14 Aralık 2019 Cumartesi

LANETLER SON BULMAZ SADECE BOZULUR…


“Hiçlik kendini aynada gördüğü zaman kainat başladı.”
Tor Norretranders



Bir varmış bir yokmuş…

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellal iken, pireler berber iken; yeşilin ve mavinin enginliklerindeki renklerin birliğinden doğan güçle yeryüzü ile gökyüzünün ahenkli dansını sergilediği Dünya adı verilen aşkın gücü ile ışıldayan bir gezegen var olmuş. Bu gezegende can bulmuş yaratma gücüne nail çok güçlü insan varlıkları yaşamakta imiş o kadar güçlülermiş ki; gezegenlerinde ne düşünseler gerçeğe dönüşerek madde formuna dönüşüyormuş. 
Bir gün düşüncelerinde “Yaratıcıyı/Tanrıyı/Allah” ı aramaya başlamışlar işte o gün bu arayış bir kısım insan varlığını bir süreliğine derin hülyalı bir uykuya dalmalarına vesile olmuş. 
Mışıl mışıl uyurlarken arayış süreci boyunca; arzularına, isteklerine, ihtiraslarına ilişkin rüyalar görmeye başlamışlar, ancak bu rüyalar giderek kabusa dönüşmeye başlamış çünkü görmüşler ki; onlar bir yaratıcı aradıkça yeni arzular, istekler su yüzüne çıkıyor ve sürekli madde formuna dönüşen düşünceler Dünya gezegeninde yaşamakta olan diğer canlılar için bir tehdit unsuru oluşturuyor imiş. Neyse ki, Yaratıcının ta kendisi olduğunun idrakında olan ve uykuya dalmamış olan uyanık insan formundaki diğer canlılar kendi üzerlerinde çalışarak büyük ışıklar yaratmışlar, git gide ışığı büyütmüşler, büyütmüşler…uyuyanların uyanabilmesi ve kabus rüyaların son bulabilmesi için… Masalın sonunda ne mi olmuş? 
Bunu önümüzdeki yıl deneyimliyoruz, uyuyanların el parmaklarına bir ölüm iğnesi batacak ve uyanacaklar. Ölüm, en derinliklerdeki; tüm istek, arzu, korku, bağımlılıkları su yüzeyine davet ederek bir yüzleşme şansı sağlayacak. Bu şansı değerlendirebilme yönünde cesur olmayı seçenler bu yıl çok zengin olacaklar. Karanlığın içerisinden geçerek özlerindeki sihir ile buluşacak ve öz benliklerini ışıyacaklar, heyecanlı, tılsımlı bir yıl bizleri bekliyor ne dersiniz? 
2020 yılı döngüsünü, “Uyuyan Güzel” masalına benzettim doğrusu bu nedenle yazıya böyle bir giriş yapmayı seçtim. Uyuyan Güzel masalını her birimiz az çok biliyoruz. Masalda yer alan semboller günümüzde deneyimlediklerimize pek bir uygun gibi görünüyor…masalda yer alan çıkrık iğnesi ‘evrenin döngüselliğini’ ve ‘bağımsızlık mücadelesini’ ne kadar güzel anlatıyordu değil mi? 16 yaş; ‘bütünlüğün’ sembolü. Bütünlüğe erişebilmek için bugüne değin bizi bütün yaptığını var saydığımız herşeyi parçalayarak ayrışmak sonrasında yeniden özümüzde bir olabilmek adına, varoluşsal döngüselliğe teslim olabilmekti gerçek özgürlük/bağımsızlık…İşte bu yıl da benzer lezzette bir hikaye deneyimliyoruz, şimdi bu masalın derinliklerine doğru bir kaç basamak daha aşağıya doğru inelim mi? 

MASAL İÇİNDE MASAL…

Henüz yeni doğmuş saf ve masum bir bebeğe ölümcül güçte bir lanet gerçekleştiren kudretli, doğa kadar öz güzel ancak “kötü” olarak nitelendirilen bir peri varmış. Peki bu peri nasıl oluyor da “kötü” olarak nitelendiriliyormuş? 

‘Uyuyan Güzel’ masalında, birçoğumuz sanki odağımızı olayın cereyan ettiği en can alıcı kısıma yöneltmeyi seçmişiz gibi görünüyor. … ‘Kral ve kraliçe yeni doğan bebekleri için dilekte bulunmaları niyeti ile saraya on iki peri davet eder, on ikinci peri henüz dileğini söylemeden çetin dalgalı sert bir rüzgar şatonun kapılarını savurur ve içeri dehşet verici ihtişamı ile davetsiz bir peri salona adımını atar ve şöyle söyler: “Bu çocuğa bir hediye vermek istiyorum. On altıncı doğum gününde gün batımından önce el parmağına çıkrık iğnesi batacak ve ölüm gibi sonsuz bir uykuya dalacak. Onu sadece gerçek aşkın öpücüğü uyandırabilir.’ 
Ve lanetini tamamladıktan sonra kulak tırmalayıcı keyifli kahkahasını atarak geldiği gibi ihtişamlı bir şekilde şatodan ayrılır… 
Bugüne değin içimizden kaç kişi; acaba bu masum, saf yeni doğmuş bebeği lanetleyebilecek kadar kalbini kara yarasalara teslim etmiş olan bu ‘kötü’ olarak nitelendirilen perinin yüreğini bu denli buzul gibi soğutan, katılaştıran, acımasızlaştıran nedeni merak etmişti? 

HER OLAYIN GÖRÜNEN BİR DE GÖRÜNMEYENİN ARDINDA GÖRÜNEN, KULİSTE VAR OLAN BİR GERÇEKLİĞİ VARDIR…

İnsan varlıkları, deneyimlenen bir olay sürecinde, genellikle ortaya çıkan “davranış kalıbı” ile ilgilenmeyi seçer, ve bu davranışı salt bir zemin alarak değerlendirmelerini gerçekleştirir ki; bu gündelik yaşamsal varoluş akışını  kolaylaştıran akıllıca bir seçimdir. Ancak her zaman işlevsel bir seçim değildir.

O davranış somut dünya realitesinde tezahür edinceye değin birçok duygusal motivasyon kaynağı tarafından makyajı yapıldığını hatırlar isek ilk başta kendi duygulanımlarımıza yönelik sonrasında çevremizdeki kişilere yönelik empati yeteneğimizi geliştirebiliriz.

Bu nedenledir ki; insanların bize yönelik olumlu-olumsuz davranışlarını hiçbir zaman kişisel algılamamayı, davranışın kişinin iç dünyasındaki varoluşsal dinamiklerinin sahnesinden vizyona yansıyor olduğunu hatırda tutmakta fayda var. 

“Yara, ışığın bedene sızdığı yerdir.”
Mevlana 

Tabi ki, eğer karşı karşıya maruz kaldığımız olay sonucunda, bir davranış/eylem; bizim içselliğimizde “rahat-sız-lık” duygulanımının kabarmasına vesile oluyor ise; deneyimlenen olaydan bağımsız bir şekilde öz dünyamıza yönelerek, o “sızının izini sürmek işlevsel olacaktır. Böylelikle maruz kaldığımız davranış kalıbının bizimle ilgili henüz tamamlanmamış, içselleştirilmemiş olan ve bizi biz yapan kaynağımızla buluşmamıza vesile olan bir araç olduğunu hatırlayabiliriz.
 Hiç bir varlık yaşam yolculuğumuza tesadüf eseri bizlere merhaba demiyor, her merhaba nın ardında ilişki sürecinde doğacak belki de yüzyıllardır atalarımızdan bizlere miras kalan tamamlanması gereken işler vardır. Ancak hazır olduğumuzda saf öz gerçekliğimize doğabilmemiz adına incilenebilir olmaya açarız kendimizi. İncinebilir olmaya ne kadar açabilirsek kapımızı iyileşme sürecimiz bir o kadar hızlı tezahür eder. İncinebilir olmak, hassas olmak yaşamı bütünü ile hissetmektir. Saf ışığın beyaz ışığında her renk tonunun bir harmanı olduğu gerçeği ile temas etmektir, incinebilir olmak ve bize hiçbir şeyin bütünü ile iyi ya da kötü; olumlu ya da olumsuz; çirkin ya da güzel; beyaz ya da siyah olmadığını hatırlatır. Özdeki saf ışığa bir başka deyim ile sevgiye doğabilmek adına; bu iki uç arasında gider geliriz ta ki herşeyin özünde herşeyin zıt kutuplarının birlik halinde var olduğu gerçeğine kalbimizin gözü açılana değin. 

