikulade değil mi? 
Böyle bir dönüştürünüz var olsa en çok neyi çoğaltmak istersiniz? 




Belik de,  insan varlıkları böylesine harikulade bir dönüştürücüyü her an özlerinde barındırıyor olmasınlar? Her birimiz dönüştürücünün ta kendisi değil miyiz? 
"sevgi" = mutlak yaratıcı güç




Mül halkı tıpkı inci tanelerinin eşsizliği gibi saflığı sembolize ediyor. Saflığın özündeki ateş ve suyun dansı gibi; ateş suyu söndürür lakin mutlak "denge" halinde dönüşümün gücü ile akışın gücü bir diğer deyim ile sevginin sonsuz gücü ile bilgeliğin "bir" olma halinden mutlak "aşk" doğar.











Fim sürecinde Mül gezegeninde herşey güzellikle akarken aniden gökyüüznde kara kara bulutlar ve patlama sesleri beliriverir, hiç beklemedikleri bir anda bir saldırıya maruz kalan; İnci halkının bir kısmı kaçmayı başarırken Mül gezegenin imparatorunun kızı bedenini özgür bırakarak bilincini Valerian ismindeki cesur, zeki, inancın gücü ile ışıldayan hükümette görev almakta olan ajana yönlendirir. Bu andan sonra eve dönüş yolculuğu için verilecek tüm emek, Mül gezegeninde var olan İnci halkının var oluşunun geleceği Valerian ın ellerindedir. Tıpkı; "bir"liğe geri dönmek üzere atalarımızdan miras aldıklarımızla Dünya gezegenine merhaba demeyi seçen biz insan varlıkları gibi değil mi?  




















Cennete Neresi? Nasıl Bir Yer?

Cennet; bir bilinç boyutudur. Her an her soluğun bilincinde isen cennette var olmaktasındır...birkaç doğal nefes alıp verin kendi soluk ritminizde... Şimdi şu şekilde devam edin 1-2-3-4 sayıda nefes alın ve 8-7-6-5-4-3-2-1 sayıda nefesi verin, özgür bırakın. Göz kapaklarınızın verdiğiniz nefes eşliğinde ağır ağır gözlerinizin üzerine kapanmasına izin verin. Soluğun bu ritminde uygulamayı 3 dakika boyunca sürdürün lütfen... 
Zihninizdeki düşünce akımları yavaşlamaya başlıyor ve gittikçe sakinliği, huzuru tüm bedeninizde duyumsuyorsunuz. Beyin dalgalarınız Beta boyutundan yavaşça Alpha boyutuna doğru ilerliyor. Zihninizdeki planlarınız, harekete geçmek üzere dizayn ettikleriniz bir süre bekleyebilirler. Ağırlaşan ve yavaşlayan zihin ile eş zamanlı bedeninizde rahatlıyor ve gittikçe gevşiyor. Her verdiğin solukta bir parça daha gevşemeyi ve rahatlamayı araştırıyorsun...
Yaratıcı, bilinç dışının aktif oldğu Alpha boyutuna hoş geldin... Burada tüm kainattaki bilgi ve deneyimler koşulsuzca paylaşılır. Hani bir an gelir "aha" anını deneyimlerken izlersin kendini; uzun süre kafa yorduğun bir konu hakkında hiç de beklemediğin bir dinlenme, rahatlama anında zihninde parıldayıverir aradığın yanıtlar ya da daha önce hiç tanımadığını zannettiğin bir kişinin ağzından döküleverir cevaplar...İşte burası Alpha boyutudur uyanık olduğun ancak biraz meditatif olduğun bir boyut. Her varlık ile sonsuz sevginin gücünü "bir" olarak deneyimlediğin ve yansıttığın boyut...

VALERİAN ve BİN GEZEGEN İMPARATORLUĞU

Valerian= kedi otu; uyku haline geçişi kolaylaştıran bir şifa kaynağı. Sakinleştirici ve yatıştırıcı nitelikleri ile beynin hızla Alpha boyutuna geçişini destekler. Bin gezegenin şehri = Alpha; yüzyıllardır barış halinde her özgür varlığın bilgi ve deneyimini paylaştığı güzelliğin sonsuz muktedir gücünü yansıtan uzayın derinliklerindeki en parlak boyutlardan sadece birisi...
Gördüğünüz üzere filmin özü isminde saklı... 

