22 Nisan 2018 Pazar

EVRENLE EL SIKIŞMAK


YA EVREN HEPİMİZİN İÇİNDE İSE...

Şimdi  gözlerinizin önüne davet etmenizi istiyorum, zihninize şu soruyu yönlendirin ve bedensel duyumlarınıza kulak kabartın, lütfen: "herşey her an istediğim gibi mümkün olsa;  nerede, hangi zamanda, nasıl var olmayı seçerim?"

Biz, yaratma potansiyeline muktedir insanoğlu bunu her an gerçekleştiriyoruz zaten ancak analitik psikoterapinin kurucusu üstat Carl Jung un da altını çizdiği üzere; bilinçdışını bilinçli hale dönüştüremediğimiz her an bizzat kendi yaratımlarımıza tek bir ad atfediyoruz: "kader" :)

Bilim adamı, Alex Murry (Chris Pine),  güzeller güzeli, zeki astro-fizikçi eşi Dr. Kate Murry (Gugu Mbatha-Raw) ile gerçekleştirdikleri heyecanlı sunumda keşfettikleri hiper küpün işleyişini anlatıyor, meraklı gözler ile kendisini izleyen topluluğa sesleniyor:  zamanı  katlamak mümkündür. "Zamanda ve mekanda yolculuk için  sadece doğru frekansa dokunmamız yeterli." diyerek sürdürüyor heyecanlı konuşmasını Dr. Alex Murry... Doğru frekansa dokunmak için ise uzay mekiklerine, uydulara, füzelere vb. uzay araçlarına ihtiyacımız yok, tek ihtiyacımız olan zihnimiz. Zihnimizi doğru frekansa uyumladığımızda yıldızlara dokunabiliriz...Ve ekliyor değerli bilim adamı Murry: "ya evren hepimizin içinde ise..." Salondaki dinleyiciler arasında uğultular, şaşırmış yüz ifadeleri ve kahkahalar yükseliveriyor bir anda. Buradaki dinleyiciler şu an Dünya adını verdiğimiz gezegenimizdeki beş duyu ile sınırlandılmış, 3. boyuta sıkışıp kalmış, zihin hapishanesine hapsolmuş varlıkları gösteriyor bizlere...Sorgulamayı boş vermiş, kendisine gösterilen herşeyi mutlak doğru/gerçek olarak algılamaya ve öğrenmeye alışmış, keşif ruhunun üzerine ölü toprağı serpilmiş, kendini kendinde kaybetmiş varlıklar...


Lakin ışığın savaşçıları var; mütemadiyen sorgulayan, şüphenin ışığı ile yol alan, yüreği ile görebilen, gerçeği arayışta olan, sürekli korlanan bir ateş misali merakla, iştahla, sevginin gücü ile "öz"e doğru yol alma cesaretine muktedir olanlar. İşte onlar ki; eskiyi bütünü ile yok edip, yıkarak, sadece öz sevginin titreşiminde yepyeni bir Dünya yaratmaktalar. Nerede ve ne zaman mı bunu gerçekleştirmekteler? Şu "AN", tam da gözlerinizin önünde, dikkatli bakıyor musunuz? 
Göreceksiniz, görüyorsunuz..

"Önce seni görmezden gelirler, 
Sonra sana gülerler, 
Sonra seninle savaşırlar,
Sonra...
Sen kazanırsın..."     
                                                         Mahatma Gandhi 

Zamanın özündeki titreşim dalgalarında özgürce süzülerek, rengarenk büyüleyici, ışıl ışıl, spiritüalizm ile kuantum fiziğinin ahenkli bir dans gösterimine şahit olmak ve bir bilge yüreğin  nasıl ışığın savaşçısı olduğunu hatırladığına da tanık olmak niyetinde iseniz; izleyeceğiniz  bu filmin adı:
ZAMANDA KIVRILMA (WRINKLE IN TIME) olmalı. 


Madeleine L'Engle'ın ölümsüz, bilge ışık zihninin Dünya gezegenine armağanı olan kitabının vizyona uyarlaması olan bu filmi kendi özünüzdeki ışık ile buluşmaya uzanan bir yolculuğa, keşfe çıkmak isteyen her özgür birey izlemeli.

Zamanda Kıvrılma; baba-kız hikayesinin çok ötesinde; sonsuzluğun özündeki "an" daki gerçekliğin/ışığın hikayesini aktarıyor bizlere... Verdiği mesaj ise çok açık: ışığa doğru yol alırken eş zamanlı olarak karanlık ile yüzleşmek zorundayız. Gölgelerimiz ile yüzleşmeli ve onları oldukları gibi kabul ederek varoluşumuzu olduğu gibi kabul etmeliyiz ki saf ışık olduğumuzu hatırlayalım. 

"Bir ağacın dallarının cennete uzanabilmesi için köklerinin cehenneme ulaşması gerekir." 
   Ortaçağ Simya Sözü 

Şimdi bir gözünüzün önüne getirin başarılı bir bilim adamı olan ve evrenin sırlarını açığa çıkarmak için gecesini gündüze katmış, sevginin gücüne inanarak aşkla yolunda ilerleyen çok değerli bir babanız bir anda ortadan yok oluyor ve kendisinden tam 4 yıl boyunca hiçbir haber alamıyorsunuz. İlk zihninize ne gelir? Kaybolmuş olabileceği değil mi? Evet, ancak ya babanız kainatta kaybolmuşsa, onu nasıl bulmayı planlarsınız?
Tek bir yanıt var: onu bulacağınıza tüm yüreğiniz ile inandığınızda; değil mi? İnancın keskin kılıcı önünde kim/ne nasıl var olabilir ki? Hele ki bu keskin kılıç sevginin gücü ile ışıyorsa... Tüm kainattaki en yüksek titreşim sevgi duygulanımının frekansıdır. Ve bir kez sevginin frekansı ile bütünleşip bir olduğunuzda herşeyi zihin gücünüz ile  gerçekleştirebilirsiniz...

Dr. Alex Murry, sevgi frekansının gücünü keşfetmişti. İnsanlığa farklı diyarlar gösterebilmek adına galaksiler arası bir yolculuğa uzandı lakin birtakım sınavlar vermesi gerekirken eş zamanlı olarak kızı Meg Murry nin özündeki ışık ile buluşmasına vesile olmak adına bir misyonu daha gerçekliğe  adım adım dönüştürmekte idi.

Siz hiç düşündünüz mü; acaba anne ve babanızın sizin hayatınızdaki görevleri ne(ler) olabilir? Haydi şimdi düşünmeye davet edin kendinizi. Anne(mekan/alan) ve babalarınızı(zaman) siz seçtiniz peki bu seçimi neyi/neleri hedefleyerek gerçekleştirmiş olabilirsiniz acaba? 
Ya siz, anne ve babanıza neyi hatırlatmaktasınız? 
Belki de siz anne ve babanızın bilge öğretmenisiniz belki de gurusu, kim bilir...


Her bir insan varlığı Dünya adını vermiş olduğumuz ve fiziki mevcudiyetimizi sürdüğümüz bu gezegenin kapılarını bir anne (mekan/alan) ve bir baba (zaman) nın bir olması ile açıyor. Ve sonrasında bu alan ve zamanı keşfe başlıyoruz nihai hedef kendimize; özümüze geri dönebilmek. Dışarıda hiçbir şey yok, kendimizden başka...Nihayetinde her birimiz "bir" in farklı suretleri/frekansları olarak eve dönüş yolculuğumuzu gerçekleştirirken kendi gölgelerimiz ile karşı karşıya geliyoruz. Bu nasıl mı oluyor? Şimdi gözünüzün önüne en gıcık olduğunuz, hiç hoşnut hissiyatlar içermediğiniz bir kişiyi çağırın. İlk zihninize gelen daima en doğru olandır, sizi şaşırtmış olsa da... Bu kişide sizde rahatsızlık hissiyatı uyandıran her ne ise, işte o sizde de mevcut, o sizin gölgenizin bir yansımasından ibaret.

Daima hatırlayalım ki; bizde/özümüzde olmayan birşeyi dışarıda göremeyiz; bizde/özümüzde mevcudiyetini sürdürmeyen birşeyi bir diğerine veremeyiz/sunamayız...

FEVKALADE KÜPLEYELİM O ZAMAN...

Dr. Alex Murry,  pırıl pırıl ışıldayan gözlerinden zekanın kıvılcımlarını sevgiyle yayan iki dahi çocuğun babasıdır. Meg Murry (Storm Reid), kendi fiziksel dış görünümünden pek hoşnut olmayan, eşsiz yetenekleri ve doğal güzellikleri yerine kusurlarına odaklanmayı seçmiş, üzgün ve kendi içsel çatışmaları olan, yaşama karşı şüphe gözlüklerinin ardından bakmayı seçen ancak herşeyin ötesinde cesur kocaman sevgiyle titreşen  yüreğe sahip zeka küpü bir ergen. Küçük kardeşi Charles Wallace (Deric McCabe) ise hani büyümüş de küçülmüş derler ya işte tam da öyle bir minik dahi. Kimbilir şu an fiziksel bedenin ötesindeki gerçek yaşı kaç? Çoğunlukla karşımızdaki bireyi doğum tarihine göre değerlendirme gibi bir eğilimimiz var halbuki kim bilir o özgür birey kaçıncı kez Dünya deneyimini deneyimlemekte, hiç düşünüyor muyuz?




Meg, babasının birdenbire ortadan kaybolmasını kendi içselliğinde bir türlü kabullenemez ve babasının bir zaman geri döneceği inancına sıkı sıkıya sarılmakta iken bir yandan da babasını arayışa çıkmak istemekte ancak bunu nasıl yapabileceğini henüz bilememektedir. Charles Wallace ise çok sevdiği kıymetli ablasının bu üzüntüsünden yola çıkarak, babasını nasıl bulabileceğine dair yollar aramaya başlar ve babasını bulabilmeyi öz sevgiyle o kadar içten saf, masum ve şefkatle diler ki; evren bu saf ışığa tabi ki kayıtsız kalmayacaktır.
Babasını bulabilmesi için evrende ışığı yaymak ve büyütmek ile görevli 3 Işık Savaşçısını Charles Wallace ın frekans boyutunda biçimlendirir. Charles Wallace, babasını arama yolculuğuna koyulabilmek için öncelikle ablası Meg i ikna etmek durumundadır. Minik dahimiz bunu büyük bir ustalıkla yavaş yavaş zihnin açılımlarına saygı duyarak gerçekleştirir.

Her birimiz sadece hazır olduğumuz an öz/saf gerçeklikle temas halinde olabiliriz. Zaman adını verdiğimiz boyut kişiye özel ve sadece bilinç ile ilişkilidir. Bilinciniz şu an nereye kök salmakta ise o zaman boyutunu deneyimlemektesinizdir. Bilincinizin kapılarını sonsuza açmayı denerseniz beş ve ötesi boyutlar ile her an iletişim halinde olduğunuzu görür ve Evren in mütemadiyen sizin ile konuştuğu farkındalığına erişebilirsiniz. Peki bunun için ne mi yapmak gerekiyor? Hiçbir şey. Evet, doğru okumaktasınız: HİÇBİR ŞEY. Olanı olduğu gibi kabul ederek akışa bütünüyle teslim  olabilmek, teslimiyet bilinci içerisinde "bir"liği deneyimlemek. Kendinize şiddet olmayan bir dil ile yaklaşarak daima saygı, şefkat ve sevginin zemininde var olmayı seçerek. Bir kez sevginin frekansına uyumlandığınızda diğer boyutlara açılım kendiliğinden gerçekleşir. Ve bu okyanusun en karanlık sularının dibine, en dibine elinizle değmektir, eş zamanlı olarak. 
Ancak "hazır olma" hali önemlidir. Hazır olmadığınızda sinir sisteminiz yüz yüze geldiğiniz gerçekliği anlamlandıramayabilir ve bunun gerçekleşmesini Evren asla istemez...