‘Uyuyan Güzel’ masalında, “kötü” olarak nitelendirilen perinin acısından doğan duygusal motivasyonun nasıl bir lanete dönüştüğünün ardındaki sır perdesini “Malefiz” (2014) filmi ile hatırlamıştık.
Bu filmin analizini yaptığım yazı: 

 https://oozgegenlik.blogspot.com/2014/06/gercek-ask-opucugu.html



2014 yılında ülkemizde vizyona giren Malefiz- I filminin ana temasını bu yazının içerisinde de  kısaca özetleyecek olursak: 

Büyülü Moors topraklarının güzeller güzeli iyilik perisi Malefiz, tüm yüreğiyle saf bir sevgi ile bir insan varlığına bağlı iken, insan varlığı şehvetinin, ihtiraslarının, arzularının esiri olmayı seçerek bir topluluğa hükmedebilmek adına sevdiği varlığın kanatlarını kesmiş ve krala sunarak, gelecekteki kral olma hayalini gerçekleştirmişti.
Özgürlüğü elinden çok sevdiği biri tarafından alınan Malefiz ise, uzun yıllar yaralarını sarmak için emek verir ve sonunda gücünü topladığı an intikam almak üzere kralın yeni doğmuş bebeğini lanetler. Bu laneti gerçekleştirdiği an,  kendi özüne doğru yol almak üzere yepyeni taptaze bir döngü başlattığının farkında mıydı acaba ne dersiniz?

O zamanın kalitesine göre; kendi bakış açısına göre; “gerçek aşk” diye birşeyin varlığına inanmıyordu, bu nedenle bebeğe yaptığı lanet ile bir zamanlar koşulsuz güven ve sevgi ile bağlı olduğu insan varlığından intikam aldığını düşünüyordu…Oysa ki kendine olan sevgisinin öz gücü ile yüzleşeceği bir yolculuğa adım atmakta idi…

Dışarıda gördüklerimiz, temas halinde olduğumuz herşey, bizim iç dünyamızın bir yansımasıdır…

Kimse bizi sevemez eğer biz kendimizi sevmiyor isek, kimseden intikam alamayız sadece kendimize yöneltebiliriz o intikam ihtirasını, kimse bizi mutlu hissettiremez eğer iç dünyamızda keyifli, dengeli hissetmiyor isek… Kısacası her ne olmayı seçiyor isek benzer varoluşsal deneyimleri yaşamsal döngümüze bilinçli olarak çekerek ilmek ilmek öreriz yaşam döngümüzü…

Malefiz’in gerçekleştirdiği lanet sonrası duyduğu pişmanlığı, Aurora’nın her anını nasıl büyük bir ilgi ile izlediğini, gerektiğinde görünmez bir el olarak onu koşulsuz bir sevgi ile koruduğuna ve en nihayetinde özünde bu insan varlığına duyduğu öz sevginin aslında kendi varoluşsal gerçekliğine yönelik aşkının doğası ile yüzleşmesine vesile olacak bir süreç deneyimi olduğuna şahit olduk.

Özetle, Malefiz-I bizlere “değişim” in bilinçli seçerek tezahür ettirdiğimiz eylemler sonucu gerçekleşebileceğinin altını çizerken gerçek aşkın; kendi özümüzdeki sonsuz saf yegane ışık olan sevgi olduğunu hatırlatmıştı. 



“Herkes dünyanın sınırları olarak kendi görüş alanının sınırlarını alır.”
Arthur Schopenhauer

KÖTÜLÜĞÜN GÜCÜNDEN DOĞAN BARIŞ 

Malefiz-II devam filminde ise gerçek bir ‘dönüşüm’ün ancak bizi biz yaptığına sıkı sıkı tutunduğumuz herşeyden (aile-statü-alışkanlıklar-arkadaşlar-yakın çevremiz vb.) vazgeçtiğimiz an başladığının, acılarımızın içerisinden geçme cesareti gösterdiğimizde dönüşerek öz benliğimizi hatırlayabileceğimizi ışıyor bizlere…

Filmde yaşamın ve ölümün gücünü ellerinde tutan Malefiz’in atalarının fey halkı olduğunu ve kendisinin Simurg soyunun son temsilcisi olduğuna şahit oluyoruz. 

Burada simurg kuşu diğer bir adı ile zümrüd-ü anka kuşunun hikayesine bir kulak kabartalım: 


“Efsaneye göre herşeyin bilgisine nail olan kuşların hükümdarı Simurg, Kaf dağının tepesinde bilgi ağacının dallarında yaşamakta imiş.
Tüm kuşlar, Simurg’a inanır ve kendilerini kurtaracağını düşünürlermiş ancak içlerinde kimse Simurg u görmemiş olması kuşların içine bir şüphe düşürmüş ve kuşkuya düşmüşler tam umutlarını yitirmek üzerelermiş ki, uzak bir ülkenin topraklarında bir  grup kuş sürüsü Simurg’un kanadından bir tüy bulmuş. Bunun üzerine, tüm kuşlar toplanıp Simurg’u aramaya ve yolunda gitmeyen şeyler için yardım istemeye karar vermişler. 

Kaf dağına ulaşmak için dipsiz, uçsuz bucaksız yedi vadiyi aşmak gerekiyormuş, vadilerin her biri aşılması gereken birtakım sınavlar içermekte imiş.

Bu vadilerin ana temaları şöyle imiş:

Birinci vadi: “istek”,
İkinci vadi: “aşk”,
Üçüncü vadi: “marifet”,
Dördüncü vadi: “istisna”,
Beşinci vadi: “tevhid”,
Altıncı vadi: “şaşkınlık”,
Yedinci vadi: “yokoluş”. 

Sonsuz güzellikteki göğe doğru özgürce kanat çırpan kuşların arasından isteği ve sebatı az olanlar; dünyevi şeylere takılanlar yolda birer birer yolculuktan kopmuşlar.
Yorulanlar yolculuktan ayrıldıktan sonra; önce “aşk deniz”inden geçmişler sonra “marifet vadi”sinden uçmuşlar, “istisna ovası”nı aşıp, “tevhid gölü”ne sapmışlar.

Kuşların bazıları “aşk denizi”ne dalmış, kimisi “marifet vadisi”nde sürüden ayrılmış, kimisi marifetlerinin esiri olanlar, kıskançlıklarının esiri olanlar batmış göle. 

İlk olarak bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayarak,
Papağan, güzel, parlak ışık  tüylerini bahane etmiş (halbuki güzel tüyleri nedeni ile kafese kapatılmış),
Kartal, engin yükseklikteki yüce krallığından vazgeçememiş,
Baykuş, yıkıntılarını, Balılçıl kuşu ise bataklığını özlemiş…

Altıncı vadi “şaşkınlık” aşıldıktan sonra , yedinci vadi “yokoluş” vadisinde bütün kuşlar umutlarını yitirmişler.

