vesta77akademi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
vesta77akademi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Haziran 2019 Cumartesi

HİÇBİRŞEYİN SAHİBİ DEĞİLSEN, HERŞEYİN SAHİBİ GİBİ DAVRANIRSIN !

“Sadece sessizlikte sözcük,
sadece karanlıkta ışık,
sadece ölümde yaşam:
şahinin boş semada uçuşunu aydınlatır.”
Ursula K. LeGuin




BANA LAMBAYI GETİR, HAYATIN ŞİMDİ BAŞLIYOR…

Şimdi hayal edin sarı renginin harikulade binbir tonunun dalga dalga yayıldığı Güneş ışınlarının, sıcak gücünü, canlılığını tüm varoluşunuzla duyumsadığınız uçsuz bucaksız bir çölün tam ortasında tek başınasınız. Gözlerinizi kapatın ve bu deneyime birkaç dakika boyunca kucak açın …

“Tam bir anlayış, yalnızca tam bir kabulden geçer.” 
Dane Rudhyar

Bütünüyle teslim ediyorsunuz kendinizi çölün sıcaklığının ardındaki apaydınlık yaşamsallığın özüne.  Burnunuzu gıdıklayan kokuyu, kalbinizin ritmi ile içeriye davet ederken, sessizliğin özündeki sesi dinleyebilmek adına, zihninizin sesini her solukta biraz daha kısıyorsunuz. Özünüzdeki ses; bu uçsuz bucaksız harikulade incecik, sımsıcacık kum taneleri ile örülmüş zeminde neyi (neleri) fark etmenize vesile oluyor?...

Gözlerinizi dış dünyaya açtığınızda o da nesi? Tam karşınızda, sapsarı kumların üzerinde altın gibi parıl parıl parlamakta olan bir obje fark ediyorsunuz bu da nedir, diyorsunuz kendi kendinize bir lambaya benziyor sanki... Elinizde evirip çevirdiğiniz lambayı açmaya çalışırken birden bire sihirli birşey oluyor ve toz bulutunu andıran dumanların ardından masmavi dev gibi bir o kadar da sevimli bir varlığın size doğru bakmakta olduğunu fark ediyorsunuz. Bu ilginç beden formundaki mavi sevimli varlık; size üç dilek hakkınızın olduğunu ne dilerseniz, gerçeğe dönüşeceğini söylüyor… 

Şu an neler duyumsamaktasınız? Hayal etmesi bile güzel değil mi? Hatırlayalım ki; her hayal bir gerçekliği özünde barındırır, gerçeklikte her anın ritminde hayal ettiklerimizi gerçeğe dönüştürebilmek adına emek verdiğimiz bir süreç boyutu deneyimlemiyor muyuz biricik yolculuk serüvenimizde, öz olarak?...


“Öz, gitmeden bilir, bakmadan görür, yapmadan gerçekleştirir.”
Lao Tzu

Haydi şimdi üç adet dilekte bulunun, ister yazılı ister sözel olarak belki de renklerin çoşkulu gücünü de kullanmayı seçerek resmederek dileklerinizi ifade etmeyi seçebilirsiniz…

Tamam mı ? Hazır mıyız? Dileklerimizi dilediğimize göre biraz hafifleyerek bu dileklerimizi nasıl bir coğrafyada köklendirmek istediğimize karar vermek için, uçan halımıza atlayıp minik mavi, yeşil gezegenimizde ufak bir tura çıkalım mı beraberce? Nereye gitmek istiyor canınız? Neleri keşfetmeye can atıyor bedeniniz? Yüreğiniz neler fısıldıyor heyecanın ritmi ile? Her nereyi görmek ve duyumsamak istedi ise de canınız bu alanda öncelikle ziyaret etmemiz gereken bir mağara var, adı da “Mucizeler Mağarası”. Merakınızın iştahı kabarıyor gibi sanki… Nasıl mucizeler sizi bekliyor acaba? 

Tıpkı şu an gibi her an da bir mucize, varoluşun her tonunun mucizenin özünü yansıtmakta olduğunu hatırlıyoruz şimdi ve daima.

Mağara (lar) size neyi anımsatıyor? İnsanoğlunun varoluşundan bugüne değin en önemli sığınak alanlarından birisi olmuştur, mağaralar. Peki neden, kimden, nasıl sığınma ihtiyacı duyumsarsınız? Hiç şüphesiz ki; en çok kendi kendimizden sığınmaya ihtiyaç duyumsuyoruz hele ki şu an deneyimlemekte olduğumuz alan ve zaman boyutunda? Bu bağlamda mağara, ana rahmini ve bilinçdışını en iyi sentezleyen metaforlardan birisidir. Dışarıda gördüğümüz, algıladığımız, duyumsadığımız Dünya, üstümüze üstümüze geldiğinde şöyle bir kendi öz sesimizin tonu ile buluşabilmek adına çekilmek istediğimiz bir yer vardır, hani mabet gibi…Sizin mabediniz neresi? Ve içerisinde ne(ler) ile buluşmayı seçiyorsunuz?

“Girmekten korktuğumuz mağara, aradığınız hazineyi barındırır.” 
Joseph Campbell

Yeniden doğabilmek adına zamanın belirli boyutlarında kendi mağaramıza çekilme gereksinimi duyumsarız, bilinçdışımızdaki hikayeyi bütünü ile apaydınlık biçimde bilincimizde görebilmek adına… Bunun için de mağaranın içerisinde bir lambaya gereksinimiz var değil mi? Yazının başında bahsettiğimiz ve çölün kızgın kumları üzerinde bulduğunuz sihirli lambanız cebinizde merak etmeyin… Gerçekten lambanın neyi sembolize ettiğine dair düşünce odağımızı yöneltmeyi seçersek, lambanın özümüzdeki bilgeliğin ve inancın ışığından başka birşey olmadığını fark ederiz. 

