30 Haziran 2019 Pazar

KABUK DEĞİŞTİRMEYE HAZIR MISINIZ ?



Sımsıcacık bir yaz günü Güneş tüm ihtişamı ile yeryüzünü sevgi ile selamlıyor, önünüzde uçsuz bucaksız sonsuzluğun gücünü haykıran mavinin eşsiz tonlarının melodisini fısıldayan güçlü okyanusun akışına bıkakıvermişsiniz kendinizi, özgürce… 

Haydi şimdi bu eşsiz manzaranın tam kalbinde; 2019 yılının önümüzdeki altı ayı için gerçekleştirdiğiniz belki de halen planlıyor ve gerçekleşmesini diliyor olduğunuz programlarınıza bir göz gezdirelim. Bu planlarda/programlarda gözünüze çarpan ortak bir tema var mı? Örneğin; “kariyer , aile, yerleşim yeri, seyahatler, sahip olduğunuz manevi-maddi değerler, aşk, ilişkiler, anlamlandırmak istediğiniz krizler/travmalar, ailenizin kökleri ile ilgili daha fazla bilgi edinmek yönünde merak, kendi bireysel kimlik ve fizyolojik görünümünüz ile ilgili belirli değişimler ,  vb.” gibi. 
Belki de mevcut yolculuğunuzda şu an birkaç tema birden yolunuzu ışıyor olabilir…
Peki bu plan/programlarınızda yer alan istekleriniz/niyetlerinizin ardındaki motivasyon kaynağı(kaynakları) ne(ler) olabilir acaba? 


Örneğin; belki şu süreçte kariyer yaşamınızla ilgili radikal kararları hayata geçirmek mevcut sektörünüzün tam zıttı bir iş sahasında kendinizi var ederek henüz varoluşsal okyanusumuza tam anlamı ile yansıtamadığınızı düşündüğünüz, hissettiğiniz potansiyelinizi ışımak niyetinde olabilirsiniz? Bu niyetin ardındaki dinamik, sizi böylesine cesurca kararlar almaya, mevcut kabuğunuzdan sıyrılıp yeniden doğmaya vesile olan dinamik ne olabilir? 

Deneyimlemekte olduğumuz  derin dönüşüm sürecinde, genel olarak hangi tema(lar) yaşamınızda şu an için aydınlanıyor olsa da, her birinin ardındaki ana motivasyon kaynağı: hassasiyetlerimiz ile buluşmak ve duygusal farkındalığımızı bilinçli bir şekilde uyandırmak! Bir başka yalın bir deyim ile gerçekten “insan varlığı” olduğumuzu yeniden hatırlamak!

Hiç şüphesiz ki; ektiklerimizi biçiyoruz lakin pek uzaklara gitmeksizin, şöyle bir merceğimizi sağımızdaki solumuzdaki insan varlıklarına çevirdiğinizde pek de kendi halinden hoşnut, mutluluğu, neşeyi, minnettarlığı doya doya deneyimleyen pek az kişi ile rast geliyoruz değil mi? İçerisinde bulunduğumuz toplumsal atmosferde, hep bir “beğenmeme-sürekli değiştirme-doyumsuzluk” kısaca memnuniyetsizlik ikliminin hüküm sürdüğünü gözlemlemekteyiz. Mütemadiyen kendimizi değiştirme ve var olan halimizi daha iyi bir hal deneyimine dönüştürme çabası ve arzusu içerisindeyiz. Bu ve benzeri arzu, istek, çabanın ardındaki ise; kendi öz gücümüz ile buluşmakta, öz gücümüz ile bir olmaya yönelik korku duyumsamamız kök salmakta. Genellikle, korkularımız ile zihinlerimizde engeller oluşturuyor böylelikle kalbimizin tiz sesini duyumsamaktan alıkoyuyoruz kendimizi. Oysa ki; korkularımızı dönüştürdüğümüz an gerçek benliğimizi ışımaya başladığımız andır eş zamanlı olarak. Bir başka deyim ile; ruhun gelişim sürecinde özgürleşmesi gereken alan ve zaman; korku hissiyatı ile aydınlatılır.