Sevgi, saf ışıktır. Bizler ışık varlıklarıyız ve şu zamanın kalitesinde bilim adamları ışık hızının 300.000 km/sn ile evrende yol alabildiğini ön görmektedirler ancak yapılan şey; ışığın hızına erişmeye çabalamaktır. Oysa ki ışığın ta kendisi iken kendine erişmeye, ulaşmaya çabalamak ne kadar ironik, değil mi? Aslında bu madde düzeneğine yapışıp kalmış zihin boyutunun bir özetidir. Herşeye yetişmeye çaba sarf eden, sürekli birşey olabilme yolunda kendinden uzaklaşan insan varlığı tabi ki kendisini, ışık hızına erişebilmenin imkansızlığına inandırmayı seçer. Oysa ki, olmakta olduğun şey ile tam bir olma hali ışık olduğunun idrakıdır böylelikle varılacak, gidilecek, yetişecek birşeyin mevcut olmadığını da idrak edebiliriz.

Işık olduğumuzu idrak edebilmek adına atabileceğimiz ilk adım: karanlık ile yüzleşme cesaretimizi uyandırmamızdır işte o an istediğimiz alan ve zamana fevkalade küpleyebiliriz.
Meg Murry, babasını arama serüvenine baş koyarken, aslında kendi ışığı ile bir olacağı bir maceraya atıldığını nereden bilebilirdi ki :)


Filmde ilk olarak Işığın Savaşçılarından; Mrs. Whatsit (Reese Witherspoon)/ (Hanımefendi Nedir bu filmde Hanımefendi Neyin Nesi olarak Türkçeye çevrilmiş) karşılaşıyoruz. Hanımefendi "Nedir Bu/ Neyin Nesi" nin en önemli niteliği biçim değiştirme özelliği. Bizlere; özümüzün çok farklı formlarda biçim alabileceğini hatırlatıyor.






Madeleine L'Engle'ın kaleme almış olduğu eserde Hanımefendi Neyin Nesi'ni Centaur a  (yarı insan yarı at olan varlık) değiştiğini okumaktayız. Centaur; yaralı şifacı Chiron  nu sembolize etmektedir. Bilgelik, yaralarımızın izinde mevcuttur. Yaralarımızı şifalandırmak adına çıkacağımız yolculuğumuzda özümüzde zamanın çok ötesinden beri var olan doğal yeteneklerimiz ile buluşur, içimizdeki dahiyi uyandırırız.  Yeter ki; anahtarımızı kaybettiğimiz yerde aramayı hatırlayalım. Yazının ilerleyen bölümlerinde Hanımefendi Neyin Nesi nin Meg'e sunduğu hediye ile bu satırlarda ne anlatılmak istediği açıklık kazanmaktadır.











Ve ikinci adım varoluşun bir boyutunda var olmuş bilgelerin cümlelerini yenileyerek yolu ışıyan Hanımefendi Kim ile tanışmaya giderlerken Meg ve Charles Wallace a Meg in okul arkadaşı; yakışıklı, sosyal, derslerinde çok başarılı ve okulda arkadaşları tarafından sevilen lakin mükemmeliyetçi babası tarafından sürekli eleştiri yağmuruna maruz kalarak, aile öz sevgisi ve şefkatinden mahrum kalan Calvin O'Kneefe (Levi Miller) de eşlik etmektedir.  Kişilerin  biraraya gelişinin her daim bir anlamı vardır, etrafınızdaki herkes sizden bir parçayı yansır ki siz o parçaları biraraya getirerek bir bütünü meydana getirebilin diye. Şimdi dikkatinizi çevrenizde sürekli bulunan kişilere ve onlar hakkında zihninizden geçenlere yöneltin. Kendiniz hakkında öz bilgiye erişmenin en kısa ve verimli yollarından birisi zaman zaman gözlemci olabilmeyi bilmekten geçmektedir.



"Yara, ışığın bedene sızdığı yerdir." Mevlana 



"Nehir bizi özgür kılma ister ancak biz de bunu istediğimiz takdirde. 
Bizim asıl yapmamız gereken bu yolculukta, bu macerada yer almaktır." 
Richard Bach


ÇİÇEKLER BU EVRENDEKİ EN İYİ DEDİKODUCULARDIR...

"Ayak, ayak olduğunu yere basınca hisseder." 


Buddha 

Çiçekler ile konuşur musunuz? Bugün merak ettiğiniz, cevabını bulmaya ve görmeye niyet ettiğiniz bir sualinizi çiçeklerinize yöneltmeyi deneyin, hemen cevap verdiklerini gözlemleyeceksiniz.
Herşeyin enerji dolayısı ile canlı olduğunu hatırlayalım. Gördüğümüz, şu an göremediğimiz herşey bizimle konuşur, tabi kendi öz lisanında. Lakin bizi birleştiren sevginin lisanıdır işte bu lisanı her can bilir.



Hanımefendiler ve cesur dahilerimiz ilk küplemelerini, Uriel adı verilmiş gezegene; yeşilin mavi ile ahenkli bir dans sergilediği, turuncu-sarı çiçeklerin renklerin dili ile konuşarak istedikleri an topraktan ayrışıverip gökyüzüne doğru salındıları büyüleci bir atmosfere  gerçekleştiriyorlar.


Hanımefendi "Neyin Nesi" bir anda yemyeşil bir yaprağa değişiveriyor, kendi deyimi ile buna değişmek diyor... Siz şu an bir başka forma değişmek isteseniz, bu ne olur? Haydi hemen "o" olun, o zaman :) Ve sonsuz uzayda babalarının izini süren cesur yürekleri alıveriyor sırtına gökyüzündeki
bulutlar ile akıp gidiyorsunuz çocukcu bir çoşku ve neşenin eşliğinde...Derken gökyüzüne hızla yayılan karanlığı fark ediyorlar. Burada karanlığa odağını yönelten Calvin aniden aşağı düşüveriyor, hemencecik zeki çiçekler onu sarıp sarmalayarak kurtarıyorlar. Burada "olumlu olmayan şeylere" odağımızı yönelttiğimizde dengede olma/sağlıklı olma halimizden ödün vermekte olduğumuz ustaca ve eğlenceli bir biçimde aktarılıyor. 

Dr. Alex Murry nin kötü bir enerji tarafından esir alındığına dair ipuçları yakaladıktan sonra, kendisinin  tam olarak nerede olabileceğine ilişkin kesin bilgi elde etmek üzere Mutlu Medyumun Evi'ne küplüyorlar 3 ışık savaşçısı ve 3 kafadar cesur dahilerimiz...

MUTLU MEDYUMUN EVİNDE...


Mutlu Medyumun Evine uzanan yolda yine iyi bir biçimde küpleme gerçekleştiremeyen Meg ve
Mrs. Which/ Hanımefendi Hangisi (Oprah Winfrey)arasında muazzam eşsizlikte bir diyalog gerçekleşiyor, dikkatinizi verin.

Meg, hanımefendi Hangisi'ne soruyor: "neden fevkalade bir küpleme gerçekleştiremiyorum?"
Hanımefendi Hangisi: "Kendin olarak bile geri dönmek istemedin. Kendin ve evrenle bir olana kadar fevkalade bir küpleme gerçekleştiremezsin. Ve şöyle ekliyor:

"Acaba şu anda tam olarak olduğun kişi olmak için evrenin doğumundan 
beri kaç tane olay ve seçim gerçekleşti, bunu farkında mısın?
 Farkındaya olmaya başlayabilirsin."

FARKINDA MISINIZ?...

"Kimse ışığı hayal ederek aydınlanmaz. İnsanı aydınlatan karanlığı idrak etmesidir."
Carl Gustav Jung 

Şu anki siz siz olana kadar kaç seçim, kaç fiziksel beden, bu fiziksel bedenlerin tezahür ettirdiği kaç olay, bu olayların neden-sonuç döngüsüne göre oluşturulan döngüler...
Şöyle bir iki dakika gözlerinizi kapatıp bir düşünce yolculuğuna çıkıverin...

Burada tamamlamamız gerekenler  ve hatırlamamız gerekenler var. Yaşam sonsuz bir okyanus, hiçbir zaman doğmadığımız gibi hiçbir zaman da ölmüyoruz; doğum-ölüm sadece bir yanılsamadır.

Özetle; "son" diye birşey yok. Ancak yaşamın sınırlı bir zaman diliminde gerçekleştiği düşüncesi insan varlıklarında "korku" duygulanımı uyandırmakta ve korku öfkeye dönüşmekte ve öfkenin en son durağı ise "şiddet" olarak tezahür etmektedir. Şiddet bir sözün ruhsal bedende açacağı derin bir yara olduğu gibi, sağlıklı olmayan bir beslenme biçimi, bir yere yetişmeye çaba gösterirken bedenin dinlenme ihtiyaçlarını göz ardı etmek de şiddet türleridir. Ve günümüz insan varlıkları ne yazık ki; genellikle kendilerine şiddet uygulamayı seçmektedirler bu şekilde de hızla öz titreşimleri ile olan bağ zayıflamaktadır.

Bugün sadece içinden gelen o masum çocuksu neşe, huzur, çoşku ve şefkatle eylemde olmaya niyet edebilir misin? Eğer içinden o şeyi yapmak, o sözü söylemek, o işe gitmek gelmiyorsa lütfen vazgeç. Vazgeçmeyi göze aldığında birden fazla olasılığın olduğunu görüyor olursun ancak elindeki ipin ucunu bırakmaya cesaret göstermen gerekir ki; bu da senin varoluşa duyguduğun besleyici güvenin bir göstergesidir. Böylelikle, kendine olan saygı ve sevgini yeşerteceksin, haydi bir dene...

KAPA GÖZLERİNİ VE BENİMKİLERLE GÖR...

"Senin gözlerin, Tanrı'nın kalbinin içine bakabilmem için birer penceredir. 
Benim gözlerim Tanrı'nın senin kendi varlığının içinde yansımasını görebileceği bir aynadır." 
Mooji 

Medyumun gizemli, karanlık mağarası, ışıl ışıl hareket halindeki zaman zaman birleşen zaman zaman ayrışan taşlardan oluşmaktadır. Bu mağarada, rahatça hareket edebilmek için dikkatinizin daima "şimdi" de olması ve "öz"e güven duygulanımınız ile ilerlemeniz gerekmekte. "Denge" nin ve mutlak denge halinin konsantrasyon için en önemli anahtar olduğunu gözlemlemekteyiz.  Mutlu medyum kahramanlarımızdan sürekli sallanan bir taş üzerinde tek ayakları üzerinde her iki kol ve elleri gövdeye paralel olacak şekilde açılmış olarak durararak, gözlerini kapamalarını ve zihinlerini Dr. Alex Murry e odaklamalarını söyler.
Ne de olsa, gerçeklik "an" da gizlidir...