Alpha boyutunda herşey yolunda akarken an gelir "denge" hali bozuluverir, güvenin yerini korku alıverir işte bu an mutlak inancın ve cesaretin gücüne gereksinim vardır. Valerian ve Laureline Mül gezegenindeki İnci halkının umudunu temsil etmektedirler. Hedefleri Melo adındaki son dönüştürücüyü ait olduğu boyuta teslim edebilmektir. 

Eve dönüş yolculuğu çok kolay olmayabilir ancak vazgeçmeyi hiç zihinden geçirmeyerek inancın ışığında ve kalbin bilgeliğinde yol almayı seçtikten sonra önünüzde hangi kapı durabilir?
film boyunca boyutlar arası rengarenk bir yolculuk sizleri bekliyor. Gideceğiniz yer hedef belli lakin yolculuğun tadını çıkarmak için kendiziniz akışa teslim edin... 


Luc Besson;  zaten zamanın çok ötesinden beri özümüzde var olan bilgelik kapısını açarak bizilere gerçekte kim olduğumuzu hatırlatıyor; "sınırı olmayan bir evrenin sınırı olmayan kahramanları" olduğumuzu... Besson ın bilge zekasına şapka çıkarmak gerekir ki; Valerian ve Bin Gezegen İmparatorluğunda bizlere;  bilinç dışının gücünü, sevginin sonsuzluğunu, cesaretin sadece yürekte var olabileceğini, yürekten doğan inancın önünde hiçbirşeyin duramayacağını, bir varlığın özünde barış var olmadığı sürece kendisine ve çevresindeki diğer varlıklara olan etkilerini, "öz"e güvenin ve affetmenin önemini 137 dakikada bu kadar ahenkli ve renkli aktarabildiği için...


9 Temmuz 2017 Pazar

ÖZGÜR YÜREK DORU

Trt Çocuk ekranlarının sevilen çizgi filmi Doru; özgür ve büyük yürekli hayranları ile şimdi beyaz perde de buluşuyor...


Haydi bakalım hazır mısınız? Dıgıdık dıgıdık dıgıdık....Doru nun Dünyasına doğru yola çıkıyoruzzz...Arkadaşlık, aile bağları, özgürlük, öz sevgi, cesaret, merak, ebeveyn tutumlarının temalarının ön plana çıktığı film özünde herşeyin nasıl da birşeye vesile olduğunu, yaşam serüvenimizde tesadüfe hiç yer olmadığının herşeyin birbirinin özünde anlam bulduğu bir döngüde var oluşumuzu her an yarattığımızı bizlere cesaret ve özgürlüğün naif dili ile en şık biçimde sevgiyle aktarıyor...

Önce biraz asaletin timsali can dostlarımız atların dünyasına göz atalım mı? sonrasında Doru nun serüvenindeki yolculuğumuza geçiş yapıyoruz...

Binlerce yıldır insanoğlu ile iç içe yan yana yaşayarak insanlığın gelişim sürecinin en önemli şahitleri olan atlar ; hızın -- özgürlüğün --güzelliğin ve asaletin simgesidir.

İlkçağlarda atlar; yaşam gücünü sembolize etmekte imişler.

Beyaz at; spiritüel aydınlanma ve mutluluk halinin timsalidir. 

Yunan mitolojisinde önemli yere sahip beyaz kanatlı atlar nam-ı değer; Pegasus : düşünce hızını ve maneviyatı sembolize etmekte olduğunu biliyor musunuz? 





Sebatın, kararlılığın semboliği bir at olsanız nasıl bir at olursunuz? 

Hızınızın gücünü nasıl eylemler ile tezahür ettirmeyi seçersiniz? 

Özgürlüğü; insanlara nasıl aktarmayı seçersiniz? 

Güzel doğağınızı nasıl tüm kainatla paylaşmayı tercih edersiniz?

Göz alıcı asaletiniz ile var oluşunuzun anlamlılığını, yaşam gücünüzü nasıl tezahür ettirirsiniz? 



"Bir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde uzak çok uzak diyarlarda Kara at adında kötü mü kötü kendini Dünya nın en hızlı atı sanan bir aygır yaşarmış. En sevdiği şey tüm küçük tayları zincire vuruyormuş..." insanlar diyarından anlattığı masallar ile Doru ve arkadaşlarının keyifli vakitler geçirmelerine vesile olan Çenebaz ın Doru nun yaşamının en anlamlı macerasına atılması için yüreğindeki cesaret alevini ateşlendireceğini kim bilebirlirdi ki?