Şu an dışarıda ne var? Tabi ki içeride ne var ise, dışarıda da o varoluşunu sergiliyor. Global bir ekonomik kriz süreci, herkes Dünya gezegenin kaynaklarının yeterli olup olmayacağı yönünde panik halinde ve  bu kaos hali insan varlıklarını daha çok sahiplenmeye doğru güdümlüyor olsa da artık işlevsel olmayan kabuğumuzdan sıyrılıp en hassas halimiz ile temas ederek insanlığa uyanma zamanı! Lakin dışarıda seyr ettiğimiz ekonomik krizin ardında kendi özüne mutlak kabulün gücü ile teslim olamayan bilinç yapısının mevcut olduğunu hatırlayalım. 

Asıl olan dışarıda var olan kaynakların kıt gibi görünüyor olması değil, bizlerin öz güçlerini sürekli görmezden gelerek kendi kendimize şiddet uyguluyor olmamız. Bu şiddetin en merkezinde ise “sahip olmak” motivasyonu ile eylemlerimizde aşırılılık sergileyerek açgözlü davranışlar tezahür ettiriyor oluşumuz, sadece  yalın bir biçimde  “olma” yönündeki varoluşsal gücümüz ile ilerleyişimizin önünde bir bariyer oluşturmakta. Haydi gelin şimdi tıpkı bir yengeç misali o sivri, keskin kıskaçlarımızı en derinlerimizde duyumsadığımız gerçek öz ışığımızı yansıtmamıza gölge düşüren soyut-somut niteliklerin her birini yaşamımızdan kabulün gücü ile ayrışmak, vedalaşmak için kullanalım ki; yeniyi inşa edebilmek adına alan ve zaman yaratabilelim, ne dersiniz? 

İnsan varlığı olabilmenin doğasında “gelişmek/olgunlaşmak” vardır. Sadece büyümek değil! Büyümek ve gelişmek birbirinden farklı kavramsal süreçlere işaret eder. Herhangi birşey düşünün büyüyen; ve eş zamanlı olarak gelişen. Örneğin bir çiçeğiniz köklerinden aldığı güçle büyür ve kökten gelen yeni dallar yeni çiçekler ile donatılmaya başladığında çiçeğinizin saksısını değiştirirsiniz doğal olarak. Ancak çiçeğin güçlü bir şekilde kökten gelen diğer dallar ile birarada birlikte bağlantılı bir biçimde  yeni filizler ile çoğalması için kökünden aldığı güç kadar içsel motivasyon kaynakları ile bir olarak, gelişmesi/olgunlaşması da elzemdir. Gelişme olmaksızın sadece büyüme gerçekleşirse;  bazı dallar boynunu büker, çiçekler solar vb. 

İnsan varlığını da şimdi böyle düşünün; doğal olarak varoşundan getirdiği büyüme dinamiği vardır. Gelişmeyi/olgunlaşmayı sağlayacak olan yegane motivasyon kaynakları ise “merak” ve “tutku” dur. Mütemadiyen soru sormak, karşısında beliriveren engel(miş) gibi görünen herşeyin ardındakine yönelik iştahlı bir merak duyumsamak ve yüreğinin sesinin işaret ettiklerini azimli bir tutku ile gerçekleştirmeye niyetli olmak olgunlaşma yönündeki temel adımlardır ki; her bir organizmanın bir olduğunu ve kökten birbirine bağlı olduğunu duyumsayabilsin.
 Bu adımları tetikleyen en temel  hissiyat ise : “acı” dır. 
Şimdi olanı olduğu gibi kabul edebilmek adına güçlü bir acı deneyimleme süreci uyandırıyoruz. 
Acı hissiyatını deneyimlediğimizde ne olur? Tüm odağımız güçlü bir biçimde; acı duyumsanan yere doğru ilgi, şefkat ve anlayışla, anlamak, dinlemek, duyumsamak, ardındaki görmek ve keşfetmek üzere, yoğunlaşır.
İşte şu anda vuku bulan da budur; her etki bir tepkiyi, her tepki de bir etkiyi izlediğine göre; etki de gerçekleştirilecek minik bir değişim tüm senaryoda gerçekleşecek kökten dönüşümü tetikleyici bir doğum  gücünü uyandırır. Hatırlayalım ki; en karanlık an ışığın öz gücünün en yüksek oktavda ışıdığı andır eş zamanlı olarak. 
İşte yepyeni şefkatin ışıltılı zemininde bir doğum zamanı geliyor, hazır mısınız? 
Yaşamın öz ruhunu hissedebilmek adına en derinlerdeki hassasiyetlerimiz ile kavuşma, gerçek benliğimize bir adım daha yaklaşma zamanı, şimdi. Plan ve programlarımızın ardında neyi (neleri) sürekli olarak ötelediğimizi, görmezden gelmeyi seçtiğimizi, bastırdığımızı, yüzleşmekten kaçındığımızı görme ve farkındalıklı bir bilinç ile hazm etme vaktidir. 