Nihayetinde, Kaf dağına ulaştıklarında, geriye sadece otuz kuş kalmış. Sonunda Simurg’un yuvasına vardıklarında Simurg’un “otuz kuş” anlamına geldiğini öğrenmişler. Her biri, birer Simurg oldukları gerçeği ile yüzleşmişler. Anlamışlar ki; aradıkları kendileridir ve gerçek yolculuğun; kendilerine yapılan yolculuk olduğunu anlamışlar. “


BİZDE OLMAYANI VEREMEYİZ...

Malefiz, gerçek aşkın varlığı ile varoluşunun en derinlerinde buluşmuştu şimdi ise bu “gerçek aşk” a ne kadar güven duyduğuna ilişkin bir sınav vermesi gerekiyordu.

Yaşamsal döngülerimizde genellikle en çok sevdiklerimizle sınanırız. 

Yazının önceki kısımlarınında altını çizdiğim üzere, insan varlıkları bir olayın giriş ve gelişme süreçlerinden ziyade ortaya çıkan sonuç ile ilgilenir, davranış kalıbını gerçeklik olarak algılamayı seçerler. Malefiz, kendi yaptığı seçiminin sonuna kadar büyük bir sebat ve tevazu ile yolculuğunda kalbindeki öz sevginin ışığını daha da güçlü ışıyarak ilerlemiş ve en nihayetinde laneti sona erdiren kendi acısının özündeki sevgi ile bütünleşerek “gerçek aşk öpüğü”nü verebilmişti.




SEN “O”SUN… 
Bütünleşebilmek için önce ayrışmayı göze almak gerekiyor…

Zümrüd-ü Anka kuşu; simyada dileklerin gerçekleşmesini, en yüce şansı sembolize etmektedir. Kalben gerçekleşmesini istediğimiz en yüce dileğimiz nedir? Sanırım bütünü ile varoluşsal potansiyelimizi ışıyabilmek, öz benliğimizi hatırlamak, sizce? 

Gerçekte kimsin? Varolşun hangi parçasını ışıyor, varoluşsal şarkının hangi melodisini seslendiriyorsun? 
Bir an için icra etmekte olduğunuz işinizden, ünvanınızdan, ailenizden, arkadaşlarınızdan, en yakın çevrenizden, bugüne değin size yönelik söylemlerden, sizi siz yaptığına inanarak tutunduğunuz inanç kalıplarınızdan, hergün bilinçli-bilinçsiz gerçekleştirmeyi seçtiğiniz alışkanlıklarınızdan vazgeçtiğinizi imgeleyin zihninizde, geriye ne kalıyor? 

LANETLER SON BULMAZ SADECE BOZULUR…

Yaşam adındaki oyun sürecinde her birimiz lanetliyiz bir bakıma J

Carl Gustav Jung’un şu söylemini her zaman  çok kıymetli ve önemli bulmuşumdur: 
“Ebeveynlerim, büyükanne, büyükbabalarım ve daha uzak atalarım tarafından tamamlanmamış, cevaplanmamış halde bırakılan şeylerin ve soruların etkis altında olduğuma kuvvetle inanıyorum. Sıklıkla, bir ailede ebeveynlerden çocuklara geçen kişisel olmayan bir karma var gibi görünür. Bana her zaman, önceki nesillerin yarım bıraktığı, tamamlamam veya belki de devam ettirmem gereken şeyler var gibi gelmiştir.”*


Moors topraklarını ele geçirmek orada var olan sihirli varlıkları yok etmek isteyen bir kraliçenin hikeyesine de şahit oluyoruz, Malefizin devam filminde. Capcanlı güzellikleriyle ışıyan, etrafa ışık yayan bu şeker varlıkları kim nasıl yok etmek ister? Kraliçenin hikayesinde, kardeşinin Moors topraklarında kaybolmuş olduğunu öğreniyoruz, yine tekrarlayacağız ki her davranışın ardında duygusal bir motivasyon vardır. Herşeyin kendine has doğasında bir nedeni, bir hikayesi vardır. 
Kraliçenin intikam oyunu sürecinde Aurora ile Malefiz in öz sevgi bağının sınava tabi tutulduğunu, Malefiz’in kendi öz kanından olan ailesi ile buluştuğuna ve kendi ırkının;  insan varlıkları tarafından nasıl dışlandığı gerçeği ile yüz yüze kaldığında,  var olabilmek adına tek bir seçimi vardı o da : ölmek.

“BİR”LİKTE YAŞAYABİLİRİZ…

Sihir/büyü, yaratım ve özgürüğün birarada var olabilmesi için sonsuz barış ı sağlayabilmek için ölmeyi göze alır mısınız? 

Bugün hangi birimiz gerçekten kalbimizin fısıldadıklarını gerçekleştirmek yönünde dönüşümü göze alabiliyoruz?

Malefiz, gerçek aşkın öpüğü ile laneti sonlandırmıştı, şimdi ise bu laneti bozmak için ölmesi ve yeniden doğması gerekiyordu.

Yaşam döngümüzdeki herhangi bir olaya ilişkin nokta koyduğumuzda o olaya ilişkin herşeyi bitirdiğimizi, sonlandırdığımızı düşünürüz oysa ki bu düşünce sadece bir yanılsamadan ibarettir. Affetmediğimiz şeylerin döngüsünü kıramayız, döngü kendisini tekrar eder. 
Her son dediğimiz yerde bir nokta koyarız ancak aynı tema farklı oyuncuların yer aldığı değişik  renkteki bir hikaye ile büyük harfle yeniden başlar. 
Bir olayı bütünü ile yaşamsal döngümüzde tamamlamak niyetinde isek tek yapmamız gereken o olay ile bütünleşmektir. Mutlak kabulün gücünde deneyimlemekte olana aşkla teslim olmaktır, dönüşümü başlatan, ancak bu şekilde laneti bozarız.
Şimdi düşünmenizi istiyorum, karşınızdaki bir insan varlığı sevgiyi, merhameti, şefkati, saygıyı en hak etmeyecek konumda iken (sizin bakış açınıza göre-en hak etmeği konumda-) bile siz ona sevgiyi, merhameti, saygıyı, şefkati koşulsuzca sunabiliyor musunuz? 
Yoksa sizin karşınızdaki varlığa sunduğunuz sevgi, saygı merhamet, şefkat karşınızdakinin eylemlerine göre mi değişkenlik kazanıyor?

Moors topraklarını yok etmek isteyen gözünü intikam hırsı bürüyen, kalbini nefrete teslim etmiş kraliçe okunu Aurora ya doğrultuğunda, araya girerek ölümü göze alan Malefiz, gerçek aşkın sınavını başarı ile vermiş oluyordu, film süresince şahit olduğumuz üzere Aurora kralı lanetleyenin Malefiz olduğunu düşünmüş, inanmış ve onun yanında yer almamış olmasına rağmen…Öz sevginin her zamandan ve mekandan bağımsız olduğunu görüyoruz. 

Problemlerimiz/sorunlarımız, bizlerin özünde rahatsızlık uyandıran süreçler, bizim en büyük şansımızdır, sadece geçmişin henüz çözümlenmemiş bölümlerinin yeniden sahneye çıkmasıdır. Bu süreçte tüm sorumluluğu üstlenerek, sevginin öz gücünü uyandırabilmek adına ölmek gerekiyor. 
Şimdi, bu yıl ölümün büyülü dünyası ile buluşmaya üzerinizdeki laneti sonsuza değin bozacak olan özünüzdeki güçlü gerçek ile yüzleşmeye hazır mısınız? 