Doru; Demirkır adındaki bilge sürü lideri önderliğindeki geniş ailesi ile yaşamını mutlu mesut geçirmekte iken; Demirkır bir baba edasıyla ileride Doru nun sürünün lideri olabilmesi için elinden geldiğince emek vermektedir.

Ancak, Demirkır sürüde insanlardan konuşulmasını yasaklamıştır. İnsanlar onların özgürlüğünü kısıtlayan bir engeli temsil etmektedir. Bu nedenle özgür doğada yüreklerindeki sevginin doğası gereği özgür bir şekilde yaşam güçlerini tezahür ettirebilmeleri için insanı hatırlatacak en ufak birşey sürüde gerçekleşmemelidir.

Lakin Çenebaz, bir zamanlar insanlar tarafından ehlileştirilmiş ve yetenekleri geliştirilerek bir yarış atına dönüştürülmüştür. Katıldığı yarışların birinde sakatlanan Hızlı Toynak ı (Çenebaz ın yarışlardaki adı) eski sahipleri özgür doğaya geri bırakmıştır. Çenebaz da Demirkır ın liderliğindeki sürüde yaşamını sürdürmeye devam etmektedir. 

Bir gün Doru, en yakın arkadaşları Alaca ve Karatay ile kendi aralarında bir hız yarışı gerçekleştirdikten hemen sonra Çenebaz ile biraraya gelirler ve ondan insanlar ile ilgili anılarını paylaşmalarını isterler çünkü merak etmektedirler ki Demirkır neden insanlara yönelik bu kadar olumsuz duygular beslemektedir? Çenebaz a göre insanlar son derece dost canlısı, yardımsever varlıklardır. 

YASAKLAR---ENGELLER :: BÜYÜMENİN TOHUMDA VAR OLAN ÖZLERİ

Merak, eylemleri tezahür ettiren en önemli motivatör duygu durumlarından birisidir. Birçok zaman nedenlerini izah etmeden kurallar ve yasaklar koyduğumuzda; karşımızdaki birey konulan yasak ve kuralın ötesini görmek için merakla eylem gerçekleştirir. Tıpkı Demirkır ın insanlar ile ilgili koyduğu yasaklar sürünün genç taylarının bu konunun özündeki nedenini bilme yönünde iştahlarını kabartması gibi. Özellikle 3-6 yaş arasındaki genç yürekleri,  bazı yaş olarak büyük bakım verenleri; yararlı ve güvenli olmayandan korumak amaçlı koyduğu ve nedenini nasılını izah etmediği yasaklar belki de onların büyümesine vesile olacak yaşam deneyimlerini özünde saklıyordur? 

Yaşam sürecimizde mevcut yaşam deneyimlerinde bizlerden yaş olarak büyük kişiler bazen yaşamımızın dümenini kontrol ettikeleri sanı ile eylemler gerçekleştirebilir ve kendi korku, kaygı, endişe gibi hissiyatlarını bizlere yansıtarak kendilerinin güvende olma halini besleyebilirler. Lakin bizler her ne kadar plan yaparsak yapalım; yaşamın bizler için planı daima açık ve nettir. Bazen bu yaşam planını izah ederken acı, üzüntü, hayal kırıklığı gibi duygu durumlarını sıkça deneyimlettirir ki, gerçekte kim olduğumuzu, ne kadar güçlü ve muazzam derecede eşsiz mucizevi bir varlık olduğumuzu hatırlayalım diye... Acı verir ki; hayatı, kendimizi, varoluşumu sorgulayalım diye...
                         
                  Her anın bir amacı, anlattığı bir hikayesi ve hatırlattığı güzellikler vardır...