Hayallerinizi derin bir yaratıcılık ile inşa etmeye hazır mısınız? 
Bunun için tek görmemiz gereken olduğumuz halimiz ile tüm hassasiyet ve kırlganlıklarımız ile yeterli ve bütün olduğumuzdur. 

Okyanusun en derinlerinde yıldızların hikayelerini dinlemeye  ve sezgilerinizin elmas ışığı ile bir olmak adına okyanusun en harikulade mavi tonlarının  derinlere doğru bir dalış gerçekleştirmeye ne dersiniz? 


*"Her birimiz örülmüşüz ilmek ilmek sevginin ipleri ile her zaman var olmak ve sevginin rahminde çoğalmak üzere."
Işık Olsun!





15 Haziran 2019 Cumartesi

HİÇBİRŞEYİN SAHİBİ DEĞİLSEN, HERŞEYİN SAHİBİ GİBİ DAVRANIRSIN !

“Sadece sessizlikte sözcük,
sadece karanlıkta ışık,
sadece ölümde yaşam:
şahinin boş semada uçuşunu aydınlatır.”
Ursula K. LeGuin




BANA LAMBAYI GETİR, HAYATIN ŞİMDİ BAŞLIYOR…

Şimdi hayal edin sarı renginin harikulade binbir tonunun dalga dalga yayıldığı Güneş ışınlarının, sıcak gücünü, canlılığını tüm varoluşunuzla duyumsadığınız uçsuz bucaksız bir çölün tam ortasında tek başınasınız. Gözlerinizi kapatın ve bu deneyime birkaç dakika boyunca kucak açın …

“Tam bir anlayış, yalnızca tam bir kabulden geçer.” 
Dane Rudhyar

Bütünüyle teslim ediyorsunuz kendinizi çölün sıcaklığının ardındaki apaydınlık yaşamsallığın özüne.  Burnunuzu gıdıklayan kokuyu, kalbinizin ritmi ile içeriye davet ederken, sessizliğin özündeki sesi dinleyebilmek adına, zihninizin sesini her solukta biraz daha kısıyorsunuz. Özünüzdeki ses; bu uçsuz bucaksız harikulade incecik, sımsıcacık kum taneleri ile örülmüş zeminde neyi (neleri) fark etmenize vesile oluyor?...

Gözlerinizi dış dünyaya açtığınızda o da nesi? Tam karşınızda, sapsarı kumların üzerinde altın gibi parıl parıl parlamakta olan bir obje fark ediyorsunuz bu da nedir, diyorsunuz kendi kendinize bir lambaya benziyor sanki... Elinizde evirip çevirdiğiniz lambayı açmaya çalışırken birden bire sihirli birşey oluyor ve toz bulutunu andıran dumanların ardından masmavi dev gibi bir o kadar da sevimli bir varlığın size doğru bakmakta olduğunu fark ediyorsunuz. Bu ilginç beden formundaki mavi sevimli varlık; size üç dilek hakkınızın olduğunu ne dilerseniz, gerçeğe dönüşeceğini söylüyor… 

Şu an neler duyumsamaktasınız? Hayal etmesi bile güzel değil mi? Hatırlayalım ki; her hayal bir gerçekliği özünde barındırır, gerçeklikte her anın ritminde hayal ettiklerimizi gerçeğe dönüştürebilmek adına emek verdiğimiz bir süreç boyutu deneyimlemiyor muyuz biricik yolculuk serüvenimizde, öz olarak?...