"Denge, anda yaşar. Altınızdaki zeminin sallandığını hissediyorsanız bulunduğunuz ana odaklanın. Bunu başardığınızda bir sonraki dakika nasıl bir sarsıntı getirirse getirsin onunla başa çıkabilirsiniz. Bulunduğunuz anda sadece nefes alıp verirsiniz. Bulunduğunuz anda kurtulmuşsunuzdur. Bulunduğunuz anda daha üstün bir siz olmanın yolunu keşfetmişsinizdir." 
Winfrey, O. (2016). Artık Biliyorum, syf.:42.


Meg, zihnini bütünüyle babasına odaklamayı başararak onun Kamazot adındaki karanlık bir gezegende, karanlık bir zihin tarafından esir alındığını görür. Ve ışığın savaşçıları bunun artık bir "arama" yerine "kurtarma" ya dönüştüğünün altını çizerek eklerler: "Biz Işıklar sadece Işığın olduğu yere küpleyebiliriz."



"Planlama esastır." 
W. Churchill



Ve bir plan yapmak üzere herkesin kendi diyarına dönmesi üzerine küplenmişlerken; Meg in babasını bulma yönündeki ısrarcı ve tutkulu arzusu küplemeyi ele geçirerek onları direkt Kamazot a getirir.
Sonsuzluğa uzanan sapsarı buğday tarlasının tam ortasında Işık Savaşçıları nın hemen geri dönmeleri gerekir ve her biri Meg e çok özel armağanlar sunarlar.


Hanımefendi Kim: tehlike anında katlananları gören bir gözlük verir,
Hanımefendi Neyin Nesi: Meg'e kusurlarını hediye eder,
Hanımefendi Hangisi: hediyem emrimdir, her ne olursa olsun birbirinizden ayrılmayın der.

Şimdi hayal edelim, sürekli biçim değiştiren ve iradenin gücünün sınandığı olumlu olmayan bir zihin tarafından yönetilen bir gezegene kazara yolunuz düşse, oradan çıkış için siz, kendinize nasıl bir armağan verilmesini istersiniz?

EVRENDEKİ EN KARANLIK ZİHNE HOŞGELDİNİZ...

"Eğer yolunun basamak basamak önünde uzandığını görüyorsan, o senin yolun değil demektir. Kendi yolunu attığın her adımda yaratırsın. Bu yüzden o yol senin yolundur."
Joseph Campbell

Meg'i tüm gölgeleri ile yüzleşmeye davet eden bir yol uzanıverir önünde... Özündeki inancın ateşini, öz sevginin tılsımını, mutlak iradenin gücünü uyandırması için en sevdikleri ile sınanmaktadır. Karanlığın en yoğun olduğu alan ve zamandan geçmelidir, bir ışık olarak yeniden doğabilmesi için...

Akan yaşam serüveninizde, zaman zaman sınandığınızı belirli bir imtihandan geçmekte olduğunuzu duyumsar mısınız? Peki bu imtihanı verirken hangi biricik niteliklerinizi kullanmayı seçer ve imtihan serüveninizin sonucunda neyi/neleri fark edersiniz? ...

Meg'in dahi kardeşi Charles Wallace "O" adı verilen karanlık güç tarafından ele geçirilir ve şimdi Meg hem kardeşini hem de babasını kurtarmak durumundadır. Bu yolda tek yoldaşını ona özünden dış bedenine yansıyan muhteşemliği her an hatırlatan Calvin olacaktır.

Sizin de çevrenizde,  mevcudiyetinizdeki ışığı görerek, güzel sözler ile tüm güzelliğinizi yansıtan ayna kişileriniz var mı? Onları daima yanı başınızda tutmaya özen gösterin.

Meg, babasını ararken özündeki inancın ve kararlılığın gücünü uyandıracaktır. Topolojik boyutta fraktal bir düzenin içerisindeki babasını görmesini sağlayan özündeki inancın ateşine odaklanmasıdır.
Bazen birşeyi kaybettiğimizi zannedebiliriz, herşeyin 3. boyutta göz ile görünmesi gerekmez. Kalbimiz ile görebildiklerimiz gerçektir.
Siz, kalbiniz ile neleri görüyorsunuz?

Kardeşi Charles Wallace ile yüzleştiğinde ise kusurlarının ne kadar olağanüstü olduğunu, onu evrende biricik kılanın aslında kabul zeminine taşımak yerine hep nefret duygusunu yöneltmeyi seçtiği nitelikleri olduğunu fark edecektir.

Charles Wallace bedenindeki "O" nun zihni: " Sevgi diye birşey yok. Sevgi boş ve anlamsız bir sözcüktür." diyerek haykırdığında, Meg 'in; " Evet kusurlarım var. Dağınık ve düzensiz olmam kimseye güvenmemem, düşüncesizim ve şüpheciyim. Kendimden nefret ediyorum ancak ben sevilmeyi hak ediyorum." Ben sevilmeyi hak ediyorum diye haykırdığında kendisini ilk kez olduğu gibi kabul ettiği an karanlık olan herşeyin gücünü yitirdiğine şahit oluyoruz.

Sevilmeyi her can ham ediyor lakin özümüz sevgi. Bunu sıklıkla dile getirerek ara ara haykırarak tüm hücrelerimize hatırlatmakta fayda var. Ben sevilmeyi hak ediyorum. Ben sevilmeyi hak ediyorum...

Şimdi, kendi beğenmediğiniz, sürekli eleştirdiğiniz, değişmesini çok istediğiniz niteliklerinizi davet edin zihninize. Belki de onlar sizi siz yapan en değerli hazinelerdir, ne dersiniz?



                                       Karanlığı yenmenin tek yolu ışığa dönüşmektir.

Meg, en nihayetinde fevkaledinin fevkinde bir küpleme gerçekleştirerek Dünya da bir ışık savaşçısı olduğunu hem kendine hem de kendi gezegenine ışığı taşıyarak hatırlamıştır.

"Işığın savaşçısının savaşa girmekten korktuğu olmuştur.
  Işığın savaşçısının, herhangi bir zaman, yalan söylediği ya da birisine ihanet ettiği olmuştur.
  Işığın savaşçısının kendisine ait olmayan topraklara girdiği olmuştur.
  Işığın savaşçısının, çok önemsiz nedenler yüzünden acı çektiği olmuştur.
  Işığın savaşçısının, hiç değilse bir kez, ışığın savaşçısı olmadığını sandığı olmuştur.
  Işığın savaşçısının manevi görevlerinde kusur işlediği olmuştur.
  Işığın savaşçısının "hayır" demek isterken "evet" dediği olmuştur.
  Işığın savaşçısının sevdiği birini kırdığı olmuştur.
 İşte bu yüzden ışığın savaşçısıdır o, bütün bunları yaşadığı ama yine de daha iyi biri olacağına ilişkin   umudunu yitirmediği için." Coelho, P. (2003). Işığın Savaşçısının El Kitabı, syf:41.


Işığın savaşçıları karanlıkla yüzleşmeye gönüllü ve ışığı getirmek için Dünyada herşeyi yapan, herşeyi göze alabilen cesur bilge yüreklerdir. Siz de onlardan biri misiniz? Evrenin Güzel Çiçekleri...



ÖZGE GENLİK
Uzman Psikolog
Vesta77 Psikolojik Dönüşüm ve Yaşam Akademisinin Kurucusu
www.vestaakademi.com










31 Mart 2018 Cumartesi

BAŞLAT...

Güzel tam bir nefes alın, bedeninizin içerisine adım adım süzülen havanın farkındalığı ile eş zamanlı olarak göz kapaklarınızı gözlerinizin üzerine kapanmaya davet ederken zihninizdeki kendinize şimdi '2045 yılındaki Dünya yı deneyimlemekteyim', diye usulca fısıldayın....

Yıl 2045; nasıl bir zeminde var olmaktasınız? Etrafınızdaki manzara nasıl? Neler görüyor, hangi ses tınıları kulaklarınızla buluşuyor, hangi duyumsamaları algılıyorsunuz tüm varolşunuzla, şimdi ve burada?...

Bilge zihin Ernest Cline ın gözlerinden 2045 dünyasını seyre dalarsak pek de iç açıcı bir manzara ile karşılaşmadığımızı görüyoruz lakin zaman ve mekan illüzyonunu usta bir dil ile aktardığı için bu zekaya şapka çıkartmak gerekir doğrusu. Başlat Ready Player One, Cline'ın kaleminden aslında şu anda deneyimlemekte olduğumuz Dünya yı, bir başka deyim ile; bizi bize anlatan, kitabın yayınlandığı tarih itibari ile uzun süre çok satanlar listesinin ilklerinde yer almayı hak etmiş, Dünyanın özündeki kendini arayan insanoğlunun hikayesi...

Bir kitabın özüne sadık kalarak ekrana yansıtmak da ayrı bir zaanattır. Ancak, Steven Spielberg gibi bir deha bu eşsiz eseri bu kadar ahenkli bir biçimde beyaz perde ile buluşturabilir...Her şey nasıl da olması gerektiği gibi oluyor her an, değil mi? 

Kitabı okuyanlar eminim ki, beyaz perdede de aradıklarını  buluyorlar. Lakin kitabı edinip okumanızı öneririm, bazı detaylar vizyona yansıtılmamış hali ile, detaylar her zaman önemlidir...

Burası OASIS Burdan Çıkış Yok

Başlat Ready Player One; 2045 yılında insanlığın bedbaht , kendi gücünü yadsıyan, herşeye boşvermiş, varoluşun anlamını sorgulayı bırakmış halini yansıtıyor. Ancak öyle bir diyar var ki; istediğiniz herşey olabiliyorsunuz, dilediğiniz herşeye sahipsiniz, tüm hayallerin gerçeğe dönüştüğü, 
gidilecek varılacak hiçbir yerin kalmadığı zamanın kalitesinde varoluşun anlam bulduğu tek bir mekan ve zaman var adı: OASIS. 

OASIS, James Halliday in yaratmış olduğu similasyon bir evren. Dünyanın  her hangi bir yerinden oyuna dahil olabiliyor, oyunun içerisinde kendi öz kimliğinizden çok başka bir karaktere bürünebiliyorsunuz. Bu karaktere istediğiniz görünümü, istediğiniz güçleri yüklüyor ve gezegenin farklı varoluş formları ile arkadaşlıklar, dostluklar kurabiliyorsunuz. Aslında her şekilde kendinden başka birşeye benzemek arzusu ile yanıp tutuşan insanoğlunun gerçeğini anlatıyor OASIS. Dünya bir oyun sahnesi, her birimizin farklı yaşam senaryolarında form kazanan başka başka karakterlerimiz var. Ve istediğimiz herşey olabilme gücüne sahibiz, çok farkında olmasak da, özümüz herşeyi biliyor ve hatırlıyor. OASIS, özünde meditatif bir alan ve zaman. Şöyle ki; dış dünya realitesinde odağını kaybetmiş, konsantrasyon ve dikkat dağınıklığına sebebiyet veren herşeyden uzaklaşarak, insanlar burada potansiyelleri ile yüzleşerek aslında "öz" leri ile derin bir bağ kuruyorlar. Bu nedenle, OASIS'i yanlızca simülayon bir dünya olarak nitelendirmek yerine meditatif bir dünya olarak görmeye yönelmek daha gerçekçi olur. OASIS; "öz" den "öz"e doğru bir yolculuk...