Doru; Çenebaz ın anlattığı hikayede en çok merak ettiği kişi; babasına ilişkin   bir iz yakalar ve bu izi takip ederek annesine babasının ismini sorar, annesinden aldığı yanıtla, biraz öfke biraz hayal kırıklığı biraz heyecan duygu durumlarının harmanladığı buharın içerisinde kendini bulmaya çalışan  Doru, bir anda kim olmak istediğine karar verir ve Demirkır ın gözlerinin taa derinine  bakarak; "bir gün babam gibi ünlü bir at olmak istiyorum ben, sürünün lideri olmak istemiyorum."kelimeleri öz güven ile dökülüverir dudaklarından...Bunun üzerine Demirkır  ın " sen de paçalı bir atsın yeryüzünün en hızlı atı da olsan insanların gözünde asla değerli olamayacaksın bu boş hayalleri bırak." cümlesi Doru nun yüreğindeki ateşi körükler ve hayallerini gerçekleştirmek niyeti ile 
dört nala koşmaya başlar... Demrikır ın yasak koyduğu bölgeye doğru dört nala koşarken hiçbir şey planlamadan, cesaretin gücü ve odaklandığı tek birşey vardır zihninde ve yüreğinde; özgür olmak...

ÖZGÜRLÜK YÜREĞİN GÜCÜDÜR

Özümüzün  ikametgah merkezi; yüreğimizi dinleyerek kendimize yaklaştığımız kadar özgür olabiliriz. Çoğu zaman dış uyaranların renkli dünyasında kendimizi kaybeder ne kadar çok şeye/maddeye sahip olursak ya da iktidar makamında yer alırsak, lider olursak, en başarılı olursak, çok para kazanırsak, istediğimiz herşeyi yaptıracak güce sahip olursak.... özgür olabileceğimiz yanılgısının sisli bir perde ile zihnimizi örtmesine izin veririz. Halbuki bedenimize bile sahip değil iken özgürlüğe sahip olabilecekmiş olmamızı zannetmemiz harikulade bir ironi değil mi? 
Özgürlük; zihnin sınırlarının aşıldığı an deneyimlenebilir. Bu da kendimizi ne kadar çok keşfetmeye yöneldiğimiz ile doğru orantılıdır. Kendimizi keşfettiğimiz an tüm kainatın bilgisi de bizlere açılır dolayısı ile mutlak özgürlük deneyimlenebilir. 

SUÇ KİMDE? "SUÇ" LU ARAMAK YERİNE "YANLIŞ" OLARAK NİTELENDİRİLEN EYLEMİN ARDINDAKİ MESAJI ARAMAK...

Doru nun sürünün sahasının dışına çıkması ile Seyis kardeşler tarafından at sürüsünün yeri de keşfedilmiş olur ve Doru kendisini suçlamaya başlar; keşke Demirkır ı dinleseydim bunlar hiç olmazdı diye kendi kendine hayıflanmakta iken eş zamanlı olarak Demirkır da kendi kendine: "sürüye yasaklar ve kurallar getirmek yerine herşeyi anlatsa idim bunlar yaşanmazdı." diyerek kendine kızmak ile meşguldur. Peki gerçek şuç kime ait? Kendi kendini suçlayan herkese değil mi? "yanlış" olarak nitelendirdiğimiz herşey "doğru"ya atılan bir adım olabilir mi? Kesinlikle "evett"! 

Söylenen, anlatılan, dikte edilen nasihatlardan öğrenmek yerine, 
birebir tüm hücrelerimiz ile deneyimlediklerimizden hatırlarız...


Doru ve Karatay, sürünün yerini keşfeden seyis ikiz kardeşlerin uzattığı havuçlara kendilerini masumca teslim ederlerken, nereden bileceklerdi ki o havuçların Doru nun babasına kavuşması için atılan ilk adımlar olduğunu...

Bu ilk adımları takiben; Doru, Karatay ve Doru nun annesinin yeniden özgür doğalarına geri
döenbilmek  için verdikleri inancın emeklerini izliyoruz burada aydınlanan en önemli husus: gerçek dostuluğun, öz arkadaşlığın öz niteliklerinin sıcacık bir biçimde aktarılması. Karatay hiçbir nedeni olmamasına rağmen sadece Doru ya olan sevgisinden, saygısından ve en önemlisi inancından dolayı onun peşi sıra giderek özgürlüğünden vazgeçme cesareti gösterir; gerçek dostluk da bu değil midir?








İkiz seyis kardeşler tarafından çiftleğe kapatılan Doru ve Karatay inançlarını daima taptaze tuttukları an çiftlikte yaşamakta olan diğer hayvan kardeşler tarafından da sevgiyle desteklenirler.