"Başlangıçta ne varlık vardı ne de yokluk, 
bütün dünya ortaya çıkmamış bir enerji idi...
O nefes aldı.
O'nun nefesi olmadan, 
O'nun gücü olmadan hiçbir şey yoktu...
-Varoluş İlahisi, Rig Veda

* Gustav Jung, C. (2001). Anılar, Düşler, Düşünceler.  Can Yayınları, İst.

26 Temmuz 2019 Cuma

AY ASLAN’DA “AŞK”A DÜŞERSE


“Hayat; ölüm-doğum döngüsünde tezahür eden, “kendini hatırlama” yolculuğudur.” 
Özge Genlik

Heybetli, güçlü ve ihtişamlı güzelliği ışıyan bir aslan olarak, kendi yarattığınız krallığınızda nasıl hissediyorsunuz? Yaşam döngüsündeki sorumluluklarınızı adım adım yaşam sahnenizde gerçeğe dönüştürürken ışığınızın öz gücünü parlatmaya ne kadar niyetlisiniz?

Şimdi boş bir dosya kağıdını alın elinize, bembeyaz bomboş bir sayfa olsun.  Görmeye niyet ederek bir süre bakın, bu boşluğun, hiçliğin ve eş zamanlı olarak saflığın, masumiyetin, beyazın herşeyi kapsamakta olduğu, merhametin okyanusunun derinliklerine doğru… Kendinizi şu an nasıl ve nerede konumlandırmayı seçiyorsunuz? 
Bu beyaz okyanusun seçtiğiniz bir bölümüne bir nokta ile şu andaki mevcut yaşam döngünüzdeki varoluş boyutunuzu işaretleyin.
Ve bu noktadan nasıl seyr etmeyi seçiyorsunuz, insanlık alemini? Bulunduğunuz noktadan öz ışığınızın gücünü dilediğiniz gibi güzel yüreğinizin eşsiz ritminde yansıtabildiğinizi hissediyor musunuz?

Öz ışığımızın, bir boyutta alanın ve zamanın kesiştiği bir noktadan yansıyabilmesi için Güneş’in Ay’ a “aşk (gerçeklik/hakikat)” duyumsaması gibi bizlerin de “aşk” a düşme sürecimiz bizi kendi öz biricik krallığımızın hükümdarı yapar. Bu bağlamda gerçeklikte; “aşık” olunmaz, “aşk” a düşülür.

Bugün Dünya gezegeninde beden almayı seçmiş birçok insan varlığının, genellikle aşık olduğunu zannettiği duyumsamalar; ‘beğenme-hoşlanma-ilgilenme’dir. Bu nedenle “aşık oldum” biçiminde bir ifade tarzı benimsenir, oysa ki; öz aşk; zaten varoluşumuzdan beri süregelen özümüzdeki bir tohumdur. Bir diğeri vasıtası ile o tohumun, çiçeğe dönüşme süreci başlar. Bir diğeri dediğimiz kişi de kendimizden bir parçadır, özümüzün bir diğer yarısıdır. Biz hazır olduğumuzda, Dünya gezegenin aynasındaki yerini alır, bizim özümüzdeki “aşk” a düşerek;  alev alev yanmamızı, sonsuzluğun toprağında gerçek yaşam ile buluşmamızı, yüreğimizdeki merhametin sularında yeniden dogma sürecimizi destekler. Böylece gerçekte özümüzdeki cevherin ortaya çıkar, kim olduğumuzu hatırlarız. Kendimizi hatırlama serüvenimizi destekleyecek enerji boyutundaki diğer yarımızdır bir diğer tabir-i ile; öz aşkı uyandıran varlık. 
Öz olarak “aşk” a düştüğünüz diğer yarınız, bir diğer sizden bir başkası değildir, lakin kendimizin mutlak suratle tüm çıplaklığı ile ancak bir diğerinin gözlerinde buluşabilir ve özümüz ile “bir” olabiliriz.

Bizim minik aslanımız Simba’nın dönüşüm yolculuğuna, “aşk” a düşme serüvenine yirmi beş yıl aradan sonra tekrar tanık oluyoruz. Kalbinin sesinin izini sürmeyi seçerek nasıl;  asil, cömert, merhametli, öz olarak güçlü bir krala dönüşerek gerçekte kim olduğunu nasıl hatırladığını seyr ettiğimiz öyküde, kendi gerçekleğimize dair  pek çok nokta ile karşılaşabileceğimiz keşif dolu bir serüven.

HAKUNA MATATA

Bazen olaylar istediğimiz yön ve boyutta ilerlemediğinde, rüzgarlar yol almamıza birer engel teşkil ettiğinde “hakuna matata” diyebiliyor muyuz?
Herşeyin ama deneyimlediğimiz herşeyin “acı-tatlı, güzel-çirkin, kötü-iyi” sadece bir deneyim hem de bizi gerçekte özümüz ile buluşmamıza vesile olacak bir süreç deneyimi olduğunun ne kadar farkındayız? Özümüzdeki o güçlü aslan her zamanın tek bir nabızda atarak gerçekliği tezahür ettirdiğini çok iyi biliyor, biz o tek nabıza “an” diyoruz. Yaşam bir “an” da var olurken, kim olduğumuzu hatırlamamız için nasıl süreç deneyimleri deneyimlemeyi seçmişiz, farkında mıyız ki nasıl bir oyun kurgulamışız?



Filmde Simba’nın “daima beraber olacağız değil mi, baba? Sorusunun üzerine, babası Mufaza’nın şu repliğine odağınızı yöneltin, lütfen:
“ Simba, sana babamın eski bir hikayesini anlatacağım;
Yıldızlara bak, geçmişin güçlü kralları o yıldızlardan bizlere bakarlar. Ne zaman kendini yalnız hissetsen yıldızlara bak, onların sana yol göstermek için orada olduklarını hatırla! Ve beni de!””

Yıldızlara bakar mısınız? Hatırlıyorum da;  çocuk bedenimde iken, biyolojik ailme kendimi hiç ait hissetmezdim, sanki onlar benim öz annem-babam değillermiş gibi derin bir hissiyat uyanırdı içimde, işte o vakit, yıldızlara sıklıkla bakar ve orada bir ailem/ öz ailem olduğunu düşünür ve hayal kurardım. Şimdi o öz ailemi görmek istediğim her an gök kubbeye yöneltiyorum gözlerimi…
Ya sizler? Ne görmek niyeti ile belki de bazı hissiyatları deneyimlemek adına, seyr eder misiniz, yıldızların görkemli dansını?

“Acılarımız en değerli yol göstericilerimizdir. Acının içerisine doğru yürüyebilme cesareti gösterebildiğimizde dönüşür, gerçeklikte kim olduğumuzu hatırlarız!”
Özge Genlik

Aslan Kral filmindeki bilge maymun “Rafiki”yi nasıl bilirsiniz? Maymunlar bizlere doğru yönü işaret eden kahin varlıklardır…
Bizim cesur, gözüpek kahramanımız; “Simba”, babasının ölümünden kendisini sorunmlu tutan amcasının sözlerini çocukluğunun masum doğasında içselleştirerek krallığından ayrıldıktan sonra hep yüreğinin bir yerlerinde geri dönmesi gerektiğini bilmektedir.  Büyüyüp yüce gönüllü bir aslana dönüştüğünde, Rafiki’ye şöyle der:
“Yapmam gerekeni biliyorum ama geri dönmek demek geçmişle hesaplaşmak demektir, uzun zamandır kaçıyorum, bu yüzden!” 