James Halliday'i filmin son sahnelerinde OASIS in varisi Wade Watts, nam-ı değer Parzival ile gerçekleştirdiği bir diyalog var. Bu sahnede Halliday, atari oynayan çocukluğunun hemen yanı başında duruyor ve şöyle diyor: "insanlarla bağ kurmakta iletişimde zorlanıyordum, bir aile olmak nedir bilmiyordum..." Bu sahnede geçmiş-şimdi-gelecek zaman boyutlarına aynı anda tanık oluyoruz. Ve zamanın yatay değil, dairesel olduğu gerçeği ile yüzleşiyoruz. Eş zamanlı olarak geçmiş, şimdi ve gelecekte enkarne olmuş kendimizin versiyonunu "an" da deneyimlemekte olduğumuzu özetleyen en can alıcı sahnelerden birisi, bu sahneye konsantrasyonunuzu yöneltmeyi hatırlayın. 

ZAMAN, BİZİM YAŞAMIMIZDIR...

Çocuk formundaki biz hiçbir yere gitmedi o şu an burada var olmaya devam ediyor hani diyorlar ya; "özünüzdeki çocuğu kucaklayın, özünüzdeki çocuğu dinleyin vb...", işte asıl aktarılmak istenen; o saf, herşeyin olabileceğine yüreği ile inanan gerçekliğiniz ile temas etmeniz.  Gelecekteki yaşamımızı da şu an da deneyimlemeye başladık bile...Tahmin edeceğiniz üzere Halliday in ölümünden sonraki  var oluşunun sembolü Parzival...Ve en önemlisi her birimiz birbirimizin ailesiyiz. Her birimiz birbirimizin varoluş döngüsünde muazzam güçlü bir dokunuşa sahibiz. Öz ailemiz ise; yüreğimizin olduğu mekan ve zamandır. Ve öz sevgi yüreğimizin merkezindedir...

GERÇEKLİĞE UYANIŞ.. 

OASIS in yaratıcısı James Halliday, mevcut bedenindeki yaşamına veda ederken, maddi kaynaklarını ve OASIS in tüm kullanım yetkisini kendini bilen özgür bir bireye bırakmak niyeti ile oyunun içerisine bir yumurta gizliyor, yumurtaya uzanan 3 yol, bu 3 yolu açacak 3 adet anahtar mevcut.
3 anahtarı da bulan şanslı özgür birey yumurtayı kazanmaya hak kazanarak Halliday in varisi oluyor...

Hayatın tüm potansiyeli ile ne kadar buluşabildiğimiz, ne kadar özgür bir varoluş formu olduğumuz ile eş zamanlı tezahür etmektedir. Halliday ın OASIS oyunun içerisine gizlediği yumurta; hayat/yaşam potansiyelini bir diğer deyim ile aydınlanmayı, ölümsüzlüğü sembolize etmektedir. Filmde göreceğiniz üzere 2 birbirine dolanık ejderha başının arasında parıl parıl ışıldayan bir altın yumurta. Ejderhalar; yaşamın soluğu, öz gücün sembolüdür. Anahtarlar ise; hem açarlar hem kaparlar. Kilit altında tutmayı seçtiğimiz herşey çok kıymetlidir. Ruhsal potansiyelini uyandırma yolunda ilerleyen her bireyin önüne anahtarlar çıkacaktır. Anahtarları nasıl kullanacağımızı bilen birisine sormak gerekir ki; o tek bilen: yüreğimizdir. 

"An" ile temas edilebilecek tek alan ve zaman: ölüm anıdır. James Halliday in ölümünün hemen ardından, ölüm mesajının yayınlanması ve "gerçekliğe uzanan maceranın başlat" ılması herhalde tesadüfi değil, gerçekten çok keskin bir bilinç seviyesini aktarıyor Ernest Cline...


1.Anahtar : BASİT DÜŞÜN / 
YÜRÜNMEMİŞ OLAN YOLU SEÇ, ADIMLARINI YÜREĞİNİN SESİ İLE TEZAHÜR ETTİR...

James Halliday in ölüm mesajının ardından 5 yıl geçmiş ancak oyunda yer almayı seçmiş kimse henüz ilk anahtarı bulamamıştır. Ta ki bir özgür zihin oyunun kurallarını bizzat bizlerin var ettiğini hatırlayıcaya dek... Parzival, James Halliday in yaşam anlarından oluşan videoları tüm konsantrasyonu ile izlerken; aslında Halliday in hiçbir zaman oyuna kurallar getirmek istemediğini içeren diyaloglarından yola çıkararak herkesin yaptığının tam tersini yapmaya karar verir. 
Bir otomobil yarışı, bu yarışta pek çok engel var. Ancak karşınıza çıkan engeller ile savaşmaya çaba gösterirseniz, enerjinizi olumsuz yönde besleyerek daima yolda olmayı seçersiniz. Siz çaba gösterdikçe önünüze çıkan engeller de eş zamanlı olarak büyüyecektir. Ancak, her birey kendi yaşamının yazarı ve oyuncusu olduğuna göre bir an durup, karşınıza çıkan engellerin tam tersi yönünde hareket ederseniz, istediğiniz noktaya varırsınız. 
Her birimiz bir anne (mekan), ve bir baba (zaman) dan ete kemiğe bürünüyoruz. Nefes aldığımız ilk an Dünyaya doğarken, rahme ölüyoruz. Bundan sonra ise ebeveynlerimiz, öğretmenlerimiz, çevremizdeki kişiler tarafından bizlere aktarılanları "mutlak doğru"lar mış gibi yaşamayı içselleştiriyoruz. Sonra bir gün birşey oluyor ki çoğu zaman "ruhsal bir bunalım" deneyimleri gerçekleşir, ve birşey en derinden fısıldar: "uyan ve kendi yaşamını yaşamaya başla"...
Karmaşık düşünce akımları, karmaşık eylemleri doğurur. Halbuki öz olan daima ortada ışıl ışıl parlamaktadır. Basit düşünmeyi ve tüm kuralları bizzat kendinizin yazdığını hatırlayın ve hiçbir şeyin mutlak geçerliliği olmadığını da zihninize çağırın.


2. ANAHTAR: ATILMAMIŞ ADIMLAR /HİSLERİN İLE EYLEMLERİN EŞ ZAMANLI OLSUN...


Ah şu "keşke" ler... Yapacaktım, söyleyecektim, gerçekleştirecektim....Bizleri alıkoyan ne? 
Yapamayacağımıza ilişkin oluşturduğumuz inanç kalıpları ve şu meşhur " elalem ne der? zihinsel hapishanaesi...Yapamazsak ne olur? En olumlu olmayan senaryonuzda neler var ediyor kendisini? 
Bir düşünün bakalım; ne/neleri gerçekleştiremeyeceğinizi zannediyorsunuz? 

İnsan varlığı yaratma potansiyeline sahip bir varlıktır. Hayal ettiği, düşlediği herşeyi sözleri ile yaratır ve yarattıklarını deneyimler. Şu an her birimiz kendi yarattığımız gerçekliği deneyimliyoruz. Şu an yarattığımız şeyleri beğenmiyor ve değiştirmek istiyorsak zihinsel akımlarımızı nasıl oluşturduğumuza konsantrasyonumuzu yöneltmemiz ilk adım, ikinci adım ise nasıl oluşturduğumuzun kodunu öğrendikten sonra, neleri oluşturmak istediğimize tüm odağımızı yöneltmek, üçüncü adım ise özümüzden gelenleri yaratmak. Dönüşüm gerçekleştirmek için "tanık ol" mayı hatırlamak, tepkisellikten kendimizi özgürleştirmemiz gerekiyor. Olan herşeyi mutlak kabul alanına taşırken "huzur ve dinginlik" melodisinin eşliğinde Dünya nın sunduğu pistte dans etmek...

3. ANAHTAR: YAŞAM BİR OYUN
HEDEF OYUNU KAZANMAK DEĞİL, OYUNUN İÇERİSİNDE VAR OLMAK...

Genellikle içerisine yuvarlandığımız yanılsamalardan birisi de; sanki yaşam bir yerde son bulacak algısı. Bir başka deyim ile; "ölüm"ü bir son gibi görmeyi seçmek. Oysaki ölüm-doğum iç içe; yaşam sonsuz. Ölüm; okyanusun ta kendisi kısa bir süre için doğmayı seçerek okyanusta bir dalga oluşturuyoruz. Halbuki ölüm; yaşamın anlamı ve ölüm anı varoluşun en huzurlu olarak "an"ı tattığı tek varoluş deneyimi. Günlük yaşamın temposunda bunları unutmayı seçerek sanki bir yere varacak gibi hırslarımıza dört elle sarılıveriyoruz ve herşeyi kontrol altında tutmaya çaba göstererek, kendi özümüzden uzaklaştığımızı farkında mısınız? 
Gidilecek, varılacak bir yer, alan, zaman, mekan bulunmamaktadır.
Tek varılacak ve tek gidilecek yer: kendinizsiniz.

Bilgisayar oyunlarını oynarken ki sizi gözünüzün önüne çağırın şimdi. Her can öldüğünde yeni bir can veriliyor ve haydi yeni baştan başla demiyor mu ekranda yazan yazı ? 
Ve her aynı bölümü oynarken yeni birşey keşfetmiyor musunuz? Her oynayışınızda daha iyi hissediyor ve kendinize güveninizin arttığını deneyimlemiyor musunuz? Aynı mekandan geçerken farklı bir hamle gerçekleştirdiğinizde "bu daha iyi" dediğiniz olmuyor mu? 
İşte hayatın özü de bu. Aynı yollardan defalarca geçseniz bile hatırlayacağınız anın özünde sonsuz potansiyel mevcut. Öldüğünüz an yeni her zaman yeni bir can veriliyor, rahat olun ve yolculuğun keyfini çıkarın...





ÖZGE GENLİK
Uzman Psikolog
Vesta77 Psikolojik Dönüşüm ve Yaşam Akademisinin Kurucusu
www.vestaakademi.com







22 Şubat 2018 Perşembe

BİZ TEK BİR KABİLEYİZ...



Marvel yapım, özümüzde var olan süper güçleri ete kemiğe büründürerek mucizevi  güzellikte beyazperde de bizlerle buluştururken; içimden hep söylediğim şu oluyor: öz varlığımızın güçlerini materyal dünyada nasıl tezahür ettireceğimiz bu kadar mı harika bu kadar mı keyifli bir biçimde aktarılabilir? 
Marvel in güçlü karakterlerinden birinin özgün hikayesi ile buluştuk nam-ı değer Black Panther /Kara Panter; şamanizmin doğasını o  kadar olağanüstü ışıltılar ile yansıtıyor ki her bir sahne kendi özünde bir bilgeliği ışıl ışıl ışıldıyor, içsel panterimizin gücü ile yol almamız yönünde kudretimizi uyanışa davet ediyor...
Atalarımızdan aldığımız mirasın öneminin, aile bağlarının gücünün, ölümün ve dönüşümün gücünün, kendi iç sesimiz ile buluşarak nasıl sadece kendi özümüzün rehberliğinde ilerleyeceğimizin, kuvvet ve iradenin doğa ile ahenginin nasıl var olabileceğinin ana temalar olarak vurgulandığı Kara Panter filmi süresince bilgeliğin rengarenk büyülü harmonisine kutsal panterin cesareti ile davet ediliyorsunuz...