Özümüzdeki lamba bizlere her daim ölümsüz ve biricik bir varlık olduğumuzu ışımaktadır, görmeyi seçiyor musunuz?

Buraya kadar olan yolculuk sürecimizde özümüzde temas etme gereksinimi duyumsadığımız olgulara göz gezdirmiş olduk.  Haydi gelin şimdi Arap edebiyatının en güzel eserlerinden birisi olan  Binbir Gece Masalları arasında yer alan Aladdin in dünyasına hep birlikte tanık olalım mı? 


Burada şunun altını çizelim Aladdin’in özündeki aşkı uyandıran prenses Yasemin’in gerçek adı: “Princess Badroulbadour” Arap dilinde; “dolunay” anlamına geliyor. Aladdin’in kendi gölgeleri ile yüzleşerek adım adım kendine yürüdüğü yolculuğu dolunay’ın motivasyonuna da oldukça uygun. Dolunay süreçleri;  farkındalığımızın en yoğun olduğu zaman dilimleri olduğu kadar duygularımız ile temas etmemiz yönünde destekleyici unsurlar ile yüzleşebilmemize de olanak sağlayarak özümüzdeki güç ile buluşabilmemiz adına bizleri, kendimize doğru uyanışa çağıran tamamlanma dönemleridir.

DİLE BENDEN NE DİLERSEN…

Lamba, cin, mağara, uçan halı, maymun, prenses, gizemli ve bir o kadar da büyülü Agrabah şehri…, kelimeleri muhtemelen çok iyi bildiğiniz  Aladdin masalını zihninizde uyandırıyor. Aladdin masalının size göre ilettiği, en temel mesaj ne olabilir? 

Yakın geçmişte Aladdin filmi, Disney in yeni, özgün bir versiyonu ile beyaz perdede tüm ihtişamı ile bizlerle buluşmuş iken masalın zeminindeki bazı önemli  olgulara ilişkin bir keşif yolculuğu gerçekleştirelim. Kendimizi olduğumuz gibi kabul etmek, güç, özgürlük, mutluluk ve aşk temaları çerçevesinde farkındalığımızı kendi içsel öz kuvvetlerimize odaklamamıza vesile olan meraklı ve cesur kahramanımız; Aladdin ile “kendimiz olmanın tüm kainattaki en yüce mutlak güç olduğunu bir kez daha hatırlamaya, ne dersiniz? 

Renkli, canlı bir koşuşturmanın, hareketin ve gizemli mistik havanın kol gezdiği  Agrabah

sokaklarında;  algıları yolu ile deneyim toplayan, yaşamın mucizesini kalbinde hissederek merakla, aşkla deneyimleri yolu ile dünyaya şahit olan kahramanımız Aladdin sıradan bir gün deneyimlediğini zannederken nereden bilecekti ki gerçek aşkın ritmi ile öz benliğinin ışığını idrak edeceğini, nefsini fark ederek boyunduruk altına alacağını, kendi içselliğinde uzun ve keyifli bir keşif serüvenine  adım atıyor olduğunu, değil mi?




Aşk; gerçeklikliğin ta kendisidir… 
Bir kez gerçek  aşkın ritmini duyumsadığınızda bir daha
 asla eski benliğinizdeki deneyimlerinizi sürdüremeyeceğinizi yüreğinizle bilirsiniz. 
Gerçek aşk; sizin tüm varoluşsal potansiyelinizi en yüksek oktavda ışımanıza vesile olan oldukça baharatlı leziz bir süreç deneyimidir, bu süreçte aynı anda acıyı ve keyfi; inancı ve hayal kırıklığını deneyimler sonunda öz benliğinize  yeniden doğarak bambaşka bir bilinç perdesinden seyre dalarsınız dünya alemini.

SİZİN PRENSESİNİZ KİM? 

Kahramanımız Aladdin; öze güvenen, koşulsuz şartsız adaleti her soluğunda savunan güzel prenses Yasemin’in gözlerinde gerçeklik ile buluştuğunda, onunla birlikte olabilmek adına bir prens olması gerekliliğine o kadar inanmıştı ki; Prensens Yasemin’in babasının hırslarından gözleri adeta kör olmuş, kalbi tutsak olan vezirini, yaşamına davet ediyor ve  sihirli bir serüveni başlatarak ona gerçek gücün ve özgürlüğün tadına bakmasına vesile olacak sevimli mavi cini de yaşamına davet ediyordu. 

Şimdi düşünün şu an ne gerçekleştirmek istiyorsunuz? Peki bu isteğinizi gerçekleştirmeniz için ne(lere) gereksinim duyumsamaktasınız? 
Gerçekçi olalım,  bir şey istediğimizde genellikle istediğimize ulaşabilmek adına bir sürü süreç deneyimi sıralayıverir ve ilk adımı atmayı genellikle ertelemeyi seçeriz ya da zaman zaman, o isteğin olmayacağına inandırırız kendimizi. 

Zihnimizden geçen her düşünceyi fiziksel realitede gerçekliğe dönüştürebilme potansiyeline sahip yaratıcı varlıklar olduğumuza göre, bize engelmiş gibi görünen herşeyi de bizzat kendimiz oluşturuyoruz. Öyle ise; isteklerimizin gerçeğe dönüşmesi için bir diğer varlığa değil sadece kendimize biricik özümüzden başka hiçbir şeye gereksinimiz olmadığını hatırlıyor olduğumuz bir zamanın kalitesindeyiz, farkında mısınız? 