Şimdi yaşam döngümüze bir göz gezdirelim, bizler de zaman zaman kaçmıyor muyuz? Yüzleşmemiz gerektiğini yüreğimiz ile gördüğümüz ve yine de o “acı” dan kaçındığımız süreçler deneyimlemiyor muyuz? Ve erteliyoruz, aslında ertelediğimiz “zaman” değil, kendi öz gerçekliğimiz!
“Acı” duyumsamadan özgürleşmek adına tek gerçekleştirmemiz gereken; o “acı”nı özüne doğru şimdinin bilinçliliği ile ilerlemek, geçmişten heybemize ağırlık olarak yüklemeyi seçtiğimiz değer yargılarımız ve gerçeklikten uzak inançlarımız ile değil!
Yukarıda özetlemeye çalıştığım farkındalığı Rafiki, Simba’ya çok öz bir şekilde uygulamalı olarak aktarıyor. Elindeki asası ile Simba nın kafasına vurur, Simba “Ah!..” der, 
Maymun Rafiki der ki: “Ne önemi var, geçmişte kaldı!”
Simba: “Hala acıyor!”
Maymun Rafiki, bir kez daha vurmak için hamle gerçekleştirdiğinde, Simba kafasını eğer..
Rafiki: “Acıyı unutmak için ya ondan kaçarsın! Ya da ondan ders alarak yoluna devam edersin!”
Ve bu dialogun ardından Rafiki, Simba’ya sorar: “Şimdi ne yapacaksın?”
Simba:    GERİ DÖNÜYORUM!

Siz (ler);  nasıl ve ne zaman kendi krallığınızın merkezinde var olmayı seçerek tüm kainat ile sonsuz güzellikteki ışığınızı paylaşmak üzere, başla kendinize geri dönmeye “aşk” a düşmeye yönelik bir tohum atma niyetindesiniz? 


SEVGİ”NİN GÜCÜ ADINA!

30 Haziran 2019 Pazar

KABUK DEĞİŞTİRMEYE HAZIR MISINIZ ?



Sımsıcacık bir yaz günü Güneş tüm ihtişamı ile yeryüzünü sevgi ile selamlıyor, önünüzde uçsuz bucaksız sonsuzluğun gücünü haykıran mavinin eşsiz tonlarının melodisini fısıldayan güçlü okyanusun akışına bıkakıvermişsiniz kendinizi, özgürce… 

Haydi şimdi bu eşsiz manzaranın tam kalbinde; 2019 yılının önümüzdeki altı ayı için gerçekleştirdiğiniz belki de halen planlıyor ve gerçekleşmesini diliyor olduğunuz programlarınıza bir göz gezdirelim. Bu planlarda/programlarda gözünüze çarpan ortak bir tema var mı? Örneğin; “kariyer , aile, yerleşim yeri, seyahatler, sahip olduğunuz manevi-maddi değerler, aşk, ilişkiler, anlamlandırmak istediğiniz krizler/travmalar, ailenizin kökleri ile ilgili daha fazla bilgi edinmek yönünde merak, kendi bireysel kimlik ve fizyolojik görünümünüz ile ilgili belirli değişimler ,  vb.” gibi. 
Belki de mevcut yolculuğunuzda şu an birkaç tema birden yolunuzu ışıyor olabilir…
Peki bu plan/programlarınızda yer alan istekleriniz/niyetlerinizin ardındaki motivasyon kaynağı(kaynakları) ne(ler) olabilir acaba? 


Örneğin; belki şu süreçte kariyer yaşamınızla ilgili radikal kararları hayata geçirmek mevcut sektörünüzün tam zıttı bir iş sahasında kendinizi var ederek henüz varoluşsal okyanusumuza tam anlamı ile yansıtamadığınızı düşündüğünüz, hissettiğiniz potansiyelinizi ışımak niyetinde olabilirsiniz? Bu niyetin ardındaki dinamik, sizi böylesine cesurca kararlar almaya, mevcut kabuğunuzdan sıyrılıp yeniden doğmaya vesile olan dinamik ne olabilir? 

Deneyimlemekte olduğumuz  derin dönüşüm sürecinde, genel olarak hangi tema(lar) yaşamınızda şu an için aydınlanıyor olsa da, her birinin ardındaki ana motivasyon kaynağı: hassasiyetlerimiz ile buluşmak ve duygusal farkındalığımızı bilinçli bir şekilde uyandırmak! Bir başka yalın bir deyim ile gerçekten “insan varlığı” olduğumuzu yeniden hatırlamak!

Hiç şüphesiz ki; ektiklerimizi biçiyoruz lakin pek uzaklara gitmeksizin, şöyle bir merceğimizi sağımızdaki solumuzdaki insan varlıklarına çevirdiğinizde pek de kendi halinden hoşnut, mutluluğu, neşeyi, minnettarlığı doya doya deneyimleyen pek az kişi ile rast geliyoruz değil mi? İçerisinde bulunduğumuz toplumsal atmosferde, hep bir “beğenmeme-sürekli değiştirme-doyumsuzluk” kısaca memnuniyetsizlik ikliminin hüküm sürdüğünü gözlemlemekteyiz. Mütemadiyen kendimizi değiştirme ve var olan halimizi daha iyi bir hal deneyimine dönüştürme çabası ve arzusu içerisindeyiz. Bu ve benzeri arzu, istek, çabanın ardındaki ise; kendi öz gücümüz ile buluşmakta, öz gücümüz ile bir olmaya yönelik korku duyumsamamız kök salmakta. Genellikle, korkularımız ile zihinlerimizde engeller oluşturuyor böylelikle kalbimizin tiz sesini duyumsamaktan alıkoyuyoruz kendimizi. Oysa ki; korkularımızı dönüştürdüğümüz an gerçek benliğimizi ışımaya başladığımız andır eş zamanlı olarak. Bir başka deyim ile; ruhun gelişim sürecinde özgürleşmesi gereken alan ve zaman; korku hissiyatı ile aydınlatılır.

Şu an dışarıda ne var? Tabi ki içeride ne var ise, dışarıda da o varoluşunu sergiliyor. Global bir ekonomik kriz süreci, herkes Dünya gezegenin kaynaklarının yeterli olup olmayacağı yönünde panik halinde ve  bu kaos hali insan varlıklarını daha çok sahiplenmeye doğru güdümlüyor olsa da artık işlevsel olmayan kabuğumuzdan sıyrılıp en hassas halimiz ile temas ederek insanlığa uyanma zamanı! Lakin dışarıda seyr ettiğimiz ekonomik krizin ardında kendi özüne mutlak kabulün gücü ile teslim olamayan bilinç yapısının mevcut olduğunu hatırlayalım. 

Asıl olan dışarıda var olan kaynakların kıt gibi görünüyor olması değil, bizlerin öz güçlerini sürekli görmezden gelerek kendi kendimize şiddet uyguluyor olmamız. Bu şiddetin en merkezinde ise “sahip olmak” motivasyonu ile eylemlerimizde aşırılılık sergileyerek açgözlü davranışlar tezahür ettiriyor oluşumuz, sadece  yalın bir biçimde  “olma” yönündeki varoluşsal gücümüz ile ilerleyişimizin önünde bir bariyer oluşturmakta. Haydi gelin şimdi tıpkı bir yengeç misali o sivri, keskin kıskaçlarımızı en derinlerimizde duyumsadığımız gerçek öz ışığımızı yansıtmamıza gölge düşüren soyut-somut niteliklerin her birini yaşamımızdan kabulün gücü ile ayrışmak, vedalaşmak için kullanalım ki; yeniyi inşa edebilmek adına alan ve zaman yaratabilelim, ne dersiniz? 