Filmin detaylarını yorumlamaya geçmeden biraz şamanizmin özünü hatırlamamıza yardımcı olan şu mısralara göz gezdirelim mi? 
"Doğada hiçbir şey kendisi için yaşamaz.
 Nehirler kendi suyunu içemez.

Ağaçlar kendi meyvesini yiyemez.

Güneş kendisi için ısıtamaz.
Ay kendisi için parlamaz
Çiçekler kendisi için kokmaz.
Toprak kendisi için doğurmaz.
Rüzgar kendisi için esmez.
Bulutlar kendi yağmurlarında ıslanmaz.
Doğanın anayasasında ilk madde şudur;
Herşey birbiri için yaşar.
Birbiri için yaşamak doğanın kanunudur.
BEN, BİZ olduğumuz zaman BENİM
BEN, BEN olduğum için sen, SENSİN."






HİKAYENİN ÖZÜ CESARETİNDE SAKLI...

Şu an birçok insan varlığı; mevcut zamanın realitesinde, doğada bir hayvan olduğunu unutuverdi üstüne üstlük bir de doğa ile olan bağını da oldukça inceltti. Her gün çiçeklerin bizlere fısıldadığı nağmeleri, gökyüzünün her an aktardığı hikayeleri, çimenlerin fısıldadığı ipuçlarını  görmezden, dinlemezden, hissetmezden gelmeyi seçtik. Lakin zamanın bir kalitesinde tekrar doğanın dili ile konuşmaya başlıyoruz...
Benötesi psikolojinin kurucusu Stanislav Grof (MD., Ph.D.) şamanik niteliğe vasıf bir ruh sağlığı danışmanının; danışanını bütünü ile algılayabilmek adına okyanusun en derinlerine dalmayı göze alarak, danışanının haline büründüğünü ve bu şekilde danışanının deneyimlediği herşeyi bütünü ile algılayıp, içselleştirdikten sonra şifa sağladığını belirtmektedir ki, şamanist niteliklere vasıf bir danışman ruhlar alemi ile de derin bir bağ kurabileceğinden nesiller boyu aktarılan travmaları şifalandırabilcek gücü uyandırabilir. Günümüzde ise örneğin insan varlıklarının maddeye olan bağımlılıklarına yönelik  çeşitli anti-depresan niteliğindeki ilaçlar yolu ile tedavi etmeye yönelen  aslında danışanın uykuda kalma halini destekleyen ruh sağlığı alanında varlık gösteren bireyler acaba hiç bu bağımlılığa yol açan sebebin kendisini şifalandırmayı zihinsel süzgeçlerinden geçiriyorlar mı? 

Şifa alıp-verme her varlığın özünde var olan ancak bazı varlıklarda yeniden uyandırılmayı bekleyen bir potansiyeldir. Ehil bir ruh sağlığı danışmanı ile özünüze doğru yol almayı seçen her özgür  birey varoşundaki bu potansiyeli kendi zamanının kalitesinde uyandıracaktır. Her birimizin özünde bir kara panter var oluşunu sürdürmektedir...


Cesaret ve kuvvetin sembolü olan kara panter = jaguar, Aztek Tanrısı Tezcatlipoca nın vücut bulmuş halinin bir sembolü olduğu söylenegelmektedir. Ayrıca Şamanların ölümden sonra jagura dönüştüğü bilinmektedir. Şaman, yalnızca bir aynadır. Ve şaman olarak doğulur, bu vasfı ve özel öz nitelikleri sadece atalarımızdan miras alabiliriz. Şamanlar farklı bilinç boyutlarında farklı frekanslarda var olabilirler ve şifa verme yetileri de mevcuttur.

Şimdi şamanlar Dünyanın dört bir yanında davullarına aşkla vurarak sizleri alemler arası bir yolculuğa davet ediyorlar, hazır mısınız? Haydi yürüyelim hikayemizin özüne doğru cesaret adımları ile...

Hikayemizde cesaretin adımları ile yol alırken birçok deneyim tecrübe eder ve onları "iyi"--"kötü" gibi isimler aracılığı ile nitelendirmeyi seçiyoruz. Hoşumuza giden, zihnimizde tasavvur ettiğimiz oluştuğunda bu "iyi" olarak nitelendirilirken; aniden, beklenmedik ve genellikle korku, kaygı, hüzün vb. duygu hissiyatlarını mevcudiyetimizde  deneyimlediğimizde olan şey "kötü" olarak nitelendiriliyor. Halbuki her ne olmakta ise   bir anlamı mevcut ve en yüksek iyiliğimize hizmet ediyor.  Ayrıca bugün deneyim sahamıza nüfuz etmekte olan bazı nedensellikler biz daha Dünya gezegeninde ete kemiğe bürünmediğimiz zamanlardan şimdiye yansıyor olabilir. Bugün deneyimlemekte olduğunuz travmatik deneyimlerin birçoğunu atalarınızdan miras olarak almış olabilirsiniz.  Geçmişte çözümlenmemiş, ifade bulmamış duygulanımlar, daima kendisine yeni bir kahraman seçecektir. Ve o kahraman kendi zamanı geldiğinde sahnede en harikulade oyununu sergilemek üzere tüm varoluş tarafından an be an hazırlanmaktadır. 

"Geçmiş asla ölmüş değildir. Geçmiş geçmiş bile değildir." William Faulkner


SİZ NASIL BİR KRALSINIZ?



























Black Panther ın hikayesinde; insan varlığının öz sevgiden yoksun bir biçimde yaşam yolunda yol aldığında içindeki hırs, çaresizlik ve bu çaresizlikten doğan öfkenin, nefret ve intikam formuna dönüşerek özündeki yaralı çocuğu iyileştirme yönünde çaba gösterirken içindeki yaralı çocuğun haykırışlarını tüm Dünya da kaos yaratarak dindirmeye çalışan T'Challa nın (Chadwick Boseman) kuzeninin (Michael B. Jordan) kendi öz ülkesi olan Wakanda ya dönerek kral olma uğruna belki de tüm Dünya daki yaşamı tehlikeye göze atacak cesaretli adımlarına şahit olurken eş zamanlı olarak ailesel döngümüzde ifade bulmamış her duygulanımın bir gün bir özgür birey tarafından ifade bulacağı gözlerimizin önüne seriliveriyor.

Şimdi bir an için kendinizi Black Panther ın yerine koyun; babanızın vefatının ardından Wakanda gibi eşsiz doğa güzellikleri ve ruhani güçle taçlanmış bir ülke yönetimini devr alıyorsunuz. Wakandanın en önemli zenginliği her an doğa ile iletişimde olarak ruhunuzun sesinin izini kalbinizin gücü ile sürebilmeniz... Bir de vibranyum isimli doğal bir kaynakları var ki; vibranyum sayesinde tüm Dünya ülkelerine meydan okuyacak güçte bir teknoloji de yönetmekteler. Ancak vibranyumun gücünün peşinde olan iyi niyetli olmayan kişilerin dışında bir de bir zamanlar babanızın ülkesini koruma amaçlı olarak kendi öz kardeşini öldürdüğünü öğreniyorsunuz ve bir anda karşınızda sevgiden, ilgiden, hak ettiğini düşündüğü her türlü maddi manevi değerden yoksun kalmış kuzeniniz çıkageliyor ve vibranyum ile üretilen tüm teknolojik cihazların diğer Dünya ülkelerine pazarını açma yönünde davranışlar sergiliyor. Buradaki amacı; diğer Dünya ülkelerinin bu teknolojiye ihtiyaçları olduğu yönünde.Kuzeninizin asıl olarak yüreğindeki  niyetlerin;  kabul görmek, aidiyet hissetmek ve sevmek aynı zamanda sevilmek, takdir edilmek olduğunu biliyorsunuz, tüm bu kaosun içerisinde sizin özünüzdeki kral nasıl eylemler tezahür ettirmeyi seçiyor?

Her özgür birey kendi yüreğinin krallığındaki kraldır.

Güç zeki bir aklın, çevik bir iradenin ve cesur bilge bir yüreğin ellerinde her daim ehil olarak var olabilir. Paylaşmak güzeldir. Ancak paylaştığımız her bilgi, deneyim ve tecrübenin bir diğerinin yaşamndaki izdüşünün öncelikleön  görülmesi ardından eyleme geçilmesi daha makul olandır, sizce?
Bazen bizim  "yardım", "iyilik", "destek" olsun diye bir diğerinin yaşamını kolaylaştırmak adına gerçekleştireceğiniz hamle o bireyin yaşamında deneyimleyerek öğrenmesi gereken çok önemli bir bilgi açılımının önünü kesebilir. Bilgi, kalbin ışığında dönüştürülerek sunulduğunda tüm evrende ışır.
Bizim Black Panther sonunda özünde gerçekten ne gerçekleştirmesi gerektiğini uyandırıyor ve Wakanda nın bugüne değin keşfettiği bilgileri ve aynı zamanda bilgeliğini  Dünya ya sevgiyle sunarken şöyle ekliyor: "bizi ayırandan çok birleştiten şeyler çok"... ne de olsa biz tek bir kabileyiz. değil mi?

Yazıyı, Tom Shadyac ın "BEN" (I AM) isimli belgeselinde aktarılan bir hikaye ile nihayete erdirmek istiyorum:

"Bir zamanlar; binlerce yıl barış ve uyum içinde yaşamış bir yerli kabile vardı. Ve günlük rutinleri hep aynıydı. Avcılar, kabileden ayrılıp yola düşer ve döndüklerinde getirdikleri av, kabilenin tüm üyelerine eşit olarak paylaştırılırdı. Yiyecek varken kimse aç kalmazdı. Zayıflar, hastalar ve yaşlılar bile.
Bir gün en yetenekli avcı dedi ki : "Ben en iyi  avcıyım." Payıma düşenden daha çok geyik öldürüyorum. Neden avımı paylaşayım?  O günden sonra, etini yüksek bir dağdaki mağarada depolamaya başladı. Sonra diğer yetenekli avcılar da:"payımıza düşenden daha çok geyik öldürüyoruz. Avımızı kendimize saklamaya hakkımız yok mu?" Dediler. Onlar da etlerini yüksek dağlardaki mağaralarda depolamaya başladı.

Sonra kabilede daha önce hiç olmamış birşey olmaya başladı. Bazıları iyi beslenirken, diğerleri özellikle yaşlılar-zayıflar ve hastalar aç kalmaya başladı. Hatta bu durum o kadar kanıksandı ki; bazıları açlıktan ölürken bazılarının ihtiyaçlarından fazlasına sahip olması normal karşılanır oldu. 

Daha da tuhafı, kabilenin büyükleri çocuklarına bu biriktirme alışkanlığını yaymalarını 
öğretmeye başladı.

Bu hikaye geçmişte yaşandığı için değil, şu anda yaşandığı için gerçek. 
O kabile biziz. O kabile benim..."* 

* "I AM" isimli belgeselin bir bölümünden alıntıdır. Shadyac, T., 2011.


ÖZGE GENLİK
Uzman Psikolog
Vesta77 Psikolojik Dönüşüm ve Yaşam Akademisinin Kurucusu
www.vestaakademi.com

31 Ocak 2018 Çarşamba

SAF FİLTRESİZ GERÇEK

Gerçek nedir, size göre ? Şu anın gerçek bir deneyim olduğunu nasıl ispatlayabilirsiniz? Muhtemelen 5 duyunuz ile algıladığınız verileri sıralayacaksınız. Ya bir illüzyonun içerisinde iseniz? Gerçekten şu an okumakta olduğunuz bu satırların var olduğunu nasıl kanıtlayabilirsiniz? Sadece görmeniz, dokunmanız, işitmeniz, koklamanız ve tadını duyumsamanız yeterli mi? Ya bunların hepsi beyninizin bir oyunu ise? 