Her birimizin ulaşmayı hedeflediği hayalleri/umutları/düşleri var bir diğer deyim ile her birimizin iç dünyasında güzeller güzeli bir prensens soluk almakta, peki prensesinize giden yolda ne(leri) deneyimlemeyi umuyorsunuz? Karşınıza her ne çıkarsa çıksın ilerleyebilecek motivasyonu hissedebiliyor musunuz, yüreğinizin ateşinde? İlhamın gücü ile ne kadar risk alabilmeye gönlünüz var? 

Uçan halınız şu an tam önünüzde sizi selamlıyor. Hazır mısınız herşeyi bırakabilmeye, işlevsel olmayan her türlü yaşam kalıbınızdan özgürleşmek için şu anki mevcut sizden vazgeçmeye ? Ve sadece yüreğinizi dinlemeye cesaretiniz var mı ? Haydi bakalım, istikamet…..

Yaşamımızdaki kaosu çözüme kavuşturacak olan; ayrıcalıklarımıza, destekleyenlerimize odağımızı yöneltmek yerine bütünün harikulade ihtişamlı parçalarından birisi olduğumuzu hissederek kendi öz benliğimizi hatırlamak üzere uyum içersinde daima ahenkle yüreğimizdeki ışığın izini sürerek yolda olmaktır, yaşamak adını atfetttiğimiz süreç deneyimi.

Kaosu deneyimlediğimiz ve belirsizlikler hissettiğimiz mevcut süreçte şu an alın elinize sihirli lambanızı, ilk adım nedir? İlk adım lambayı ovalamak!  İçselliğimiz ile temasa geçmek adına eylemde var olmayı seçmek; peki ikinci adım nedir? Ne istediğini söylemek. Gerçekten farkında mıyız,  öz olarak ne (ler) istediğimizin? 

Buraya esprili bir minik hikaye eklemek istiyorum, her sözün yaratıcı bir potansiyele sahip olduğunu ve kelimeleri özenle seçerek kullanmayı hatırlamamız dileğiyle… :

“Yaklaşık yetmiş yaşlarındaki kırk yıllık evli bir çift tropik bir adada sahilde yürürken, ansızın kadın kumların arasında parlayan birşey fark ediyor.Ve kocasına gösteriyor bunun üzerine kadının eşi: “acaba bu masallardaki gibi sihirli bir lamba olabilir mi, acaba?
 Kadın gülerek lambayı ovalıyor o da ne, gerçekten karşılarında bir cin beliriveriyor…
Cin: ‘Oh, çok teşekkür ederim. Uzun zamandır burada kilitli idim. Beni serbest bıraktığınız için ikinize de birer dilek hakkı veriyorum.’ 
Bunun üzerine ilk olarak kadın dileğini belirtiyor: ‘Eşimle birlikte dalgaları yararak ilerleyen bir seyahat gemisinde olmak istiyorum, bu evliliğimizin kırkıncı yıldönümü için harika bir hediye!’
Ve cin, kadının dileğini yerine getirir okyanusun ortasında Titanik gibi harikulade bir seyahat gemisindeler, etraflarında hoş, çoşkulu insanlar var. O sırada gözü kendisinden genç hanımlara ilişen adam henüz dileğini dilememişti. 
Ve adam şöyle bir dilekte bulunuyor: “burada olmak istiyorum ama benden otuz yaş genç bir kadın ile birlikte olayım.”
Bunun üzerine cin adımın dileğini de yerine getirir ve bir anda adam yüz yaşında olurJ
Kıssadan hisse; ne dilediğinize dikkat edin!”

Dilekleriniz net, gerçekçi ve sizi size yaklaştıran nitelikte olsun!

BAŞKASI OLMA KENDİN OL…

Bu kelime dizisinin,  şarkısı bile mevcut  değil mi? 
“Başkası olma kendin ol, böyle çok daha güzelsin…”

Bizim haylaz kahramanımız Aladdin’in ilk dileği kendisinden uzağa düşeceği bir süreç deneyim
i oluyor. En uzak bazen en yakındır. Uzaklaştıkça, kendimize daha çok yakınlaşırız… İlk dilek: “ bir
prens olmak” Bir prensesi ancak bir prens etkileyebilir?  Bu süreçte olmadığı biri gibi rol yapmayı deneyimliyor, kıvrak zekalı Aladdin. Her birimiz,  yaşam döngümüzde;  hedeflerimiz, isteklerimiz uğruna birtakım maskeler takmayı seçiyoruz. Özellikle dijital iletişim kanallarının oldukça revaçta olduğu günümüz sanal  toplumunda, sosyal medyada öz kimliğimizden farklı ve bağımsız bambaşa bir kimlik sergilemeyi seçebiliyor ve diğer insanlara kendimizi olduğumuzdan çok başka gösterme yönünde çaba sarf ediyoruz. Böylelikle dışarıda çoğalırken, iç sesimizi dinleyemez oluyoruz, kendimizden, hissiyatlarımızdan uzaklaştıkça, ruhsal ardından fizyolojik rahatsızlıkları yaşam sürecimize davet etmeyi seçiyoruz.