İnsan varlığı olabilmenin doğasında “gelişmek/olgunlaşmak” vardır. Sadece büyümek değil! Büyümek ve gelişmek birbirinden farklı kavramsal süreçlere işaret eder. Herhangi birşey düşünün büyüyen; ve eş zamanlı olarak gelişen. Örneğin bir çiçeğiniz köklerinden aldığı güçle büyür ve kökten gelen yeni dallar yeni çiçekler ile donatılmaya başladığında çiçeğinizin saksısını değiştirirsiniz doğal olarak. Ancak çiçeğin güçlü bir şekilde kökten gelen diğer dallar ile birarada birlikte bağlantılı bir biçimde  yeni filizler ile çoğalması için kökünden aldığı güç kadar içsel motivasyon kaynakları ile bir olarak, gelişmesi/olgunlaşması da elzemdir. Gelişme olmaksızın sadece büyüme gerçekleşirse;  bazı dallar boynunu büker, çiçekler solar vb. 

İnsan varlığını da şimdi böyle düşünün; doğal olarak varoşundan getirdiği büyüme dinamiği vardır. Gelişmeyi/olgunlaşmayı sağlayacak olan yegane motivasyon kaynakları ise “merak” ve “tutku” dur. Mütemadiyen soru sormak, karşısında beliriveren engel(miş) gibi görünen herşeyin ardındakine yönelik iştahlı bir merak duyumsamak ve yüreğinin sesinin işaret ettiklerini azimli bir tutku ile gerçekleştirmeye niyetli olmak olgunlaşma yönündeki temel adımlardır ki; her bir organizmanın bir olduğunu ve kökten birbirine bağlı olduğunu duyumsayabilsin.
 Bu adımları tetikleyen en temel  hissiyat ise : “acı” dır. 
Şimdi olanı olduğu gibi kabul edebilmek adına güçlü bir acı deneyimleme süreci uyandırıyoruz. 
Acı hissiyatını deneyimlediğimizde ne olur? Tüm odağımız güçlü bir biçimde; acı duyumsanan yere doğru ilgi, şefkat ve anlayışla, anlamak, dinlemek, duyumsamak, ardındaki görmek ve keşfetmek üzere, yoğunlaşır.
İşte şu anda vuku bulan da budur; her etki bir tepkiyi, her tepki de bir etkiyi izlediğine göre; etki de gerçekleştirilecek minik bir değişim tüm senaryoda gerçekleşecek kökten dönüşümü tetikleyici bir doğum  gücünü uyandırır. Hatırlayalım ki; en karanlık an ışığın öz gücünün en yüksek oktavda ışıdığı andır eş zamanlı olarak. 
İşte yepyeni şefkatin ışıltılı zemininde bir doğum zamanı geliyor, hazır mısınız? 
Yaşamın öz ruhunu hissedebilmek adına en derinlerdeki hassasiyetlerimiz ile kavuşma, gerçek benliğimize bir adım daha yaklaşma zamanı, şimdi. Plan ve programlarımızın ardında neyi (neleri) sürekli olarak ötelediğimizi, görmezden gelmeyi seçtiğimizi, bastırdığımızı, yüzleşmekten kaçındığımızı görme ve farkındalıklı bir bilinç ile hazm etme vaktidir. 

Hayallerinizi derin bir yaratıcılık ile inşa etmeye hazır mısınız? 
Bunun için tek görmemiz gereken olduğumuz halimiz ile tüm hassasiyet ve kırlganlıklarımız ile yeterli ve bütün olduğumuzdur. 

Okyanusun en derinlerinde yıldızların hikayelerini dinlemeye  ve sezgilerinizin elmas ışığı ile bir olmak adına okyanusun en harikulade mavi tonlarının  derinlere doğru bir dalış gerçekleştirmeye ne dersiniz? 


*"Her birimiz örülmüşüz ilmek ilmek sevginin ipleri ile her zaman var olmak ve sevginin rahminde çoğalmak üzere."
Işık Olsun!





15 Haziran 2019 Cumartesi

HİÇBİRŞEYİN SAHİBİ DEĞİLSEN, HERŞEYİN SAHİBİ GİBİ DAVRANIRSIN !

“Sadece sessizlikte sözcük,
sadece karanlıkta ışık,
sadece ölümde yaşam:
şahinin boş semada uçuşunu aydınlatır.”
Ursula K. LeGuin




BANA LAMBAYI GETİR, HAYATIN ŞİMDİ BAŞLIYOR…

Şimdi hayal edin sarı renginin harikulade binbir tonunun dalga dalga yayıldığı Güneş ışınlarının, sıcak gücünü, canlılığını tüm varoluşunuzla duyumsadığınız uçsuz bucaksız bir çölün tam ortasında tek başınasınız. Gözlerinizi kapatın ve bu deneyime birkaç dakika boyunca kucak açın …

“Tam bir anlayış, yalnızca tam bir kabulden geçer.” 
Dane Rudhyar

Bütünüyle teslim ediyorsunuz kendinizi çölün sıcaklığının ardındaki apaydınlık yaşamsallığın özüne.  Burnunuzu gıdıklayan kokuyu, kalbinizin ritmi ile içeriye davet ederken, sessizliğin özündeki sesi dinleyebilmek adına, zihninizin sesini her solukta biraz daha kısıyorsunuz. Özünüzdeki ses; bu uçsuz bucaksız harikulade incecik, sımsıcacık kum taneleri ile örülmüş zeminde neyi (neleri) fark etmenize vesile oluyor?...

Gözlerinizi dış dünyaya açtığınızda o da nesi? Tam karşınızda, sapsarı kumların üzerinde altın gibi parıl parıl parlamakta olan bir obje fark ediyorsunuz bu da nedir, diyorsunuz kendi kendinize bir lambaya benziyor sanki... Elinizde evirip çevirdiğiniz lambayı açmaya çalışırken birden bire sihirli birşey oluyor ve toz bulutunu andıran dumanların ardından masmavi dev gibi bir o kadar da sevimli bir varlığın size doğru bakmakta olduğunu fark ediyorsunuz. Bu ilginç beden formundaki mavi sevimli varlık; size üç dilek hakkınızın olduğunu ne dilerseniz, gerçeğe dönüşeceğini söylüyor… 

Şu an neler duyumsamaktasınız? Hayal etmesi bile güzel değil mi? Hatırlayalım ki; her hayal bir gerçekliği özünde barındırır, gerçeklikte her anın ritminde hayal ettiklerimizi gerçeğe dönüştürebilmek adına emek verdiğimiz bir süreç boyutu deneyimlemiyor muyuz biricik yolculuk serüvenimizde, öz olarak?...


“Öz, gitmeden bilir, bakmadan görür, yapmadan gerçekleştirir.”
Lao Tzu

Haydi şimdi üç adet dilekte bulunun, ister yazılı ister sözel olarak belki de renklerin çoşkulu gücünü de kullanmayı seçerek resmederek dileklerinizi ifade etmeyi seçebilirsiniz…

Tamam mı ? Hazır mıyız? Dileklerimizi dilediğimize göre biraz hafifleyerek bu dileklerimizi nasıl bir coğrafyada köklendirmek istediğimize karar vermek için, uçan halımıza atlayıp minik mavi, yeşil gezegenimizde ufak bir tura çıkalım mı beraberce? Nereye gitmek istiyor canınız? Neleri keşfetmeye can atıyor bedeniniz? Yüreğiniz neler fısıldıyor heyecanın ritmi ile? Her nereyi görmek ve duyumsamak istedi ise de canınız bu alanda öncelikle ziyaret etmemiz gereken bir mağara var, adı da “Mucizeler Mağarası”. Merakınızın iştahı kabarıyor gibi sanki… Nasıl mucizeler sizi bekliyor acaba? 

Tıpkı şu an gibi her an da bir mucize, varoluşun her tonunun mucizenin özünü yansıtmakta olduğunu hatırlıyoruz şimdi ve daima.