“Öz, gitmeden bilir, bakmadan görür, yapmadan gerçekleştirir.”
Lao Tzu

Haydi şimdi üç adet dilekte bulunun, ister yazılı ister sözel olarak belki de renklerin çoşkulu gücünü de kullanmayı seçerek resmederek dileklerinizi ifade etmeyi seçebilirsiniz…

Tamam mı ? Hazır mıyız? Dileklerimizi dilediğimize göre biraz hafifleyerek bu dileklerimizi nasıl bir coğrafyada köklendirmek istediğimize karar vermek için, uçan halımıza atlayıp minik mavi, yeşil gezegenimizde ufak bir tura çıkalım mı beraberce? Nereye gitmek istiyor canınız? Neleri keşfetmeye can atıyor bedeniniz? Yüreğiniz neler fısıldıyor heyecanın ritmi ile? Her nereyi görmek ve duyumsamak istedi ise de canınız bu alanda öncelikle ziyaret etmemiz gereken bir mağara var, adı da “Mucizeler Mağarası”. Merakınızın iştahı kabarıyor gibi sanki… Nasıl mucizeler sizi bekliyor acaba? 

Tıpkı şu an gibi her an da bir mucize, varoluşun her tonunun mucizenin özünü yansıtmakta olduğunu hatırlıyoruz şimdi ve daima.

Mağara (lar) size neyi anımsatıyor? İnsanoğlunun varoluşundan bugüne değin en önemli sığınak alanlarından birisi olmuştur, mağaralar. Peki neden, kimden, nasıl sığınma ihtiyacı duyumsarsınız? Hiç şüphesiz ki; en çok kendi kendimizden sığınmaya ihtiyaç duyumsuyoruz hele ki şu an deneyimlemekte olduğumuz alan ve zaman boyutunda? Bu bağlamda mağara, ana rahmini ve bilinçdışını en iyi sentezleyen metaforlardan birisidir. Dışarıda gördüğümüz, algıladığımız, duyumsadığımız Dünya, üstümüze üstümüze geldiğinde şöyle bir kendi öz sesimizin tonu ile buluşabilmek adına çekilmek istediğimiz bir yer vardır, hani mabet gibi…Sizin mabediniz neresi? Ve içerisinde ne(ler) ile buluşmayı seçiyorsunuz?

“Girmekten korktuğumuz mağara, aradığınız hazineyi barındırır.” 
Joseph Campbell

Yeniden doğabilmek adına zamanın belirli boyutlarında kendi mağaramıza çekilme gereksinimi duyumsarız, bilinçdışımızdaki hikayeyi bütünü ile apaydınlık biçimde bilincimizde görebilmek adına… Bunun için de mağaranın içerisinde bir lambaya gereksinimiz var değil mi? Yazının başında bahsettiğimiz ve çölün kızgın kumları üzerinde bulduğunuz sihirli lambanız cebinizde merak etmeyin… Gerçekten lambanın neyi sembolize ettiğine dair düşünce odağımızı yöneltmeyi seçersek, lambanın özümüzdeki bilgeliğin ve inancın ışığından başka birşey olmadığını fark ederiz. 

Özümüzdeki lamba bizlere her daim ölümsüz ve biricik bir varlık olduğumuzu ışımaktadır, görmeyi seçiyor musunuz?

Buraya kadar olan yolculuk sürecimizde özümüzde temas etme gereksinimi duyumsadığımız olgulara göz gezdirmiş olduk.  Haydi gelin şimdi Arap edebiyatının en güzel eserlerinden birisi olan  Binbir Gece Masalları arasında yer alan Aladdin in dünyasına hep birlikte tanık olalım mı? 


Burada şunun altını çizelim Aladdin’in özündeki aşkı uyandıran prenses Yasemin’in gerçek adı: “Princess Badroulbadour” Arap dilinde; “dolunay” anlamına geliyor. Aladdin’in kendi gölgeleri ile yüzleşerek adım adım kendine yürüdüğü yolculuğu dolunay’ın motivasyonuna da oldukça uygun. Dolunay süreçleri;  farkındalığımızın en yoğun olduğu zaman dilimleri olduğu kadar duygularımız ile temas etmemiz yönünde destekleyici unsurlar ile yüzleşebilmemize de olanak sağlayarak özümüzdeki güç ile buluşabilmemiz adına bizleri, kendimize doğru uyanışa çağıran tamamlanma dönemleridir.