Bizler inanç ile tüm odağımızı bir amaca yöneltirsek ve bu amacın çok önemli bir nedeni var ise tüm evren bizim ile sevgiyle işbirliği yapmaya hazır değil midir?

En karanlık, en umutsuz hissedebilecekleri an larda dahi Doru ve Karatay her an çiftlikten nasıl ayrılabileceklerini düşünmeye kendilerini odaklamasalar idi çiftlikten nasıl yeniden özgür doğalarına kavuşabilirerdi? Nitekim birkaç denemede başarılı olamasalar dahi Doru nun annesinin de ikiz seyis kardeşler tarafından yakalanması ile tam çiftlikten özgürleşmişken yeniden geri dönmeleri sevginin gücünün muazzam biçimde gözler önüne sermekte...

Doru nun : "ben Bozkırın oğluyum herşeyi yapabilirim, özgürlük herkesin hakkı" diyerek boyundan yüksekçe tellerin ardına doğru cesaretle atlaması ve bir anda karşısında babasını görmesi... 
"Engel", olarak nitelendirdiğimiz herşeyin ardında bizleri muhteşem güzellikte bir armağan beklediğini ne de güzel aktarıyor mutlaka bu sahneye bilinçli bir farkındalıkla göz atmalısınız...

Belkide  engel =gelen olarak değerlendirmek daha etkin olabilir mi? 
Acaba şimdi gelen ne? 
Her "zorluk" dediğimiz süreçler bizi daha da güçlendiriyor aslında 
sevginin gücünü idrak etmemize vesile olmuyor mu? 

Doru, deneyimleyerek insanların aslında özlerinde çok iyi varlıklar olduğunu ancak insanların aşırı ilgi ve sevgisinin atların özgürlüğünü yitirmesine sebep olduğu kanatine varıyor. 
Yaşayarak, görerek, dokunarak, hissederek, anlamlandırıyor ve en özel ödülüne de kavuşuyor yıllardır çok merak ettiği babasına...
Ve yaşamına kattığı yepyeni deneyimlerin lezzeti ile varoluşsal döngüsüne devam ediyor...
Bir hikaye,  bir söz nelere vesile olabiliyor, değil mi?

Haydi bakalım, merakınızın izini sürmek için kaç bedene daha ihtiyacınız var?  
Şu an bu hikaye ile başlamak için bundan daha iyi ne olabilir? 

*"Dünyadaki her şeyin bir sebebi vardır. Her bitki bir hastalığı tedavi etmek için büyür. Ve her insan bir görevle yaratılmıştır." 
                                                                                                             Kızılderili Atasözü






ÖZGE GENLİK
Uzman Psikolog
Vesta77 Psikolojik Dönüşüm ve Yaşam Akademisinin Kurucusu
www.vestaakademi.com















8 Nisan 2017 Cumartesi

NE OLMAK İSTİYORSA O OLABİLİR...

Pierre Culliford (Peyo) Belçikalı karikatürist, yarattığı Şirinler karakterleri ile her birimizin özündeki Cesur’u, Çalışkan’ı Sakar’ı, Aşçı’yı, Usta’yı, Hayal’ciyi, Uykucu’yu, Tembel’i, Somurtkan’ı, Mühendis’ I ,Güzelliği hayalgücünün dansı ile ortaya başarılı bir şekilde tezahür ettirirken, acaba bizleri kendi özümüzdeki ışık ile buluşturmaya mı niyet etmişti, ne dersiniz?


Şirinler 3 Kayıp Köy’de rengarenk büyülü Dünya nın bu seferki ana macera kahramanı Şirinler Köyünün tek kızı olan güzeller güzeli Şirine…

 
MARİFETİM NEDİR?

Şirine kendini arıyor bu sevgi macerasında, “ben kimim? Benim marifetim nedir acaba? Diye sorarak kendini bulma serüvenine tüm gerçek sevgi dostları ile beraberce bizleri de çoşkuyla davet ediyor…

Şimdi hayal edin bir şapka var, kafanıza koyduğumuz anda sizin bu Dünya gezegenine sunmaya geldiğiniz marifetinizi gösteriveriyor , ne harika bir buluş değil mi?

Keşke böyle bir şapka gerçekten olsa dediğinizi duyar gibiyim, şimdi size büyülü bir sır vereyim ki; böyle bir şapka var ancak dışarıda bir yerde değil, içeride yüreğimizin tam ortasında.