Toplumsal süreçte sosyal statüler, ekonomik değerler nedeni ile, her birimiz kendimizi zaman zaman yetersiz ve değersiz hissederek kendimizi olduğumuz halimizden daha bir başka göstermeye meyil ediyoruz lakin ne kadar rol yaparsak yapalım öz sahne olan yüreğimiz hep gerçeği ışırken vicdanımız ile zihnimizin arasında sıkışıp kalıveriyoruz. Bu bağlamda dengede olmama hal deneyimleri yaşantılarken sıkılmış, bunalmış, ne yapacağını bilemeyen sanki kaptanı olmayan bir gemide okyanusun dalgaları arasında sürükleniverirken buluveriyoruz kendimizi. Geminin kaptanı yok ise belki de özümüzdeki kaptanlık becerilerini hatırlama ve ortaya koyma vakti gelmiştir, ne dersiniz? 
Nitekim bizim zeki kahramanımız Aladdin’nin de ikinci dileği boğulmaktan kurtarılmak oluyor. Ve gerçek gücün tüm kırılganlıkları ve hassasiyetleri ile kendimiz olabilmek olduğunu hatırlıyor. Peki ya sizler? Dileğinizin ya da dileklerinizin realitede form kazanması için öncelikle ölümü deneyimlemeniz gerektiğini hatırlıyor musunuz? Gerçek özgürlük; kendi sorumluluk ve sınırlarımızı bilerek tüm arzulardan özgürleşmedir.Bu bağlamda kendimizin olumlu olmayan yönlerini de kolaylıkla kapsadığımız kendi niteliklerimizin olumlu olumsuz yönlerine bütünü ile alan açtığımızda tıpkı dolunay ın muhteşem tamamlanmışlığı yansıtan ışığı gibi kendi içselliğimizde bütünselliği deneyimleyebileyek öz parlak ışığımızı yansıtabiliriz tüm kainata. 

GERÇEKTEN ZENGİNLİĞİ DENEYİMLİYOR MUSUNUZ? 

Size göre “zenginlik”in en yalın tanımı nedir? Öz değerleri maddi birtakım unsurlar ile bir görmek ve bu uğurda yaşamak zenginlik midir? Tabi ki “hayır” dediğinizi duyar gibiyim. Hıım öz zenginlik;  yaşamlar boyu atalarımızdan miras aldığımız sözleri en güzel biçimde varoluşa ışımaktır. Bu bağlamda öz başarı zenginliği beraberinde getiriyor. Yaşamda başarının tadına bakmak istiyor isek, mevcut bedenimizdeki yaşam döngümüzdeki mesajımız ile buluşabilmek adına her solukta gerçekleştirdiğimiz seçimlerin sorumluklarının bilincinde olarak, öz mutluluk ile yolculuğu deneyimleyemeye iştahımız var mı? Sualini kalbimize yönlendirmeyi hatırlayalım ve tabi kalben dinlemeyi de…

Şu an bir yıldız kayıyor, haydi bir dilek tutun!

Abra Kadabra
(konuştuğum esnada yaratırım)





9 Temmuz 2017 Pazar

ÖZGÜR YÜREK DORU

Trt Çocuk ekranlarının sevilen çizgi filmi Doru; özgür ve büyük yürekli hayranları ile şimdi beyaz perde de buluşuyor...


Haydi bakalım hazır mısınız? Dıgıdık dıgıdık dıgıdık....Doru nun Dünyasına doğru yola çıkıyoruzzz...Arkadaşlık, aile bağları, özgürlük, öz sevgi, cesaret, merak, ebeveyn tutumlarının temalarının ön plana çıktığı film özünde herşeyin nasıl da birşeye vesile olduğunu, yaşam serüvenimizde tesadüfe hiç yer olmadığının herşeyin birbirinin özünde anlam bulduğu bir döngüde var oluşumuzu her an yarattığımızı bizlere cesaret ve özgürlüğün naif dili ile en şık biçimde sevgiyle aktarıyor...

Önce biraz asaletin timsali can dostlarımız atların dünyasına göz atalım mı? sonrasında Doru nun serüvenindeki yolculuğumuza geçiş yapıyoruz...

Binlerce yıldır insanoğlu ile iç içe yan yana yaşayarak insanlığın gelişim sürecinin en önemli şahitleri olan atlar ; hızın -- özgürlüğün --güzelliğin ve asaletin simgesidir.

İlkçağlarda atlar; yaşam gücünü sembolize etmekte imişler.

Beyaz at; spiritüel aydınlanma ve mutluluk halinin timsalidir. 

Yunan mitolojisinde önemli yere sahip beyaz kanatlı atlar nam-ı değer; Pegasus : düşünce hızını ve maneviyatı sembolize etmekte olduğunu biliyor musunuz? 





Sebatın, kararlılığın semboliği bir at olsanız nasıl bir at olursunuz? 

Hızınızın gücünü nasıl eylemler ile tezahür ettirmeyi seçersiniz? 

Özgürlüğü; insanlara nasıl aktarmayı seçersiniz? 

Güzel doğağınızı nasıl tüm kainatla paylaşmayı tercih edersiniz?

Göz alıcı asaletiniz ile var oluşunuzun anlamlılığını, yaşam gücünüzü nasıl tezahür ettirirsiniz? 



"Bir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde uzak çok uzak diyarlarda Kara at adında kötü mü kötü kendini Dünya nın en hızlı atı sanan bir aygır yaşarmış. En sevdiği şey tüm küçük tayları zincire vuruyormuş..." insanlar diyarından anlattığı masallar ile Doru ve arkadaşlarının keyifli vakitler geçirmelerine vesile olan Çenebaz ın Doru nun yaşamının en anlamlı macerasına atılması için yüreğindeki cesaret alevini ateşlendireceğini kim bilebirlirdi ki?

Doru; Demirkır adındaki bilge sürü lideri önderliğindeki geniş ailesi ile yaşamını mutlu mesut geçirmekte iken; Demirkır bir baba edasıyla ileride Doru nun sürünün lideri olabilmesi için elinden geldiğince emek vermektedir.

Ancak, Demirkır sürüde insanlardan konuşulmasını yasaklamıştır. İnsanlar onların özgürlüğünü kısıtlayan bir engeli temsil etmektedir. Bu nedenle özgür doğada yüreklerindeki sevginin doğası gereği özgür bir şekilde yaşam güçlerini tezahür ettirebilmeleri için insanı hatırlatacak en ufak birşey sürüde gerçekleşmemelidir.