DİLE BENDEN NE DİLERSEN…

Lamba, cin, mağara, uçan halı, maymun, prenses, gizemli ve bir o kadar da büyülü Agrabah şehri…, kelimeleri muhtemelen çok iyi bildiğiniz  Aladdin masalını zihninizde uyandırıyor. Aladdin masalının size göre ilettiği, en temel mesaj ne olabilir? 

Yakın geçmişte Aladdin filmi, Disney in yeni, özgün bir versiyonu ile beyaz perdede tüm ihtişamı ile bizlerle buluşmuş iken masalın zeminindeki bazı önemli  olgulara ilişkin bir keşif yolculuğu gerçekleştirelim. Kendimizi olduğumuz gibi kabul etmek, güç, özgürlük, mutluluk ve aşk temaları çerçevesinde farkındalığımızı kendi içsel öz kuvvetlerimize odaklamamıza vesile olan meraklı ve cesur kahramanımız; Aladdin ile “kendimiz olmanın tüm kainattaki en yüce mutlak güç olduğunu bir kez daha hatırlamaya, ne dersiniz? 

Renkli, canlı bir koşuşturmanın, hareketin ve gizemli mistik havanın kol gezdiği  Agrabah

sokaklarında;  algıları yolu ile deneyim toplayan, yaşamın mucizesini kalbinde hissederek merakla, aşkla deneyimleri yolu ile dünyaya şahit olan kahramanımız Aladdin sıradan bir gün deneyimlediğini zannederken nereden bilecekti ki gerçek aşkın ritmi ile öz benliğinin ışığını idrak edeceğini, nefsini fark ederek boyunduruk altına alacağını, kendi içselliğinde uzun ve keyifli bir keşif serüvenine  adım atıyor olduğunu, değil mi?




Aşk; gerçeklikliğin ta kendisidir… 
Bir kez gerçek  aşkın ritmini duyumsadığınızda bir daha
 asla eski benliğinizdeki deneyimlerinizi sürdüremeyeceğinizi yüreğinizle bilirsiniz. 
Gerçek aşk; sizin tüm varoluşsal potansiyelinizi en yüksek oktavda ışımanıza vesile olan oldukça baharatlı leziz bir süreç deneyimidir, bu süreçte aynı anda acıyı ve keyfi; inancı ve hayal kırıklığını deneyimler sonunda öz benliğinize  yeniden doğarak bambaşka bir bilinç perdesinden seyre dalarsınız dünya alemini.

SİZİN PRENSESİNİZ KİM? 

Kahramanımız Aladdin; öze güvenen, koşulsuz şartsız adaleti her soluğunda savunan güzel prenses Yasemin’in gözlerinde gerçeklik ile buluştuğunda, onunla birlikte olabilmek adına bir prens olması gerekliliğine o kadar inanmıştı ki; Prensens Yasemin’in babasının hırslarından gözleri adeta kör olmuş, kalbi tutsak olan vezirini, yaşamına davet ediyor ve  sihirli bir serüveni başlatarak ona gerçek gücün ve özgürlüğün tadına bakmasına vesile olacak sevimli mavi cini de yaşamına davet ediyordu. 

Şimdi düşünün şu an ne gerçekleştirmek istiyorsunuz? Peki bu isteğinizi gerçekleştirmeniz için ne(lere) gereksinim duyumsamaktasınız? 
Gerçekçi olalım,  bir şey istediğimizde genellikle istediğimize ulaşabilmek adına bir sürü süreç deneyimi sıralayıverir ve ilk adımı atmayı genellikle ertelemeyi seçeriz ya da zaman zaman, o isteğin olmayacağına inandırırız kendimizi. 

Zihnimizden geçen her düşünceyi fiziksel realitede gerçekliğe dönüştürebilme potansiyeline sahip yaratıcı varlıklar olduğumuza göre, bize engelmiş gibi görünen herşeyi de bizzat kendimiz oluşturuyoruz. Öyle ise; isteklerimizin gerçeğe dönüşmesi için bir diğer varlığa değil sadece kendimize biricik özümüzden başka hiçbir şeye gereksinimiz olmadığını hatırlıyor olduğumuz bir zamanın kalitesindeyiz, farkında mısınız? 