 Gerçeklik ile  ancak öz yuvamıza döndüğümüzde bir diğer deyim ile 
kalbimizin gözü ile görmeyi yeniden hatırladığımız an temas edebiliriz. 
Bunun dışındaki her an gerçekliğin bir yansımasını yaratmaya devam ediyoruz. 

Şimdi, ayak tabanlarınız yeryüzü ile buluşurken eş zamanlı olarak kuyruk sokumunuzdan başınızın tepesine değin omurganız dik, esnek ve rahat bir biçimde oturun ve  nefes alışverişlerinize odağınızı yavaş yavaş yöneltirken; 
Ben kimim? sorusunu kendinize  yöneltin. Ve ardından, ilk zihninize düşen imgeye odağınızı yönlendirin, bu sizin mevcut bilinç boyutunuz hakkında birçok veri sunuyor aynı zamanda...


Kendimizi çoğu zaman; yaşımız--cinsiyetimiz--mezun olduğumuz okullar--icra ettiğimiz işler--çocuklarımız--soyismimiz--nerede dünyaya geldiğimiz ile tanımlayarak sınırlamayı tercih ediyoruz oysa ki bunların bizim gerçekte kim olduğumuza ilişin hiçbir anlamı yok iken, bu verilere belirli anlamlar yükleyerek varlığımızı ispat etmeye çalışıyoruz. Halbuki ne de nafile bir çaba  değil mi? :) 




Anlam yüklemeyi seçtiğimiz her an biraraya gelerek bizim kim olduğumuza dair bir hikaye oluşturuyor. Duyularımızdan yola çıkarak algıladığımız herşeye belirli anlamlar yüklüyoruz ve sonrasında bu anlamların her biri, anın içerisinde bir sürece bu süreçlerde birleşerek birer hatıraya dönüşüyor. 

Şimdi derin bir şekilde 3 kez nefes alıp verin ve sonrasında yavaşça göz kapaklarınızın gözlerinizin üzerine örtülmesine izin verin. Şimdi aklınıza gelen ilk hatırayı düşünün. Odaklanın. 

Acaba hatırladığınız hatıra, o olayın/durumun/sürecin deneyimlendiği an ile ne kadar birebir örtüşmekte sizce? Gerçeği mi anımsıyorsunuz? Yoksa zihninizin anımsamasına izin verdiği kadarı ile mi yetiniyorsunuz? 

Bilimsel araştırmalar göstermekte ki; deneyimlediğimiz bir olayı tekrar anımsadığımızda ya da bilinçli olarak zihnimize çağırdığımızda gerçekte olan şudur: o anıya ilişkin nöronlar arasındaki bağ yolları yeniden kurulur ve anınızda kimyasal olarak değişir. Zaman ile anılar değişir onları mevcut sinir sistemimizin yapısına bağlı olarak hatırlayabiliriz. Çünkü beden her daim bizden daha bilgedir ve bizim algılayabileceğimizin ötesinde bir gerçekliği biz hazır olmadan bize sunmaz.

Peki şimdi düşünün ki ; çok ciddi can kaybına mal olan bir trafik kazası gerçekleştirdiniz. Kaza sırasında sizin aracınız, güçlü bir biçimde diğer araca çarptı ve o araçta yer alan küçük bir kız çocuğu vefat etti. Anne ve babası da ağır yaralandı. Siz sağ salim kurtulmayı başarırken sizin yan koltuğunuzda oturmakta olan kardeşiniz de can verdi. Ancak son nefesini vermek üzere iken size birşeyler fısıldamakta idi. Bu anıyı her hafızanıza çağırdığınızda kardeşinizin dudak hareketlerini görüyor ancak bir türlü ne dediğini algılayamıyorsunuz.

Yukarıdaki paragrafta yer alan hikaye Peter Dinklage ın başrolünde yer aldığı "Rememory" isimli filmin senaryosunun bir kısmına ait. Peter Dinklage (Sam Bloom) mütavazı bir yaşam deneyimi sürmekte olan bir minyatür sanatçısıdır. Ölmeden önce kardeşinin ne söylediklerini hatırlamasına yardımcı olabilecek olanın peşinde iz sürerken yolu beyindeki hatıraları olduğu gibi tüm gerçekliği ile saf bir şekilde kaydedebilen bir cihaz geliştiren bilim adamı Gordon Dunn (Martin Donovan) ile kesişir.

HAFIZANIZIN ÖZÜNDEKİLERİ BEYAZ PERDEDE SEYRETMEK İSTER MİSİNİZ? 

Gordon Dunn (Martin Donovan), adeta bir "hafıza sineması" icat etmiştir. Kulaklık biçimindeki bir aleti kafanızın üzerine yerleştiriyorsunuz ve tek yapmanız gereken hatırlamak istediğiniz anı zihninize çağırarak o an"a odaklanmak, hepsi bu. Geri kalanını cihaz sizin gözlerinizden gördüğünüz herşeyi cam ekrana yansıtıyor ve minik bir diske kayıt ediyor. Böylece istediğiniz "an"larınızı tekrar tekrar her
canınız istediğinde saf filtresiz bir geçekliğin kalitesinde izleyebiliyorsunuz, ne harika değil mi? :)


GEÇMİŞ HİÇ ÖLMEZ, O EBEDİ VAROLUŞUN ŞU ANININ ÖZETİDİR...
Ancak her neyi ne kadar anımsıyorsak bunun bir anlamı olmalı değil mi?
Bazı anlar zihnimizde tilkiler gibi dönüp durur sürekli beynimizin etini kemiren sorular üretir.
Bazı anları ise çok istesek de kısıtlı olarak anımsarız. Sizin de var mı böyle anılarınız peşinizi bırakmayan ya da sürekli izini sürdüğünüz belki de her iki tip anı da mevcuttur şu anki yaşam deneyimizde...Bu anıların size nasıl bir mesaj iletmek istiyor olduğunu hiç düşündünüz mü?




İLK SOLUĞUN RİTMİ, MEVCUT YAŞAM DÖNGÜSÜNÜN AHENGİNİ YARATIR...
Örneğin, doğduğunuz an bir insan varlığının Dünya yaşamındaki en kıymetli anıdır ki, o an çok değerli bir hazinedir. Dünya gezegenine nasıl gelmeyi seçti isek yaşamımızda deneyimleyeceğimiz her şey o tonda renk alacaktır.  Lakin biz bu hazineyi pek bilinçli olarak anımsayamayız. Oysa ki; bedenimizin hafızasında her bir salisesi kayıtlıdır. Sinir sistemimiz her anı zihnimizin şu an idrak edemeyeceği kadar detaylı bir şekilde kayıt altında tutmaktadır.
Bazı anlar özellikle travmatik deneyimler içeren anların (güçlü duygulanımlar ile perçinlenmiş her türlü deneyim) bilinçli olarak hatırlanmamasının yegane sebebi organizmanın kendisini koruma isteğidir. Çünkü her hatırladığımızda beynimiz o anı şimdi tekrar deneyimliyormuş gibi algılar ve geçmişte kalan o an da sinir sisteminde ne olmakta ise yine aynı nöron ağları ateşlenir. Bu da travmanın izinin güçlenmesine yol açar. Oysaki geçmişi dönüştürmek mümkün değildir. Yaşanan çoktan seçilmiş bir nedenden ötürü deneyimlenmiş ve sistem denge halini kurmuş ya da kuruyordur...Deneyimlediğimiz bizim gözümüze göre en küçük, en basit anın bile çok kıymetli bir işlevi vardır. Çoğu kez ,zaman adı atfedilmiş, bilge öğretmen bize büyük resmi görmeyi öğretir büyük bir sebatla,  sınırlayarak, kısıtlayarak biraz "acı" deneyimlettirerek yapar bunu ki; iyice öğrenelim ve hep hatırımızda tutalım diye :)
Çoğu zaman insanlar; geçmişi dönüştürerek geleceği yeniden yapılandırabilcekleri illüzyonuna kapılıp gidiverirler...
Gerçek; geçmiş-şimdi-gelecek, şu an'ın realitesinde yaratılıyor. İşte buradan yola çıkılarak tek eyleme geçirilecek olan: olanı olduğu gibi kabul etmektir. İşte bu an dönüşümün ilk adımı atılmış olur. Şu an farklı olarak eyleme geçireceğiniz herşey gelecek dediğiniz alan ve zamanının realitesini değiştirir.
Mutlak kabulün gücü ile teslim olmak ve deneyimlemekte olduğunuz herşeye güvenin ve inancın gücü ile izin vererek, yeniden doğuşunuzu gerçekleştirebilmek sizin ellerinizdedir. Her an bir doğum anı olabilme potansiyelini özünde barındırmaktadır.

KADERİNİZİ SEVİN  ve OLDUĞUNUZ KİŞİ OLUN (Nietzsche)

Nietzsche'ye katılmamak elde değil lakin kaderimizi yazan, çizen ve oynayan bizleriz. Ve sonrasında oyunu oynarken mızıkçılık ederek olduğumuzdan bambaşka biri gibi görünmeye yönelik delice bir sevdaya tutulup kendimizden uzaklaşan ve sonrasında gitgide yabancılaştığımız benliğimize koşar adım yeniden kavuşma arzusu ile yanıp tutuşan varlıklar olarak olanı olduğu gibi kabul etmeyerek hep birşeyleri değiştirir ve kendi istediğimiz doğrultusunda yeni formüller üretmeye çalışırız. Halbuki bu istek nereden geliyor diye sormaya tenezzül etmeden.

Rememory filmine geri dönecek olursak; "hayatlarımız hatıralarımızın toplamıdır" diyen bilim adamı Gordon Dunn  ve eşi  küçük kızını kaybetmiş yas sürecini deneyimlemekte olan acılı ebeveynlerdir. Dunn, kızı ile deneyimlediği mutlu anıları her daim hatırda tutabilmek ve istediğinde izleyebilmek, adına beyindeki tüm anıları ilk deneyimlediği gerçek hali ile kayıt eden bir cihaz geliştirirken belki de tek niyeti kendisi gibi olmakta olanı kabul alanına taşımakta güçlük deneyimleyen bireylere yardımcı olabilmekti, kim bilir? Ürettiği cihazın, kendi ölümüne attığı ilk adım olabileceğini olasılıklar dahilinde değerlendirmediğini var saymak yerinde olacaktır.
Dunn, bu cihazın yaratımı sürecinde bir araştırma grubu ile birlikte çalışır ancak araştırma grubunda yer alan her bireyin yaşamında halüsinasyonlar belirmeye adeta geçmiş hortlamaya başlar bu da araştırma grubunda yer alan bir bireyin kendi canına kast etmesine kadar ileri gitmişken, cihazın piyasaya hızla sürümünün gerçekleşmesini isteyen firma yetkileleri herşeye rağmen süreci hızlandırmışken bir gece aniden Dunn ofisinde ölü bulunur. Bu ölümün gizem perdesini aralayacak olan tabi ki, gerçekleştirdiği kaza sırasında Dunn ın kızının vefatına istemeden de olsa yol açmış minik adam Sam Bloom olacaktır...

SANKOFA MI & ZÜMRÜDÜ ANKA KUŞU MU?