Lakin Çenebaz, bir zamanlar insanlar tarafından ehlileştirilmiş ve yetenekleri geliştirilerek bir yarış atına dönüştürülmüştür. Katıldığı yarışların birinde sakatlanan Hızlı Toynak ı (Çenebaz ın yarışlardaki adı) eski sahipleri özgür doğaya geri bırakmıştır. Çenebaz da Demirkır ın liderliğindeki sürüde yaşamını sürdürmeye devam etmektedir. 

Bir gün Doru, en yakın arkadaşları Alaca ve Karatay ile kendi aralarında bir hız yarışı gerçekleştirdikten hemen sonra Çenebaz ile biraraya gelirler ve ondan insanlar ile ilgili anılarını paylaşmalarını isterler çünkü merak etmektedirler ki Demirkır neden insanlara yönelik bu kadar olumsuz duygular beslemektedir? Çenebaz a göre insanlar son derece dost canlısı, yardımsever varlıklardır. 

YASAKLAR---ENGELLER :: BÜYÜMENİN TOHUMDA VAR OLAN ÖZLERİ

Merak, eylemleri tezahür ettiren en önemli motivatör duygu durumlarından birisidir. Birçok zaman nedenlerini izah etmeden kurallar ve yasaklar koyduğumuzda; karşımızdaki birey konulan yasak ve kuralın ötesini görmek için merakla eylem gerçekleştirir. Tıpkı Demirkır ın insanlar ile ilgili koyduğu yasaklar sürünün genç taylarının bu konunun özündeki nedenini bilme yönünde iştahlarını kabartması gibi. Özellikle 3-6 yaş arasındaki genç yürekleri,  bazı yaş olarak büyük bakım verenleri; yararlı ve güvenli olmayandan korumak amaçlı koyduğu ve nedenini nasılını izah etmediği yasaklar belki de onların büyümesine vesile olacak yaşam deneyimlerini özünde saklıyordur? 

Yaşam sürecimizde mevcut yaşam deneyimlerinde bizlerden yaş olarak büyük kişiler bazen yaşamımızın dümenini kontrol ettikeleri sanı ile eylemler gerçekleştirebilir ve kendi korku, kaygı, endişe gibi hissiyatlarını bizlere yansıtarak kendilerinin güvende olma halini besleyebilirler. Lakin bizler her ne kadar plan yaparsak yapalım; yaşamın bizler için planı daima açık ve nettir. Bazen bu yaşam planını izah ederken acı, üzüntü, hayal kırıklığı gibi duygu durumlarını sıkça deneyimlettirir ki, gerçekte kim olduğumuzu, ne kadar güçlü ve muazzam derecede eşsiz mucizevi bir varlık olduğumuzu hatırlayalım diye... Acı verir ki; hayatı, kendimizi, varoluşumu sorgulayalım diye...
                         
                  Her anın bir amacı, anlattığı bir hikayesi ve hatırlattığı güzellikler vardır...


Doru; Çenebaz ın anlattığı hikayede en çok merak ettiği kişi; babasına ilişkin   bir iz yakalar ve bu izi takip ederek annesine babasının ismini sorar, annesinden aldığı yanıtla, biraz öfke biraz hayal kırıklığı biraz heyecan duygu durumlarının harmanladığı buharın içerisinde kendini bulmaya çalışan  Doru, bir anda kim olmak istediğine karar verir ve Demirkır ın gözlerinin taa derinine  bakarak; "bir gün babam gibi ünlü bir at olmak istiyorum ben, sürünün lideri olmak istemiyorum."kelimeleri öz güven ile dökülüverir dudaklarından...Bunun üzerine Demirkır  ın " sen de paçalı bir atsın yeryüzünün en hızlı atı da olsan insanların gözünde asla değerli olamayacaksın bu boş hayalleri bırak." cümlesi Doru nun yüreğindeki ateşi körükler ve hayallerini gerçekleştirmek niyeti ile 
dört nala koşmaya başlar... Demrikır ın yasak koyduğu bölgeye doğru dört nala koşarken hiçbir şey planlamadan, cesaretin gücü ve odaklandığı tek birşey vardır zihninde ve yüreğinde; özgür olmak...

ÖZGÜRLÜK YÜREĞİN GÜCÜDÜR

Özümüzün  ikametgah merkezi; yüreğimizi dinleyerek kendimize yaklaştığımız kadar özgür olabiliriz. Çoğu zaman dış uyaranların renkli dünyasında kendimizi kaybeder ne kadar çok şeye/maddeye sahip olursak ya da iktidar makamında yer alırsak, lider olursak, en başarılı olursak, çok para kazanırsak, istediğimiz herşeyi yaptıracak güce sahip olursak.... özgür olabileceğimiz yanılgısının sisli bir perde ile zihnimizi örtmesine izin veririz. Halbuki bedenimize bile sahip değil iken özgürlüğe sahip olabilecekmiş olmamızı zannetmemiz harikulade bir ironi değil mi? 
Özgürlük; zihnin sınırlarının aşıldığı an deneyimlenebilir. Bu da kendimizi ne kadar çok keşfetmeye yöneldiğimiz ile doğru orantılıdır. Kendimizi keşfettiğimiz an tüm kainatın bilgisi de bizlere açılır dolayısı ile mutlak özgürlük deneyimlenebilir. 

SUÇ KİMDE? "SUÇ" LU ARAMAK YERİNE "YANLIŞ" OLARAK NİTELENDİRİLEN EYLEMİN ARDINDAKİ MESAJI ARAMAK...