Her birimizin ulaşmayı hedeflediği hayalleri/umutları/düşleri var bir diğer deyim ile her birimizin iç dünyasında güzeller güzeli bir prensens soluk almakta, peki prensesinize giden yolda ne(leri) deneyimlemeyi umuyorsunuz? Karşınıza her ne çıkarsa çıksın ilerleyebilecek motivasyonu hissedebiliyor musunuz, yüreğinizin ateşinde? İlhamın gücü ile ne kadar risk alabilmeye gönlünüz var? 

Uçan halınız şu an tam önünüzde sizi selamlıyor. Hazır mısınız herşeyi bırakabilmeye, işlevsel olmayan her türlü yaşam kalıbınızdan özgürleşmek için şu anki mevcut sizden vazgeçmeye ? Ve sadece yüreğinizi dinlemeye cesaretiniz var mı ? Haydi bakalım, istikamet…..

Yaşamımızdaki kaosu çözüme kavuşturacak olan; ayrıcalıklarımıza, destekleyenlerimize odağımızı yöneltmek yerine bütünün harikulade ihtişamlı parçalarından birisi olduğumuzu hissederek kendi öz benliğimizi hatırlamak üzere uyum içersinde daima ahenkle yüreğimizdeki ışığın izini sürerek yolda olmaktır, yaşamak adını atfetttiğimiz süreç deneyimi.

Kaosu deneyimlediğimiz ve belirsizlikler hissettiğimiz mevcut süreçte şu an alın elinize sihirli lambanızı, ilk adım nedir? İlk adım lambayı ovalamak!  İçselliğimiz ile temasa geçmek adına eylemde var olmayı seçmek; peki ikinci adım nedir? Ne istediğini söylemek. Gerçekten farkında mıyız,  öz olarak ne (ler) istediğimizin? 

Buraya esprili bir minik hikaye eklemek istiyorum, her sözün yaratıcı bir potansiyele sahip olduğunu ve kelimeleri özenle seçerek kullanmayı hatırlamamız dileğiyle… :

“Yaklaşık yetmiş yaşlarındaki kırk yıllık evli bir çift tropik bir adada sahilde yürürken, ansızın kadın kumların arasında parlayan birşey fark ediyor.Ve kocasına gösteriyor bunun üzerine kadının eşi: “acaba bu masallardaki gibi sihirli bir lamba olabilir mi, acaba?
 Kadın gülerek lambayı ovalıyor o da ne, gerçekten karşılarında bir cin beliriveriyor…
Cin: ‘Oh, çok teşekkür ederim. Uzun zamandır burada kilitli idim. Beni serbest bıraktığınız için ikinize de birer dilek hakkı veriyorum.’ 
Bunun üzerine ilk olarak kadın dileğini belirtiyor: ‘Eşimle birlikte dalgaları yararak ilerleyen bir seyahat gemisinde olmak istiyorum, bu evliliğimizin kırkıncı yıldönümü için harika bir hediye!’
Ve cin, kadının dileğini yerine getirir okyanusun ortasında Titanik gibi harikulade bir seyahat gemisindeler, etraflarında hoş, çoşkulu insanlar var. O sırada gözü kendisinden genç hanımlara ilişen adam henüz dileğini dilememişti. 
Ve adam şöyle bir dilekte bulunuyor: “burada olmak istiyorum ama benden otuz yaş genç bir kadın ile birlikte olayım.”
Bunun üzerine cin adımın dileğini de yerine getirir ve bir anda adam yüz yaşında olurJ
Kıssadan hisse; ne dilediğinize dikkat edin!”

Dilekleriniz net, gerçekçi ve sizi size yaklaştıran nitelikte olsun!