Mağara (lar) size neyi anımsatıyor? İnsanoğlunun varoluşundan bugüne değin en önemli sığınak alanlarından birisi olmuştur, mağaralar. Peki neden, kimden, nasıl sığınma ihtiyacı duyumsarsınız? Hiç şüphesiz ki; en çok kendi kendimizden sığınmaya ihtiyaç duyumsuyoruz hele ki şu an deneyimlemekte olduğumuz alan ve zaman boyutunda? Bu bağlamda mağara, ana rahmini ve bilinçdışını en iyi sentezleyen metaforlardan birisidir. Dışarıda gördüğümüz, algıladığımız, duyumsadığımız Dünya, üstümüze üstümüze geldiğinde şöyle bir kendi öz sesimizin tonu ile buluşabilmek adına çekilmek istediğimiz bir yer vardır, hani mabet gibi…Sizin mabediniz neresi? Ve içerisinde ne(ler) ile buluşmayı seçiyorsunuz?

“Girmekten korktuğumuz mağara, aradığınız hazineyi barındırır.” 
Joseph Campbell

Yeniden doğabilmek adına zamanın belirli boyutlarında kendi mağaramıza çekilme gereksinimi duyumsarız, bilinçdışımızdaki hikayeyi bütünü ile apaydınlık biçimde bilincimizde görebilmek adına… Bunun için de mağaranın içerisinde bir lambaya gereksinimiz var değil mi? Yazının başında bahsettiğimiz ve çölün kızgın kumları üzerinde bulduğunuz sihirli lambanız cebinizde merak etmeyin… Gerçekten lambanın neyi sembolize ettiğine dair düşünce odağımızı yöneltmeyi seçersek, lambanın özümüzdeki bilgeliğin ve inancın ışığından başka birşey olmadığını fark ederiz. 

Özümüzdeki lamba bizlere her daim ölümsüz ve biricik bir varlık olduğumuzu ışımaktadır, görmeyi seçiyor musunuz?

Buraya kadar olan yolculuk sürecimizde özümüzde temas etme gereksinimi duyumsadığımız olgulara göz gezdirmiş olduk.  Haydi gelin şimdi Arap edebiyatının en güzel eserlerinden birisi olan  Binbir Gece Masalları arasında yer alan Aladdin in dünyasına hep birlikte tanık olalım mı? 


Burada şunun altını çizelim Aladdin’in özündeki aşkı uyandıran prenses Yasemin’in gerçek adı: “Princess Badroulbadour” Arap dilinde; “dolunay” anlamına geliyor. Aladdin’in kendi gölgeleri ile yüzleşerek adım adım kendine yürüdüğü yolculuğu dolunay’ın motivasyonuna da oldukça uygun. Dolunay süreçleri;  farkındalığımızın en yoğun olduğu zaman dilimleri olduğu kadar duygularımız ile temas etmemiz yönünde destekleyici unsurlar ile yüzleşebilmemize de olanak sağlayarak özümüzdeki güç ile buluşabilmemiz adına bizleri, kendimize doğru uyanışa çağıran tamamlanma dönemleridir.

DİLE BENDEN NE DİLERSEN…

Lamba, cin, mağara, uçan halı, maymun, prenses, gizemli ve bir o kadar da büyülü Agrabah şehri…, kelimeleri muhtemelen çok iyi bildiğiniz  Aladdin masalını zihninizde uyandırıyor. Aladdin masalının size göre ilettiği, en temel mesaj ne olabilir? 

Yakın geçmişte Aladdin filmi, Disney in yeni, özgün bir versiyonu ile beyaz perdede tüm ihtişamı ile bizlerle buluşmuş iken masalın zeminindeki bazı önemli  olgulara ilişkin bir keşif yolculuğu gerçekleştirelim. Kendimizi olduğumuz gibi kabul etmek, güç, özgürlük, mutluluk ve aşk temaları çerçevesinde farkındalığımızı kendi içsel öz kuvvetlerimize odaklamamıza vesile olan meraklı ve cesur kahramanımız; Aladdin ile “kendimiz olmanın tüm kainattaki en yüce mutlak güç olduğunu bir kez daha hatırlamaya, ne dersiniz? 

Renkli, canlı bir koşuşturmanın, hareketin ve gizemli mistik havanın kol gezdiği  Agrabah

sokaklarında;  algıları yolu ile deneyim toplayan, yaşamın mucizesini kalbinde hissederek merakla, aşkla deneyimleri yolu ile dünyaya şahit olan kahramanımız Aladdin sıradan bir gün deneyimlediğini zannederken nereden bilecekti ki gerçek aşkın ritmi ile öz benliğinin ışığını idrak edeceğini, nefsini fark ederek boyunduruk altına alacağını, kendi içselliğinde uzun ve keyifli bir keşif serüvenine  adım atıyor olduğunu, değil mi?




Aşk; gerçeklikliğin ta kendisidir… 
Bir kez gerçek  aşkın ritmini duyumsadığınızda bir daha
 asla eski benliğinizdeki deneyimlerinizi sürdüremeyeceğinizi yüreğinizle bilirsiniz. 
Gerçek aşk; sizin tüm varoluşsal potansiyelinizi en yüksek oktavda ışımanıza vesile olan oldukça baharatlı leziz bir süreç deneyimidir, bu süreçte aynı anda acıyı ve keyfi; inancı ve hayal kırıklığını deneyimler sonunda öz benliğinize  yeniden doğarak bambaşka bir bilinç perdesinden seyre dalarsınız dünya alemini.

SİZİN PRENSESİNİZ KİM? 

Kahramanımız Aladdin; öze güvenen, koşulsuz şartsız adaleti her soluğunda savunan güzel prenses Yasemin’in gözlerinde gerçeklik ile buluştuğunda, onunla birlikte olabilmek adına bir prens olması gerekliliğine o kadar inanmıştı ki; Prensens Yasemin’in babasının hırslarından gözleri adeta kör olmuş, kalbi tutsak olan vezirini, yaşamına davet ediyor ve  sihirli bir serüveni başlatarak ona gerçek gücün ve özgürlüğün tadına bakmasına vesile olacak sevimli mavi cini de yaşamına davet ediyordu. 

Şimdi düşünün şu an ne gerçekleştirmek istiyorsunuz? Peki bu isteğinizi gerçekleştirmeniz için ne(lere) gereksinim duyumsamaktasınız? 
Gerçekçi olalım,  bir şey istediğimizde genellikle istediğimize ulaşabilmek adına bir sürü süreç deneyimi sıralayıverir ve ilk adımı atmayı genellikle ertelemeyi seçeriz ya da zaman zaman, o isteğin olmayacağına inandırırız kendimizi. 

Zihnimizden geçen her düşünceyi fiziksel realitede gerçekliğe dönüştürebilme potansiyeline sahip yaratıcı varlıklar olduğumuza göre, bize engelmiş gibi görünen herşeyi de bizzat kendimiz oluşturuyoruz. Öyle ise; isteklerimizin gerçeğe dönüşmesi için bir diğer varlığa değil sadece kendimize biricik özümüzden başka hiçbir şeye gereksinimiz olmadığını hatırlıyor olduğumuz bir zamanın kalitesindeyiz, farkında mısınız? 

Her birimizin ulaşmayı hedeflediği hayalleri/umutları/düşleri var bir diğer deyim ile her birimizin iç dünyasında güzeller güzeli bir prensens soluk almakta, peki prensesinize giden yolda ne(leri) deneyimlemeyi umuyorsunuz? Karşınıza her ne çıkarsa çıksın ilerleyebilecek motivasyonu hissedebiliyor musunuz, yüreğinizin ateşinde? İlhamın gücü ile ne kadar risk alabilmeye gönlünüz var? 