Şirine bu şapkayı denediğinde olağanüstü birşey oluyor tüm enerjiyi kendine doğru çekiyor bilge sarışın minik mavi bireyimiz hayalkırıklığı deneyimliyor ve gerçek bir Şirin olmadığı için kendini asla bulamayacağını gerçekten nasıl bir yeteneği sergilemesi gerektiğini bilemeyeceğini düşünüyor ve derin bir üzüntü hali deneyimliyor. Arkadaşları Sakar, Cesur ve Gözlüklü onun neşesini yerine getirebilmek için harikulade güzellikteki Doğa ya eğlenmeye gidiyorlar.

Bunaldığımız anlarda, yüreğimizin sıkıştığı zaman süreçlerinde Doğa bizlere daima en gerçek yanıtları verir değil mi?

Ve Doğa Ana bizim dört cesur bilge yürek mavi varlıkları bambaşka bir serüvene Şirine nin gerçekte özünde kim olduğunu hatırlama, diğer minik mavi adamlarımızın da sevginin gücünü deneyimleme ve görme süreci başlıyor.

GÜÇLERİN GÜCÜ ADINA

Tabi  “Güçlerin Gücü Adına” diyen değerli büyücümüz Gargamel’ i hatırlayalım. Garga
mel, gücün peşinden hiç vazgeçmeden koşan her ne kadar kaybetse de koşmaya bitip tükenmek bilmeyen bir enerji ile devam eden egomuzun gölge/karanlık yönünü ne kadar güzel betimliyor…



EGO =BEN

Birçoğumuz “ego”nun kötü birşey olduğunu düşünür ve inanırız. Halbuki ego demek “ben” demektir. Ve “ben”in her unsuru 2 kutbu içerir. İyi kötü sayesinde anlam bulur; hüzün, neşe sayesinde anlam bulur; güzel, çirkin sayesinde anlam bulmaktadır. Nihai hedef bu iki kutbu “denge” haline getirmek ve “öz” e doğru yönelerek dönüşümümüzü gerçekleştirmektir. Hatırlayalım; sağlığın şifresi “denge”dir.
Zihinde sıklıkla düzenli olarak tekrarlanan düşünceler inançlara, inançlarda tekrar eden eylemlere, sıklıkla düzenli olarak tekrar edilen eylemler alışkanlıklara ve en nihayetinde de alışkanlıklar yaşam şeklimizi/ hayata bakış açımızı oluşturur. Çoğu insan varlığı buna “kader” der. Halbuki “kader” dediğimiz şey toprağa ektiğimiz tohumun çiçeğidir. Toprağa her ne ekerseniz onu biçersiniz.

Bu sebepten ötürü, farkındalıklı bir bilinç ile hayata bakış açınızı irdeleyerek alışkanlıklarınıza gözlemci olursanız eylemlerinizi “özünüzün ışığında kalbinizin sesinin ritminde tezahür ettirirseniz böylece inançlarınız dönüşür, inançlarınız dönüştüğü an yaşamınız dönüşür ve gerçekten olmanız gerektiği yerde, zamanda, alanda ve boyutta düşünceleriniz ile her an yaratıcının kendisi olduğunuz ışık bilinci ile kendinizin gerçekte kim olduğunuzu hatırlarsınız.

Seçim kimin?
Engeller mi var?
Engelleri kim, nasıl, ne amaç ile yaratıyor?
Engellerin mimarı ve mühendisi bizzat kendinizsiniz, efendim.
Farkında olalım lütfen.
Ben deli miyim? Neden kendi kendime engel olayım?
Estağfurullah, ayrıca delilik en yaratıcı potansiyellik makamıdır J

Her birimiz ışığımıza yaklaştıkça “korku” hissiyatları deneyimleriz ki, bu çok doğaldır. Doğduğu an herşeyin bilgisini canlı bir şekilde bilen insan varlığı, önce kendisine birincil derecede bakım verenler ardından da toplumdaki diğer insan varlıklarının zaman sürecinde  koşullandırılmış bilinç yapısı nedeni ile
“kendini unuttu”.
Hatırlamaya adım attıkça ardında ne olduğu belirsiz upuzun duvarlar çıkıyor. Tıpkı Şirine ve dört mavi cesur bilge yürek mavi adamımızın Gargamel den canlarını kurtarmaya çalışırken karşılaştıkları upuzun duvar gibi o duvarın en altında minik mavi adamlarımızın geçebileceği kadar küçük bir boyutta açıklık mevcuttu ve dışarıya doğru ışık yayılıyordu, hatırlıyor musunuz?