BAŞKASI OLMA KENDİN OL…

Bu kelime dizisinin,  şarkısı bile mevcut  değil mi? 
“Başkası olma kendin ol, böyle çok daha güzelsin…”

Bizim haylaz kahramanımız Aladdin’in ilk dileği kendisinden uzağa düşeceği bir süreç deneyim
i oluyor. En uzak bazen en yakındır. Uzaklaştıkça, kendimize daha çok yakınlaşırız… İlk dilek: “ bir
prens olmak” Bir prensesi ancak bir prens etkileyebilir?  Bu süreçte olmadığı biri gibi rol yapmayı deneyimliyor, kıvrak zekalı Aladdin. Her birimiz,  yaşam döngümüzde;  hedeflerimiz, isteklerimiz uğruna birtakım maskeler takmayı seçiyoruz. Özellikle dijital iletişim kanallarının oldukça revaçta olduğu günümüz sanal  toplumunda, sosyal medyada öz kimliğimizden farklı ve bağımsız bambaşa bir kimlik sergilemeyi seçebiliyor ve diğer insanlara kendimizi olduğumuzdan çok başka gösterme yönünde çaba sarf ediyoruz. Böylelikle dışarıda çoğalırken, iç sesimizi dinleyemez oluyoruz, kendimizden, hissiyatlarımızdan uzaklaştıkça, ruhsal ardından fizyolojik rahatsızlıkları yaşam sürecimize davet etmeyi seçiyoruz.

Toplumsal süreçte sosyal statüler, ekonomik değerler nedeni ile, her birimiz kendimizi zaman zaman yetersiz ve değersiz hissederek kendimizi olduğumuz halimizden daha bir başka göstermeye meyil ediyoruz lakin ne kadar rol yaparsak yapalım öz sahne olan yüreğimiz hep gerçeği ışırken vicdanımız ile zihnimizin arasında sıkışıp kalıveriyoruz. Bu bağlamda dengede olmama hal deneyimleri yaşantılarken sıkılmış, bunalmış, ne yapacağını bilemeyen sanki kaptanı olmayan bir gemide okyanusun dalgaları arasında sürükleniverirken buluveriyoruz kendimizi. Geminin kaptanı yok ise belki de özümüzdeki kaptanlık becerilerini hatırlama ve ortaya koyma vakti gelmiştir, ne dersiniz? 
Nitekim bizim zeki kahramanımız Aladdin’nin de ikinci dileği boğulmaktan kurtarılmak oluyor. Ve gerçek gücün tüm kırılganlıkları ve hassasiyetleri ile kendimiz olabilmek olduğunu hatırlıyor. Peki ya sizler? Dileğinizin ya da dileklerinizin realitede form kazanması için öncelikle ölümü deneyimlemeniz gerektiğini hatırlıyor musunuz? Gerçek özgürlük; kendi sorumluluk ve sınırlarımızı bilerek tüm arzulardan özgürleşmedir.Bu bağlamda kendimizin olumlu olmayan yönlerini de kolaylıkla kapsadığımız kendi niteliklerimizin olumlu olumsuz yönlerine bütünü ile alan açtığımızda tıpkı dolunay ın muhteşem tamamlanmışlığı yansıtan ışığı gibi kendi içselliğimizde bütünselliği deneyimleyebileyek öz parlak ışığımızı yansıtabiliriz tüm kainata. 

GERÇEKTEN ZENGİNLİĞİ DENEYİMLİYOR MUSUNUZ? 

Size göre “zenginlik”in en yalın tanımı nedir? Öz değerleri maddi birtakım unsurlar ile bir görmek ve bu uğurda yaşamak zenginlik midir? Tabi ki “hayır” dediğinizi duyar gibiyim. Hıım öz zenginlik;  yaşamlar boyu atalarımızdan miras aldığımız sözleri en güzel biçimde varoluşa ışımaktır. Bu bağlamda öz başarı zenginliği beraberinde getiriyor. Yaşamda başarının tadına bakmak istiyor isek, mevcut bedenimizdeki yaşam döngümüzdeki mesajımız ile buluşabilmek adına her solukta gerçekleştirdiğimiz seçimlerin sorumluklarının bilincinde olarak, öz mutluluk ile yolculuğu deneyimleyemeye iştahımız var mı? Sualini kalbimize yönlendirmeyi hatırlayalım ve tabi kalben dinlemeyi de…

Şu an bir yıldız kayıyor, haydi bir dilek tutun!