Acılarımız bizleri yeni arayışlara yöneltirken çoğunlukla yoğun acı hissiyatı deneyimlediğimiz anları yok saymaya, bastırmaya veya yön boyut değiştirmeye çalışırken akıl sınırlarını zorlayacak birşeyler icat edebiliriz adeta bir bilim adamı gibi. Ancak şu bir gerçek ki; her ne deneyimleniyor isek bunu biz seçmişizdir, eve yuvaya dönüş yolunu hatırlayabilmek için. Acı, sıkıntı, huzursuzluk, mutsuzluk kaçtıkça büyüyen gölge gibidir. Siz karanlığa kaçtıkça gölgeniz büyür. Işık ile yüzleştiğinizde Güneş e (bilinç) bakmaya cesaretiniz olduğunda hakikati görürsünüz. Aksi takdirde analitik psikoterapinin kurucusu değerli Carl Gustav Jung un dediği gibi: "Bilincinize getirmediğiniz her şey karşınıza kader olarak çıkar."

Şimdi siz seçimizi yapın:
Bir Sankofa kuşu gibi: geleceği ön görebilmek için geçmişe dönmeniz gerektiği inancı ile geçmişin anılarına mı zihninizi konsantre ediyorsunuz?




Yoksa;
Bir Zümrüdüanka kuşu misali; olanı olduğu gibi kabul ederek an geldiğinde acıların içerisinden geçerek yeniden doğmak için cesaretle ölmeye hazır mısınız?



"Girmekten korktuğunuz mağara, aradığınız hazineyi barındırır." 
                                                                                                                                   Joseph Campell




ÖZGE GENLİK
Uzman Psikolog
Vesta77 Psikolojik Dönüşüm ve Yaşam Akademisinin Kurucusu
www.vestaakademi.com











22 Ocak 2018 Pazartesi

HATIRLA BENİ




Saygı ve sevginin tılsımlı bağı ile bağlı olduğunuz geniş bir aileye mensup olduğunuzu hayal edin belki de mevcut bedeninizdeki yaşam sürecinizde böyle bir aileye mensup olma şansına sahip olmuş iseniz, aile dinamiklerinize odağınızı yöneltin... 

Sizin ailenizin nesiller boyu süregelen en biricik niteliği ne? 
Ailenizin bir sembolü olsa bu ne olur? 



Her ailenin özünde nesilden nesile aktarılan tılsımlı öğretiler vardır ki;  vakti zamanı geldiğinde tıpkı Pandoranın Kutusu nun açılması gibi kan bağınıza özgü nitelikler cesur bir aile bireyi tarafından yeryüzüne topraklanıverir... Miguel in mensup bulunduğu biricik ailesinin de kendilerine özgü niteliklerinin başında; ilişkilerindeki özveri, atalarını saygı ve sevginin huzurunda her daim onurlandırmaları, öz sevgiyi şefkat ile dillendirmeleri, iletişim kurma biçimlerindeki şeffaflık,  bunlardan sadece birkaçı ... 

Atalarından  miras alınan öğretilere oldukça kıymet yüklenen Rivera ailesinde, müziğin "m" sini dile getirmeye görün ki; anneanneniz birden elinde terliği ile
,  sanki sizi büyük bir canavardan korumayan çalışır gibi, burnunuzun dibinde bitiveriyor siz Miguel in yerinde olsanız hangi duyguları deneyimlersiniz?



EN BÜYÜK TUTKULARIMIZ, EN BÜYÜK YAŞAM SINAVLARIMIZI 
VERECEĞİMİZ DÖNEMEÇLERİ SEMBOLİZE EDER...

Her canlı yaşam gücünü;  farklı biçimlerde, formlarda, farklı bir titreşim frekansı ile tezahür eder. Öz yuvamız kalbimizin ikametgah yeridir ve kalbimiz ile bağlı olduğumuz bizi biz yapan özel niteliklerimiz mevcuttur. Birliğin bizim vasıtamız ile dillendirmek istediği bir melodi vardır. Ve tüm yaşam süreci boyunca deneyimlediklerimizin yegane hedefi o melodiyi tüm kainat ile paylaşmamız, yuvamıza sevgiyle geri dönebilmemiz üzerine kurgulanmıştır.


Sizin kalbinizin ateşi nerede tutku ile alevleniyor? Vestanızın nabzı nerede aşkla atıyor?
Yuvaya dönüş yolculuğunuzda sizin meledinizin ahengi nasıl? 


 En büyük tutkunuz "müzik" ise? Ve hayranı olduğunuz bir zamanların ünlü müzisyeni Ernesto de la Cruz gibi olabilmenin  gece-gündüz hayali ile soluk alıp vermekte iseniz... Lakin çok değerli aileniz mutlak bir tutumla sizi mütemadiyen müzik tutkunuzdn vazgeçirmeye yönünde çaba gösteriyor ise?Siz de yüce gönüllü Miguel gibi lanetlendiğinizi zihninizden geçirmeyi seçer misiniz?


İFADE BULMAMIŞ HER GERÇEKLİK HER ZAMAN KENDİNE 
YENİ BİR ZEMİN YARATIR VE KAHRAMANINI SEÇER

Nerede yasaklar, sırlar, mevcut ise bizi özümüzün derinliklere ulaştıracak bilgi de orada ışımaktadır.

Bazı ailelerin dinamiklerinde sürekli olarak zincirleme bir reaksiyon gibi çeşitli bedensel-zihinsel-davranışsal dengede olma halinden uzak semptomların, sendromların, rahatsızlıkların tekrar ettiğini görürüz. Burada tekar eden bir hastalık olabileceği gibi dargınlıklar, kızgınlıklar da olabilir ki; bunlar bizim gerçekte kim olduğumuza dair  çok önemli veriler sunmektadır. Yeter ki birazcık araştırmacı şapkalarımızı takmayı hatırlayarak kalbimizin ışığında merakla iz sürmeyi bilelim...

Yaşam gücü daima derin bir tutkuyla tamamlanmayı arzularken, yeni nesilden bir kahraman seçer. Psikiyatrist Naasson Muanyandamutsa bu konu ile ilgili;  "bu beklenen bir olgudur, söylenmemiş herşey sonrakilere aktarılmıştır." demektedir. Ve Dr. David Sack şu şekilde eklemektedir ki; "travmanın geçmişten uzanarak yeni bir kurban seçme gücü vardır. Ebeveynin travması çocuğun travması haline gelir ve çocuğun davranışsal ve duygusal problemleri ebeveynin durumunu aynalamaktadır." 

Atalarımız daima bizlerledir, nitekim onlar sistemde bizlerin var olabilmesi için alan yaratmış kişilerdir. Geçmiş daima şu andadır ve şu andaki geleceği oluşturmaktadır. Sistemde gerçekleştireceğiniz bir parçacık değişim, büyük dönüşümün kapısını aralıyıverir.

YARATICI MERAK 

Meraklı ve azimli Miguel ailesine derin bir sevgi bağı ile bağlı olsa da gerçek yuvasına doğru yelken açma yönünde seçimini yaptığında, ışığa giden bir yol uzanıveriyor önünde, ailesi tarafından tam da müzik yarışmasına katılıp kendini ispatlama arzusu ile yanıp tutuşurken anneannesi tarafından
gitarı kırılsa da yoluna azimle devam ediyor ve böylece azimle emekle ilerlemeyi seçtiği için kapı mucivezi turuncu ışıkla Miguel e aralanıyor...

Büyük babası zannettiği Ernesto de la Cruz un gitarını aldığı anda diğer aleme Ölüler Diyarına geçiş yapıyor. Psikiyatrist Norman Doidge der ki: "psikoterapi, genellikle hayaletlerimizi atalarımıza dönüştürmekle ilgilidir." Atalarımızın tüm yeteneklerini DNA mızın sonsuz kaydında taşımaktayız, bu yeteneklerimizi ortaya çıkartan ise duygu frekansımız olan RNA mızdır. Aile ağacımızda nesiller boyu tekralayan paternleri dönüştürmek bizim elimizdedir.. Bunu ancak, kalbimizle görerek mutlak bir kabulün gücü ile şefkatin zemininde zihnimizi terbiye ederek gerçekleştirebiliriz. En çok zihinde kendisini tekrarlayan sözler ve görüntüler gerçekliği yaratır. Bilinçdışımız ile kuracağımız dialogda bilinçli farkındalık zemininde olabilirsek travmalarımızı şifalandırır ve gelecek nesile neyi miras bırakmayı seçiyorsak bunu gerçekleştirebiliriz. Kanadalı nöropsikolog Donald Hebb; "birlikte ateşlenen nöronların birlikte bağlandığını" ispatlamıştır. Bu nedenle birşeyi sürekli tekrar olmadan tekrar ettiğimizde sinir sistemimiz yeniden yapılanır ve yeni oluşan nöral yollar sürekli tekrar ile güçlenerek yeni bir gerçeklik yaratır. 


ŞANSINI YAKALA


Ve Ölüler Diyarındaki Miquel, ailesinin diğer üyeleri ile buluşur. Büyükannesi Coco nun annesi onu hemen eve göndermek niyeti ile eyleme geçse de; Miquel in lanetin özündeki ışığı ortaya çıkarması için daha zamana ihtiyacı vardır. Ölüler Diyarından geri dönmenin tek şartı aile bireyinden birisinin rızasının alınmasıdır. Büyükanne; ona eve dönmesini müziği tamamen yaşamından çıkartması koşulunu öne sürer ancak Miquel yaşam diyarına döner dönmez eline gitarı alarak yeniden ölüler diyarına geçiş yapar ve büyükbabası zannettiği Ernesto de la Cruz u bulmaya, onun son şansı olduğuna inanır. İnacının yoldaşlığı ile ilerlerken Hektor Rivera ile karşılaşır. Hektor, yolunda ilerlemesi için ona yardımcı olurken  büyük aile sırrını ortaya çıkmasına adım adım yaklaşmaktadırlar.
Büyükbabasının gerçekte Ernesto de la Cruz olmadığı aslında gerçek büyükbabasının Cruz un tüm şarkılarının yazarı ve bestecisi olan Hektor olduğunu ve  bizzat Ernesto de la Cruz tarafından zehirlenerek öldürüldüğü gerçeğini ortaya çıkartmayı başaran Miquel o an varoluşsal mucizesinin şansını da idrak etmiştir...



Şimdi Ölüler Diyarına geçme şansınız olsa, hangi aile bireyini daha yakından tanımak ister, nasıl sorular sormak istersiniz? Haydi o zaman şimdi kendi şansınızı yakalamanız için, sizi  Ölüler Diyarına gönderiyoruz merak etmeyin orada ruhların yolculuklarına yardımcı olan ruh rehberleriniz (Alebrije) olacak. Sizin ruh rehberiniz neye benziyor? Rengarenk tüyleri olan bir köpek mi, bir ejderha mı? Belki de kanatları olan bir kaplandır?...


Siz, kendi şansınızı nasıl tanımlıyorsunuz? 
Belki de en büyük şans ete kemiğe bürünerek bu mucizevi Dünya gezegeninde soluk alıp vermektir,
 ne dersiniz? 