Ancak gerçek şu ki; bilinmeyen hem ürkütücü, hem de merak uyandırıcıdır,
değil mi?

Kendinizi hem bilmek istersiniz hem de öze bakmak özü görmekten kaçınırsınız.
İşte tam da bu nedenden ötürü insan varlıkları “psiko-terapi” sürecinden kaçınırlar. Bazıları cesurdur başlarlar heves ve heyecan ritimleri eşliğinde ancak sonrasında kendi özlerine yaklaştıkça terapiden “drop-out” dediğimiz; kaçınarak terapiyi bırakma eylemi meydana gelir.
Neden böyle tersine dönüverir birden tüm süreç?



Biraz önce belirttiğim üzere ışığımız ile bütünleşmek ve ışığımızın sorumluluğunu üstlenerek var olmak  pek de hatırladığımız bir süreç olmadığı için ürker ve kaçarız. Halbuki cesaretle karşımıza kendi oluşturduğumuz engelleri fark eder ve onların üstüne doğru ayaklarımızı yere sağlam bir şekilde köklendirerek  zemini hisesede hissed özümseye özümseye yürürsek, filmde izlediğimiz gibi minicik dar bir tünelden ışık huzmelerinin yayıldığını görebiliriz.






Oluşturduğumuz engellerimiz de kalben en çok bağlı olduklarımızdır.
Siz en çok neye kalben bağlı olduğunuzu duyumsuyorsunuz?

Şirinlerimizin en yürekten bağlı olduğu kişi kim? Şirin Baba J

Ve Şirin Baba, bizim  minik mavi adamlarımızı kendi yuvalarından çıkmamalarını isteyerek onları korumak adına minik bir ceza yaptırımı uygular.

Lakin, bilinmeyen merak uyandırıcıdır bir de tabi işin içerisinde Gargamel var ise, ya kayıp köyü Gargamel bulursa ve oradakilere zarar verirse diye içine sinmeyen Şirine, Sakar, Cesur ve Gözlüklü çok sevdikleri ve değer verdikleri Şirin Babanın sözünü dinlemeyerek sonuçta ne olacağını bilmeksizin kendilerini bırakıverdiler bilinmeyen güzellikteki ormana doğru…
Koşulsuzca, sonuçları düşünmeksizin bırakabildiğimiz her an kalbimiz bizlere doğru yönü, doğru zamanı işaret etmektedir.




Kayıp Köy e doğru yol alırken beklenmedik süpriz olaylar tabi ki oldu tıpkı kendimize doğru yol almaya niyet ederek o ilk adımı attığımız an olduğu gibi gerçekten istiyor muyuz? Yoksa istemiyor muyuz? Diyerek yaşam bizleri bir sorgulamaya çekiverir. Sınavlar yaşamın her nefesinde var olurlar…

Nehirdeki salda yol alan sevgili Şirinlerimizin Gargamel ile karşılaştığı an, Gargamel’in  salını nehrin akıntısında kaybeder ve boğulmak üzere iken yardım ister. Bizim sevgi ışıldayan minik mavi adamlarımız Gargamel’e yardım ederler ve onu kendi sallarına alırlar. Gargamel ne yapar peki? Tabi ki onları saldan aşağı atar ve salı kendi himayesine alıverir.

Şimdi bir düşünelim, sizin gücünüzden yaralanmak isteyen niyeti pek de iyi olmayan bir kişiye, o çok zor bir durumda olduğunda yardımcı olur musunuz?
Cevabınızda samimi olun lütfen J
Evet ise cevabınız şu bilinçte olmalısınız: verdiğim daima benimdir. Kendi eylemlerimden ben sorumluyum. Bu farkındalıklı bir bilinç boyutudur.
Hani bir söz vardır, sana taş atana sen ekmek at diye. Neden böyle derler çünkü her birey kendi davranışlarının sonuçları ile karşılaşır ve her diam her birey yaşattığı/deneyimlettiği herşeyi kendisi bizzat yaşar/deneyimler.
O bana kötülük yaptı diyorsanız aslında olumsuz eylem gerçekleştiren bireylerin, kendilerine kötülük yaparak kendi içlerinde olumsuz ve umutsuz olduklarını henüz fark edemiyorsunuz, bir an gelir fark edersiniz.
Her birey kendi içsel dinamiğini dış Dünya ya sunar.