Doru nun sürünün sahasının dışına çıkması ile Seyis kardeşler tarafından at sürüsünün yeri de keşfedilmiş olur ve Doru kendisini suçlamaya başlar; keşke Demirkır ı dinleseydim bunlar hiç olmazdı diye kendi kendine hayıflanmakta iken eş zamanlı olarak Demirkır da kendi kendine: "sürüye yasaklar ve kurallar getirmek yerine herşeyi anlatsa idim bunlar yaşanmazdı." diyerek kendine kızmak ile meşguldur. Peki gerçek şuç kime ait? Kendi kendini suçlayan herkese değil mi? "yanlış" olarak nitelendirdiğimiz herşey "doğru"ya atılan bir adım olabilir mi? Kesinlikle "evett"! 

Söylenen, anlatılan, dikte edilen nasihatlardan öğrenmek yerine, 
birebir tüm hücrelerimiz ile deneyimlediklerimizden hatırlarız...


Doru ve Karatay, sürünün yerini keşfeden seyis ikiz kardeşlerin uzattığı havuçlara kendilerini masumca teslim ederlerken, nereden bileceklerdi ki o havuçların Doru nun babasına kavuşması için atılan ilk adımlar olduğunu...

Bu ilk adımları takiben; Doru, Karatay ve Doru nun annesinin yeniden özgür doğalarına geri
döenbilmek  için verdikleri inancın emeklerini izliyoruz burada aydınlanan en önemli husus: gerçek dostuluğun, öz arkadaşlığın öz niteliklerinin sıcacık bir biçimde aktarılması. Karatay hiçbir nedeni olmamasına rağmen sadece Doru ya olan sevgisinden, saygısından ve en önemlisi inancından dolayı onun peşi sıra giderek özgürlüğünden vazgeçme cesareti gösterir; gerçek dostluk da bu değil midir?








İkiz seyis kardeşler tarafından çiftleğe kapatılan Doru ve Karatay inançlarını daima taptaze tuttukları an çiftlikte yaşamakta olan diğer hayvan kardeşler tarafından da sevgiyle desteklenirler.

Bizler inanç ile tüm odağımızı bir amaca yöneltirsek ve bu amacın çok önemli bir nedeni var ise tüm evren bizim ile sevgiyle işbirliği yapmaya hazır değil midir?

En karanlık, en umutsuz hissedebilecekleri an larda dahi Doru ve Karatay her an çiftlikten nasıl ayrılabileceklerini düşünmeye kendilerini odaklamasalar idi çiftlikten nasıl yeniden özgür doğalarına kavuşabilirerdi? Nitekim birkaç denemede başarılı olamasalar dahi Doru nun annesinin de ikiz seyis kardeşler tarafından yakalanması ile tam çiftlikten özgürleşmişken yeniden geri dönmeleri sevginin gücünün muazzam biçimde gözler önüne sermekte...

Doru nun : "ben Bozkırın oğluyum herşeyi yapabilirim, özgürlük herkesin hakkı" diyerek boyundan yüksekçe tellerin ardına doğru cesaretle atlaması ve bir anda karşısında babasını görmesi... 
"Engel", olarak nitelendirdiğimiz herşeyin ardında bizleri muhteşem güzellikte bir armağan beklediğini ne de güzel aktarıyor mutlaka bu sahneye bilinçli bir farkındalıkla göz atmalısınız...

Belkide  engel =gelen olarak değerlendirmek daha etkin olabilir mi? 
Acaba şimdi gelen ne? 
Her "zorluk" dediğimiz süreçler bizi daha da güçlendiriyor aslında 
sevginin gücünü idrak etmemize vesile olmuyor mu? 

Doru, deneyimleyerek insanların aslında özlerinde çok iyi varlıklar olduğunu ancak insanların aşırı ilgi ve sevgisinin atların özgürlüğünü yitirmesine sebep olduğu kanatine varıyor. 
Yaşayarak, görerek, dokunarak, hissederek, anlamlandırıyor ve en özel ödülüne de kavuşuyor yıllardır çok merak ettiği babasına...
Ve yaşamına kattığı yepyeni deneyimlerin lezzeti ile varoluşsal döngüsüne devam ediyor...
Bir hikaye,  bir söz nelere vesile olabiliyor, değil mi?

Haydi bakalım, merakınızın izini sürmek için kaç bedene daha ihtiyacınız var?  
Şu an bu hikaye ile başlamak için bundan daha iyi ne olabilir? 

*"Dünyadaki her şeyin bir sebebi vardır. Her bitki bir hastalığı tedavi etmek için büyür. Ve her insan bir görevle yaratılmıştır." 
                                                                                                             Kızılderili Atasözü






ÖZGE GENLİK
Uzman Psikolog
Vesta77 Psikolojik Dönüşüm ve Yaşam Akademisinin Kurucusu
www.vestaakademi.com















27 Ocak 2017 Cuma

2017 YILININ MESAJI : HOROZ GİBİ OLAN BU YIL KAZANIR...

"Son başlangıçtadır, başlangıçta sondadır."

2017 yılı bu yazının yayınlandığı gün (28 Ocak) ve saatte (02.08) bütünüyle bizlerle birlikte akmaktadır...
2017 yılının ana mesajı: kendi özündeki ikilikleri "bir" haline getir ve özündeki sesi dinleyerek tıpkı bir horoz gibi eyleme geç. 2016 yılı kırmızı maymun yılı idi, haylaz maymun epey bir ortalığı karıştırırken aslında bizlere bilindışı mekanizmamızda varoluşunu sürdüren ikilikler ile yüzleştirdi. Ve şimdi sıra bu ikilikleri derleyip toparlayıp kalbimizin analiz süzgeçinden geçirerek bütünleştirmekte ve merkezden doğan odak ile eyleme geçme zamanıdır, hazır mısınız? Bu yıl oturmak yok, kalbiniz ne yapmanız gerektiğini gerçekten biliyor. Kalbinizin sesinin izini sürün ve kırmızı horoz un harekete davet yılına merhaba deyin.

Horoz gibi ötmeye hazır mısınız?