Uçan halınız şu an tam önünüzde sizi selamlıyor. Hazır mısınız herşeyi bırakabilmeye, işlevsel olmayan her türlü yaşam kalıbınızdan özgürleşmek için şu anki mevcut sizden vazgeçmeye ? Ve sadece yüreğinizi dinlemeye cesaretiniz var mı ? Haydi bakalım, istikamet…..

Yaşamımızdaki kaosu çözüme kavuşturacak olan; ayrıcalıklarımıza, destekleyenlerimize odağımızı yöneltmek yerine bütünün harikulade ihtişamlı parçalarından birisi olduğumuzu hissederek kendi öz benliğimizi hatırlamak üzere uyum içersinde daima ahenkle yüreğimizdeki ışığın izini sürerek yolda olmaktır, yaşamak adını atfetttiğimiz süreç deneyimi.

Kaosu deneyimlediğimiz ve belirsizlikler hissettiğimiz mevcut süreçte şu an alın elinize sihirli lambanızı, ilk adım nedir? İlk adım lambayı ovalamak!  İçselliğimiz ile temasa geçmek adına eylemde var olmayı seçmek; peki ikinci adım nedir? Ne istediğini söylemek. Gerçekten farkında mıyız,  öz olarak ne (ler) istediğimizin? 

Buraya esprili bir minik hikaye eklemek istiyorum, her sözün yaratıcı bir potansiyele sahip olduğunu ve kelimeleri özenle seçerek kullanmayı hatırlamamız dileğiyle… :

“Yaklaşık yetmiş yaşlarındaki kırk yıllık evli bir çift tropik bir adada sahilde yürürken, ansızın kadın kumların arasında parlayan birşey fark ediyor.Ve kocasına gösteriyor bunun üzerine kadının eşi: “acaba bu masallardaki gibi sihirli bir lamba olabilir mi, acaba?
 Kadın gülerek lambayı ovalıyor o da ne, gerçekten karşılarında bir cin beliriveriyor…
Cin: ‘Oh, çok teşekkür ederim. Uzun zamandır burada kilitli idim. Beni serbest bıraktığınız için ikinize de birer dilek hakkı veriyorum.’ 
Bunun üzerine ilk olarak kadın dileğini belirtiyor: ‘Eşimle birlikte dalgaları yararak ilerleyen bir seyahat gemisinde olmak istiyorum, bu evliliğimizin kırkıncı yıldönümü için harika bir hediye!’
Ve cin, kadının dileğini yerine getirir okyanusun ortasında Titanik gibi harikulade bir seyahat gemisindeler, etraflarında hoş, çoşkulu insanlar var. O sırada gözü kendisinden genç hanımlara ilişen adam henüz dileğini dilememişti. 
Ve adam şöyle bir dilekte bulunuyor: “burada olmak istiyorum ama benden otuz yaş genç bir kadın ile birlikte olayım.”
Bunun üzerine cin adımın dileğini de yerine getirir ve bir anda adam yüz yaşında olurJ
Kıssadan hisse; ne dilediğinize dikkat edin!”

Dilekleriniz net, gerçekçi ve sizi size yaklaştıran nitelikte olsun!

BAŞKASI OLMA KENDİN OL…

Bu kelime dizisinin,  şarkısı bile mevcut  değil mi? 
“Başkası olma kendin ol, böyle çok daha güzelsin…”

Bizim haylaz kahramanımız Aladdin’in ilk dileği kendisinden uzağa düşeceği bir süreç deneyim
i oluyor. En uzak bazen en yakındır. Uzaklaştıkça, kendimize daha çok yakınlaşırız… İlk dilek: “ bir
prens olmak” Bir prensesi ancak bir prens etkileyebilir?  Bu süreçte olmadığı biri gibi rol yapmayı deneyimliyor, kıvrak zekalı Aladdin. Her birimiz,  yaşam döngümüzde;  hedeflerimiz, isteklerimiz uğruna birtakım maskeler takmayı seçiyoruz. Özellikle dijital iletişim kanallarının oldukça revaçta olduğu günümüz sanal  toplumunda, sosyal medyada öz kimliğimizden farklı ve bağımsız bambaşa bir kimlik sergilemeyi seçebiliyor ve diğer insanlara kendimizi olduğumuzdan çok başka gösterme yönünde çaba sarf ediyoruz. Böylelikle dışarıda çoğalırken, iç sesimizi dinleyemez oluyoruz, kendimizden, hissiyatlarımızdan uzaklaştıkça, ruhsal ardından fizyolojik rahatsızlıkları yaşam sürecimize davet etmeyi seçiyoruz.

Toplumsal süreçte sosyal statüler, ekonomik değerler nedeni ile, her birimiz kendimizi zaman zaman yetersiz ve değersiz hissederek kendimizi olduğumuz halimizden daha bir başka göstermeye meyil ediyoruz lakin ne kadar rol yaparsak yapalım öz sahne olan yüreğimiz hep gerçeği ışırken vicdanımız ile zihnimizin arasında sıkışıp kalıveriyoruz. Bu bağlamda dengede olmama hal deneyimleri yaşantılarken sıkılmış, bunalmış, ne yapacağını bilemeyen sanki kaptanı olmayan bir gemide okyanusun dalgaları arasında sürükleniverirken buluveriyoruz kendimizi. Geminin kaptanı yok ise belki de özümüzdeki kaptanlık becerilerini hatırlama ve ortaya koyma vakti gelmiştir, ne dersiniz? 
Nitekim bizim zeki kahramanımız Aladdin’nin de ikinci dileği boğulmaktan kurtarılmak oluyor. Ve gerçek gücün tüm kırılganlıkları ve hassasiyetleri ile kendimiz olabilmek olduğunu hatırlıyor. Peki ya sizler? Dileğinizin ya da dileklerinizin realitede form kazanması için öncelikle ölümü deneyimlemeniz gerektiğini hatırlıyor musunuz? Gerçek özgürlük; kendi sorumluluk ve sınırlarımızı bilerek tüm arzulardan özgürleşmedir.Bu bağlamda kendimizin olumlu olmayan yönlerini de kolaylıkla kapsadığımız kendi niteliklerimizin olumlu olumsuz yönlerine bütünü ile alan açtığımızda tıpkı dolunay ın muhteşem tamamlanmışlığı yansıtan ışığı gibi kendi içselliğimizde bütünselliği deneyimleyebileyek öz parlak ışığımızı yansıtabiliriz tüm kainata. 

GERÇEKTEN ZENGİNLİĞİ DENEYİMLİYOR MUSUNUZ? 

Size göre “zenginlik”in en yalın tanımı nedir? Öz değerleri maddi birtakım unsurlar ile bir görmek ve bu uğurda yaşamak zenginlik midir? Tabi ki “hayır” dediğinizi duyar gibiyim. Hıım öz zenginlik;  yaşamlar boyu atalarımızdan miras aldığımız sözleri en güzel biçimde varoluşa ışımaktır. Bu bağlamda öz başarı zenginliği beraberinde getiriyor. Yaşamda başarının tadına bakmak istiyor isek, mevcut bedenimizdeki yaşam döngümüzdeki mesajımız ile buluşabilmek adına her solukta gerçekleştirdiğimiz seçimlerin sorumluklarının bilincinde olarak, öz mutluluk ile yolculuğu deneyimleyemeye iştahımız var mı? Sualini kalbimize yönlendirmeyi hatırlayalım ve tabi kalben dinlemeyi de…

Şu an bir yıldız kayıyor, haydi bir dilek tutun!

Abra Kadabra
(konuştuğum esnada yaratırım)