Her birey niyeti doğrultusunda eylemler ile karşılaşır, bizim güzel şirinlerimiz de sallarını Gargamel’e kaptırmış olsalar da yollarından sapmış olsalar da, niyetleri temiz ve iyi olduğu için karşılarına düştükleri tunneled fosforlu tavşanlar çıkıverir, bakın siz şu işe ?








Siz yüreğinizin sesi ile eylemde olduğunuz sürece tüm evren sizi gözetir ve her an yardım
ihtiyacınız olduğunda size rehberlerini koşulsuz sevgi ile gönderir.
Ve en nihayetinde savaşçı ruhlu şirinlerimiz kayıp köye varırlar. İlk başta pek hoş karşılanmasalar da maskeli yüzlerin ardındaki bir sürü kız Şirin, bizim Şirinlerimizi hayrete düşürmüştür.

Bizler içerisinde bulunduğumuz Dünya nın tek olduğu inancı ile eylemde olsak dahi her insan varlığı başlı başına keşfedilecek bir evrendir.

Sadece kız Şirinlerden oluşan Kayıp Köyün rengarenk atmosferi gerçekten izlemeye doyulmacak keyifte, sizi öpen bir çiçek düşünsenize, aslında hem öpen hem biraz döven. Hem severim hem döverim diyen…

Sonra sizi hüüüppp diye içine çeken sonra sizi oyuncak bir top gibi karşısındaki çiçeklere fırlatarak
oyun oynayan çiçekleri canlandırın gözünüzde ve yüreğinizde ne kadar heyecan verici ve eğlenceli değil mi?


Tabi her eğelncenin ardından zorlu bir süreç gelir. Her gözyaşının ardından gelen kahkalar gibi…
Gargamel’in de Kayıp Köy’ü bulması ile Şirine nin Gargamel tarafından kil hamurundan yaratıldığını öğrenen Kayıp Köyün Şirin kızları, Şirine’yi suçlarlar. Gargamel bütün Şirinleri dondurarak, güçlerini kendine aktarmak için şatosuna götürür ancak dondurucu büyüsü Şirine’de işe yaramaz çünkü Şirine gerçek bir Şirin değildr.
İlk başta buna çok içerleyen Şirine kısa sürede tüm gücünü toparlayarak Gargamel’in Şatosuna gider daha önceki şapka deneyiminden bildiği üzere tüm enerjiyi kendisine yönelterek enerjiyi kendi içinde dönüştüren bir niteliğe sahiptir.
Bunu gerçekleştirdiğinde tüm Şirinleri kurtarır ve kendisi başlangıcına kil hamuru haline döner.

Bu sahne “sevginin gücü” nün tüm gösel şölenini yansıtıyor ki; tüm Şirinler el ele tutuşmuşlar geniş bir daire oluşturmuşlar ve ortalarında kil hamuru formundaki Şirine yeryüzünde uzanmakta. Sonra sihirli birşeyler olmaya başlıyor, sevginin gücü Şirine ye yeniden yaşam enerjisi ile can veriyor. İşte bu kadar güzel anlatılabilirdi sevginin gücü. Sevginin Gücü ile yaratamayacağınız, oluşturamayacağınız hiçbir şey yoktur. Herşey Sevgi dir.Sevgi herşeydir.
Bizler, sonsuz Sevginin tezahürleriyiz.

Ve son sahnede Şirin baba şöyle der: “gerçek bir Şirin olduğunu düşünmüyordu ancak aramızdaki en gerçek Şirin oydu.”
Şirine ne olmak istiyorsa o olabilir; işte Şirinenin marifeti buydu. Özündeki sonsuz sevginin yaratıcı potansiyeli ile istediği herşeye dönüşebilir, tıpkı biz insanoğlu gibi, ne dersiniz?


Hadi bakalım; mavi peynir deyin ve Şirinleyelim…

Uğur böceğiniz her soluğunuzda sizlerle olsun...




ÖZGE GENLİK
Uzman Psikolog
Vesta77 Psikolojik Dönüşüm ve Yaşam Akademisi

www.vestaakademi.com