En değerli nitelikleriniz neler? Dünya ailemize ne sunmak istiyorsunuz? Bugüne değin hep hayalini kurduğunuz ancak bir türlü eyleme geçiremediğiniz neler var? Şimdi hayalleriniz ile en değerli niteliklerinizi birleştirerek yüreğinizin isteklerini somutlaştırma zamanıdır. Belki de aklınızda hiçbir şey olmayabilir ancak kalbinizde var, siz gerçeklikte ne yapılmasını gerektiğini biliyorsunuz. 


Evet ve Hayır Ötesinde Buluşalım mı?

2+0+1+7= 10= 1+0 = 1 

1: Birliği temsil eder. Bu yıl yeni başlangıçlar için ve birliği yaymanın yılı. Evet ve Hayır ın ötesinde bir yer var şimdi orada buluşalım ve tıpkı bir takım gibi hareket edelim. Bir takımdaki her bir oyuncu kendi istek ve arzularının peşinden giderse ne olur? Çok seslilik her zaman kaosu bereberinde getirir. Ancak her birey en zemindeki ihtiyaçlarını dinlemeye odaklanırsa ne olur? Birlik, beraberlik olur ve her birey kendine has niteliklerini muhafaza ederek tek bir hedefe doğru odaklanır ve eyleme geçer. İşte 2017 yılı böyle bir yıl, takımını oluşturanlar ve istikrarla sonuçtan ziyade süreçte kalarak her anın hatırlattıklarını görenler bu yıl bir yıldız gibi parlayacaklar...

Güneş-Ay-Çin BİR 

Güneş, Ay, Çin takvimleri uzun bir aradan sonra ilk kez bu yıl birarada aynı zaman dilimini gösteriyorlarmış, tüm bunları nereden biliyorum? Son 3 yıldır Kozmik Gezgin Gahl Sasson ın yeni yıla dair analizlerini sunduğu etkinliğine katılıyorum. Beni tanıyanlar bilirler ki; astrolojiye olan merak ve ilgimi profesyonel mesleğime de adapte ediyorum. Bir doğum haritası psişenin fotoğrafıdır. Her bir gezegen, burç, ev ve gezegenlerin birbiri ile yaptıkları açılar ruhun sonsuz yolculuğunun bir özetini oluşturuyor. Ruhun sonsuz yolculuğuna inanan bir psikolog olarak kişinin ruhani amacı hakkında bilgi edinmek için en çok ay düğümlerinden faydalandığımı söyleyebilirim. Ay bilinçdışımızdır ayrıca bizi besleyen herşeyi, en temel ihtiyaçlarımız ve anne arketipi ile sembolize edilir. 
Danışanlarıma doğum haritası yorumu yapmıyorum zaten bu benim sınırlarımı aşar. Her danışanımın doğum haritasını incelerim ancak edindiğim bilgiler bende gizli kalır. Edindiğim bilgiler ışığında psiko-dönüşüm seanslarıma yön-boyut-form olarak zenginlik katarım. 

1933-1945-1957-1969-1981-1993-2005-2017-2029

Yukarıda belirttiğim tarihlerde nasıl bir süreç deneyimlediğinizi hatırlıyor musunuz? Mesela 2005 yılında İst. Bilgi Üniversitesi Psikoloji bölümünü kazanmıştım :)) Benim için oldukça olumlu, heyecanlı, yeni bir başlangıç gerçekleştirdiğim bir yıldı. 1993 yılında ise 7 yaşında idim ve ilkokula başlamıştım :) gördüğünüz gibi heyecanlı ve yeni birşeyler öğrenmeye daha doğrusu zaten var olan bilgileri hatırlama sürecine başlamışım, acaba bu yıl hangi bilgilerin üzerindeki toz perdesini aralayarak gerçekliğe bir adım daha yaklaşacağım:) Şimdi sizler de gözden geçirin bu yılları, bu yıllarda her ne olduysa yine aynı benzer deneyimler, süreçler sizleri bekliyor...

ŞANSLI YIL

Gahl diyor ki: "her birimiz hiçlikten meydana geldik. bir anne adayı ve bir baba adayı ebeveyn olmaya karar verdiler ve sonra bir yumurta-bir sperm ile birleşti ve nasıl oluşmaya başladıysak buna benzer şekilde bu yılda hiç zihninizde olmayan ancak bilinçdışınızda var olan ihtiyaçlar su yüzeyine çıkabilir odaklanın ve birliği oluşturun sonrasını bırakın." 2017, şans perilerinin her an etrafımızda pervane olduğu bir yıl. Aynı zamanda gururun, tutkunun, aşkın, umudun yılı...

ÖZÜMÜZDEKİ HOROZ

Benliğimizin en derinlerinde bir yerlerde biliyoruz ne yapmamız gerektiğini. Hani bazen zihninize bir düşünce düşer ve siz: "yok artık bu kadarı da olmaz, ben bunu yapamam, beceremem, zaten istediğim gibi olur mu ki şimdi boşver sonra hallederim" vb. yapmamak için sürekli Bir Gün Adasına kaçarak bahaneler ile yaşamayı tercih ettiğiniz hayalleriniz, düşleriniz, gerçek olamayacağına kendi kendinizi inandırdıklarınız var ya şimdi silkelenin ve "ben bilirim, yaparım, başarırım" diyerek özünüzdeki melodiye kulak verin. Afrikda horozu kehanet için kullanırlarmış, horoz= geleceği bilmenin bir yolunu sembolize ediyor. Bu yıl her zamankinden daha çok omurganızı esnetin, kalbinizi açın, yaratıcılığınızı sergileyin ve sahneye çıkın aşkla özünüzdeki horozun ötüşünü tüm evrene sonsuz sevginin gücü ile ötün...