GERÇEK ÖLÜM UNUTULMAKTIR

Latin Amerikalıların Kasım ayında 3 gün boyunca kutladığı Ölüler Bayramının özel bir anlamı var. Onların inanışına göre; asıl ölüm artık anılarının paylaşılmadığında gerçekleşiyor. Ölüler bayramı boyunca ölüler ile yaşayanlar arasında özel bir bağ kurulduğuna inanıyorlar ve süreç boyunca yemekler, şarkılar, anılar, hatıralar paylaşılıyor. Ölen kişilerin mezarlarına özel objeler götürülüyor. 
Yaşamın her nefesinin hakkını vererek eylemde olmanın önemi vurgulanırken atalarımızı her daim onurlandırmamızın gerekliliği vurgulanıyor. Ne de olsa onlar olmasa idi bizler de var olamazdık.

Siz fiziksel beden realitesinden ayrıldğınızda, nasıl anımsanmak istersiniz? 
Ardınızda bıraktığınız sevdikleriniz sizin için neler söylerler, onların hikayelerinde nasıl yer alıyorsunuz? 
Sizi siz yapan tüm niteliklerinizin söyleme geleceği bir hikayeniz var mı?


Miquel, varoluş amacını gerçekleştirİyor peki ya siz?
Neyi tamamlamak üzere Dünya da benden almayı seçtiğinizi bulabildiniz mi?
Ailenizin biricik sembolünü keşfetmek buna yardımcı olabilir.Bunun için yüreğinizin derinliklerine uzanmanız yeterli size kadife çiçeğinin yumuşaklığında ışıklı bir yolculuk deneyimi dileriz...





SEVGİNİN GÜCÜ ADINA VESTA 77

















14 Ocak 2018 Pazar

BİRİ BURAYA AİT DEĞİL, ONU BUL...

Her yeni doğan olağanüstü güzellikteki gün ile birlikte somut forma dönüştürmekte olduğunuz varoluşsal yeteneklerinizi icra etmeye yol alırken  hangi yolu izlemeyi tercih ediyorsunuz?...

Şimdi, ilk paragrafta yönelttiğim soruyu somut Dünya realitesinde  algılamayı seçelim. Sıklıkla rotanızı değiştirir, vasıta aracınızı değiştirir ve yeni güzellikler keşfetmenin gizeminin izini mi sürersiniz yoksa, rutinden yana olup sürekli aynı vasıta ile aynı güzergahta ilerlemeyi tercih ederek her an aynılığın varoluşundaki farklılıklara mı odağınızı yöneltmeyi tercih ediyorsunuz?...


GÜVEN...
Diyelim ki; hergün işyerinize varabilmek için banliyö trenini kullanmayı seçen bir yolcusunuz. Hergün aynı saatte trende var olduğunuz için, trendeki birçok simaya doğal olarak aşinasınız. Tüm istasyonları biliyorsunuz, kompartımanların nasıl göründüğü, dokusu, kokusu bütünüyle hafızanızın en derinlerine işlenmiş. Dolayısıyla banliyö treni artık sizin en güvendiğiniz alanlardan biri haline dönüşüvermiş.  Sahi "güven" nedir? Nedir "güven"mek? "Sana güveniyorum"., "Kendime güveniyorum"., "Sürece güveniyorum"., ... ve benzeri ifadeler ağzımızdan istekle telaffuz edilirken asıl olarak özümüzden ne demeyi seçtiğimizi hiç düşündünüz mü? Hep beraber zihinsel akışımızı "güven" kelimesi üzerine yönlendirelim mi? 

Türk dil kurumu sözlüğüne göre "güven" sözcüğünün anlamları şöyle:

1. "korku, çekinme ve kuşku duymadan inanma ve bağlanma duygusu, itimat",
2. "yüreklilik, cesaret"

Özge'ce güven; herşeyin varoluşun ardında mükemmel bir matematiksel dehanın resmini her an yaratmakta olduğu bilinci ile teslimiyetle yol almaktır. 

Sizce? güven:..................................................................................................................................

.........................................................................................................................................................

Bir insan varlığı kendi yaradışının güzelliği ile buluştukça özündeki güven ve inanç eş zamanlı olarak çoğalarak maddi düzenekte tezahür eder. Dış dünyada azaldıkça iç dünyasında çoğalır insan... 

Yolcu, bazı anlarda ne kadar "güven" duyumsadığı üzerine sınanmalar deneyimler. Bu anlar genellikle "denge" de olma halimizin sarsıntıya uğradığı zaman süreçlerinde kapımızı tıklatırlar...
Örneğin Yolcu (The Commuter) filminde Liam Neeson ın hayat verdiği sigortacılık mesleğini icra etmekte olan emekli polis memuru Michael McCauley in tam da işten çıkartıldığını öğrendiği gün yüz bin doların sahibi olabileceği esrarengiz bir teklif ile karşı karşıya kalması gibi...
Şimdi kendimizi Michael in gözlerinden Dünya yı yorumlarken vizyonlayalım. İşten çıkartılmışız çok değer verdiğimiz sevgi dolu bir ailemiz var ve onlara henüz işten çıkartıldığımızı söyleyememişiz. Hergün işyerimize gitmek üzere yolculuk etmeyi tercih ettiğimiz banliyö trenine yine biniyoruz, kompartımanların birinde oturacak bir yer seçtikten sonra tam da büyük bir iştah ile kitabımızı okumaya dalacakken, karşımızda hoş, güzel, alımlı, zeki bakışları ile ilgi merak uyandıran bir kadın beliriveriyor ve bizden şu an bu trende aslında buraya ait olmayan bir kişiyi bulmamızı istiyor, üstelik o kişiyi bulmamız karşılığında yüz bin dolar teklif ediyor... Kendinizi nasıl duygular denyimlerken bulursunuz ve yanıtınız ne olur? 

HER SEÇİM YENİ BİR DOĞUM ANIDIR...

Sunulan teklifi kabul etmek ya da etmemek sizin seçiminiz. Ve her seçim bir an doğurur, yepyeni bir yol açar yolcuya...Ve her seçimde kendimize bir adım daha yaklaşırken yeni yolculukta çok şey öğrenme fırsatı yakalarız, en çok da kendimizi hatırlamaya dair...

Her gerçekleşen seçimin yönü, en yoğun olarak tatmin edilmesi gereken ihtiyaca yöneliktir. Para adını verdiğimiz maddeye yönelik ihtiyacınız var ise muhtemelen size sunulan cazip bir teklifi hemen red etmeyi seçmeyeceksinizdir. Michael'ın, merak duygusuna eşlik eden hamleler ile kendisini, kendi aynasında tanıyacağı bir oyun içersinde bulduğu gibi bakalım sizin seçiminiz size neler sunuyor? 

Eğer birşey planlamadığımız, istemediğimiz, ya da bizim kontrolümüz altında gerçekleşmiyorsa; yaşama istediklerimizi sunması için zorlayıcı tutumlar ile yaklaşmayı seçebiliriz, yaşama yönelik olumsuz tutumlar sergileyerek bir diğerini başımıza gelenler için suçlamayı veya yaşama küsmeyi tercih ederek seçim yapmama hakkımızı kullanabiliriz ki seçim yapmamak da bir seçimdir ne de olsa :) Halbuki seçimler çoktan gerçekleşmiş mevcut bedenimizdeki yaşamımızda hatırlamamız gerekenlere dair rota beden almayı seçerken belirlenmiştir. Ancak biz bu bilgiyi birçoğumuz hatırlayamadığımız için; şu an kendi zihinsel dünyamız içerisinde isteklerimiz gerçekleşmediğinde bunun pek de olumlu olmadığını düşünerek iç dünyamızda panik ve korku hissiyatlarını uyandırmayı seçmekteyiz. Ve çoğu zaman boyutunda,  kaybettiklerimizin ardından hemen daha fazla kazanmaya yöneltiyoruz rotayı. Oysa ki; durmak ve sindirmek için kendimize alan ve zaman tanıma yönünde ilerlersek, neden-sonuç döngüsünü daha net görüp algılayabiliriz. Ve hayatın bizlere sunduğu deneyimin,  neyi hatırlatmaya yönelik olduğunu kavrayabiliriz. İşte bu noktada cesaretle, yüreklilikle diğer bir deyim ile öz-e-güven ile yol almak yolcunun yolunu ışır...

Gelelim bizim yolcunun yoluna; Michael merak ile paranın bir kısmını bahsi geçtiği gibi saklandığı yerde bulur ve ardından trende oraya ait olmadığı öne sürülen yolcuyu bulmak için oyuna tam olarak gönülden istemese de dahil olmuş olur. Ve artık ona, kendisinden başka kimse yardım edemeyecektir. Kendi seçiminin sonuçları ile kendisi yüzleşecektir. İlk olarak değer verdiği bir arkdaşının ölümünü izlemek ile yüzleşir sonrasında trende birkaç kişinin daha ölümüne tanıklık etmek durumunda kalır. Seçimlerimizi gerçekleştirdikten sonra sonuçları için mutlak bir teslimiyet bilinci ile ilerlemeyi seçtiğimiz an gerçekten seçim yapmış oluruz ve hayat akar. Seçimimizin sonuçlarını başka insanlara yöneltiyorsak o zaman gerçekte bir seçim gerçekleştirmiş sayılmayız ve yeni baştan bir döngü yaratmış oluruz farkında olarak ya da olmayarak. Hatırlamamız gerekenleri hatırlayıncaya kadar yaşam oyunu yeniden kurar, tam bitti dediğimiz yerden yeniden başlar, yuvaya dönünceye dek...

Filmin sonunda ne gerçekleşiyor sizce? Michael ondan bulunması talep edilen yolcuyu buluyor mu? Ya da oyunu yarıda bırakıp kaçıp gidiyor mu? Siz olsanız nasıl davranmayı seçersiniz? 
Maalesef ki tahmin edeceğiniz üzere kaçıp gitmeyi çok istese de Michael oyunu sonuna kadar sürdürüyor ve en nihayetinde çok güvendiği eski bir meslektaşının kendisine bir oyun oynamakta olduğunu anlıyor. Herşeyi aslında onu çok iyi bilen bir arkadaşı planlamış.
Yaşam oyununda, güvenimizi kazanmış insanlara yönelik kartlarımızı hep açık oynarız. Ailemiz, ailemiz kadar bizi bilen insanlara yönelik derin bir güven duygusu besleriz. Ve bu insanlardan gördüğümüz saadakatsizlik derin yaralar açılmasına vesile olabilir. Lakin bu yaraların da anlatmak istedikleri hikayeler ve her hikayenin sonunda hatırlanacak bir mesaj gizlidir. Olay/durum her ne kadar olumlu ve iyi görünmese de bizim için en iyi gerçekleşebilecek olan ihtimaldir. Her bir yara bizim kendimize açılan kapımızdır, gerçekliğe bir adım daha yaklaşabilmemiz için...
Yolcumuz Michael için deneyimledikleri iyi bir sınanma olsa da sonunda kendi vicadının sesini dinleyerek yol almayı seçiyor. Seçtiğimiz yolda seçimimiz doğrultusunda yeni seçimler yapabilmekte özgürüz ve bunu ancak kalbin sesi ile buluşanlar gerçekleştirebilir. Trende hayatta kalan yolcuların kahramanı olan Michael vicdanın sesini dinleyerek yol almanın her daim aydınlığa çıkacağını gözler önüne bilgelikle sunuyor, özündeki kahramana bir adım daha yaklaşmayı seçerek...

Ya siz? Özünüzdeki kahramana kulak vermeyi seçiyor musunuz? Ait olmayanı buldukça, keşfettikçe ait olana bir adım daha yaklaşmakta iken...