ÖZGE GENLİK
Uzman Psikolog
Vesta77 Psikolojik Dönüşüm ve Yaşam Akademisi
www.vestaakademi.com

* Yazıda 27.12.2016 tarihinde Cihangir Yoga da gerçekleşen: "Gahl Sasson ile 2017 Astrolojisi: Horoz'un Eyleme Çağrısı" workshop notlarından yararlanılmıştır.





3 Aralık 2016 Cumartesi

İKİNCİ ŞANS

*Şans nedir? 
*Kendinizi "şanslı" olarak nitelendirebilmeniz için, neye ihtiyacınız var?
*Mevcut yaşamınızda "şanslı" kadın, "şanslı" erkek olarak nitelendirdiğiniz kimler var? 
*Dünya "şanlı" bir gezegen mi?

Genellikle yaşam döngümüzde "kendi yarattığımız zihinsel imajları" deneyimlediğimizde "ne kadar şanslıyım! Herşey tam da istediğimi gibi oluyor deriz ve yolumuza yüksek bir
motivasyonla, şevkle, aşkla devam ederiz. herşey iyidir, güzeldir, rengarenktir...
Bir de bunun tam tersinin deneyimlendiği senaryolara bakalım: "kendi yarattığınız zihinsel imajların" deneyimlenmemesi halinde, herşey çok kötüdür. Siz ne kadar çaba gösterirseniz gösterin istedikleriniz gerçekleşmiyordur : ne kadar da "şansız" bir insanım ben... :)

Şans; "kendini bil" mektir. Kendi ile buluşmuş, kendini bilen varlık her daim çok şanslıdır. Kendi varoluş potansiyelinin farkında ve bu potansiyeli en yararlı ve en faydalı hallerde nerede, ne zaman, kimlerle kullanabileceğinin farkında olan varlık dengededir, dolasıyı ile çok şanslıdır.

"Kendini bil" menin ilk aşaması: mutlak teslimiyettir. Herşeyin muazzam bir düzen ve denge ahengi ile var olduğuna yürekten inanarak güvenle, aşkla teslim olabilmek. Sonrasında ise gölge yönlerimiz ile yüzleşmek. Her bir varlık "+" ve "-" yönleri ile bir bütündür. "-" yönlerim hiç yok demek bir illüzyon halidir. Her birimizin "-" yönleri vardır. Önemli olan bu "-" yönleri keşfetmeye niyet ederek "+" ve   "-" yönlerin dengelenmesidir. Ben hiç de kıskanç bir insan değilim demek bir illüzyondur. Her insan varlığında "kıskançlık" vardır. Ancak bu niteliğin nasıl değerlendirildiği kişiye özeldir.  Bu niteliği "onda olmasın sadece ben de olsun" deyimi ile diğerine yönelik zarar verme boyutunda kullanmak da mümkün; "benim istediğim yaşam tarzına yakın bir yaşam tarzı var bunu nasıl başarıyor, merak ediyorum" diyerek kıskançlığı merak potansiyeline dönüştürmek de mümkündür. Burada mutlak iradenin ve niyetin gücü önem kazanır. 

Deneyimlediğimiz her olay, her bir ses tınısı, her bir bakış, karşılaştığımız her insan varlığı, zihnimize düşen düşünceler ve duygular, yüreğimizin sesi, tüm hissiyatlarımız bizi bize yakınlaştırmak için var olurlar. Gerçek benliğimizi doğurabilmemiz için. Hiçbir şey şans eseri veya tesadüfen yaşamımızda var olmaz. Herşeyin belirli nedenleri ve bu nedenlerin belirli sonuçları vardır. Tahmin ettiğinizden de öte bir düzeyde birbirimize sımsıkı bağlıyız. Bir insan varlığının neşesi her birimizin neşesi aynı zamanda huzursuzluğu da her birimizin huzursuzluğudur. Birşeyleri dönüştürmek için hep dışarıya bakıyoruz lakin göremiyoruz, hep istiyoruz ki dış koşullar değişsin, karşımızdaki kişi değişsin ve böylece daha"mutlu", daha "huzurlu", daha "şanslı" hissedebileceğimize dair zanlar üretiyoruz zihinlerimizde halbuki kendimiz üzerinde çalışarak dönüştüğümüzde herşeyin de dönüştüğüne şahit oluyoruz hem de Dünya gezegenine sunabileceğimiz en özel ve biricik armağanımızı sunuyoruz KENDİMİZİ tabi ki ÖZ olarak :) 

Daha önce deneyimlediğiniz birtakım olaylar ve sizin bu olaylara yönelik tepkileriniz sonucunda kendinizden uzaklaşmış olabilirsiniz bu süreçte benzer bir olay kapınızı çalar ve siz kapıyı açar hiç de görmek istemediğiniz bir arkadaşınızı kapıda gördüğünüz an gibi hoşnutsuzluk tepkisi verir ve belki de içten içe öfke duygusunu deneyimlersiniz. Ancak bu olay, bu kişi, bu durum bana ne anlatmak istiyor? Mesajı ne olabilir? diye sormaya başladığınızda kapılar bir bir açılıveir. Daha önce yapmak isteyip de yapamadıklarınıza ilişkin kocaman bir şans ayağınıza gelmiştir. Şimdi seçim sizin ya daha önceki deneyiminizdeki gibi yüreğiniz yerine zihninizi dinleyek eyleme geçeceksiniz ya da bu sefer kendi değerleriniz ile bütünleşerek ve kendinizi bilerek şansa kucak mı açacaksınız? 

*Şansın mesajı ne olabilir?
Güven, teslim ol, kalbinin sesine kulak ver, çok değerlisin, çok özelsin, biriciksin... ???????

Özge Genlik
Uzman Psikolog
Vesta77 Psikolojik Dönüşüm ve Yaşam Akademisi Kurucusu
www.vestaakademi.com