Abra Kadabra
(konuştuğum esnada yaratırım)





24 Mayıs 2019 Cuma

KAİNATIN YÜREĞİNİN RİTMİNDE DANS ETMEYE HAZIR MISINIZ? (II)...



“Her canlının ölümü tadacağını, ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim.”
Mevlana
HAYATINIZIN TADI NASIL?
Bir önceki yazının devamı niteliğinde olan bu yazıya, bir önceki yazı sürecinin ana mesajını yineleyerek başlayalım: 
Ne demiştik? Şimdi Tam Zamanı ! 

“Kendi yaşamınızı ilmek ilmek sevgiyle ören, yaratan ve bundan sonraki sürecine yön verenin gerçekte kim olduğunu hatırlamanın tam zamanı! 
Zaten siz bu seçimi doğum anında çoktan tezahür ettirdiniz, şimdi unutmuş olabilirisiniz.  Haydi hatırlamak adına özünüzün sesine bir şans verin! 

TIK TIK TIK…

Yeni bir günün doğmasına araç olacak eşsiz  kuzguni siyah rengindeki bir karga
şu an pencerinizi tıklatıyor, keskin gözlerindeki bilgelikle size dik dik bakıyor sanırım size  iletmek istediği bir mesajı var, pencerenizi açıyorsunuz ve karganın bilgelikle ışıyan gözlerinin derinliklerine doğru bakarken ne görüyorsunuz? Bir süre göz göze ruhlarınız birbirini selamlıyor… Ve karga sizinle konuşmaya başlıyor şöyle söylüyor: “Ölüyorsun…” Bilge karga, engin mavi semaya doğru kanatlanıp gidiyor… Şimdi bir kelime ile baş başasınız: “ölüyorum”. Zihninizde nasıl bir senaryo oluşuyor? Bedeniniz şu an neler duyumsuyor? 

Zaman algıları olmayan daima boşlukta yaşamayı seçen zeki karga kuşları bizlere öz gerçekliğimizi fark etmemiz adına sezgilerimizin diline kulak kabartmayı hatırlayarak, dikkatimizi içselliğimize yönelterek, dönüşümümüzü gerçekleştirebileceğimizi ve eş zamanlı olarak bir kozmik ağın içerisinde bir “öz” den var olduğumuzu ışırlar. Belki de farklı ve eşsiz lisanları ile toplum tarafından farkında olmaksızın içselleştirdiğimiz düşünce kalıplarını yeniden değerlendirmemiz hususunda da bizleri her eşsiz melodideki ötüşleri ile uyanışa davet ediyor olabilirler mi, ne dersiniz? 

Ruh sağlığı danışmanı rolüm ile rahatlıkla şöyle ifade edebilirim ki; yaşamsal döngüdeki her “rahatsızlık-problem-sorun-hastalık vb.” isimler ile nitelendirilen (tüm rahatsızlıkların, bizleri kendimiz ile buluşturacak ışık dolu yol süreçleri olduğunu hatırlamakta fayda var!)  süreç deneyimlerinin zemininde yaşamsal döngüdeki potansiyel enerji ile buluşamamın getirdiği  anlam atfedememe hali var olmaktadır. Şu an mevcut bedeninizdeki yaşam döngünüzde nasıl ve ne amaç ile burada can bulmuş olduğunuzu hatırlamakta iseniz, yaşamla bir olarak  akarsınız, herşeyi olduğu gibi kabul zemininize içtenlikle, samimiyetle alarak her solukta yaşamın eşsiz tadının farklı bir tonunu deneyimlersiniz. Lakin yaşama yönelik öz olarak bir anlam atfedememekte iseniz, o vakit “ölüm” sizin için korkulacak bir canavara dönüşebilir. Mütemadiyen yaşamın sınırları içerisinde gidilecek, varılacak bir nokta olduğu illüzyonuna kapılır zihniniz ve bu illüzyon yaşamdaki maddi düzeneklere sımsıkı tutunmanıza destek verir.







Bırakmak, vazgeçmek hususlarında fizyolojik, psikolojik, tinsel boyutlarda kendiniz ile buluşabilmek adına problemler ile karşı karşıya kalırsınız ta ki problemin çözümünün içinde saklı olduğu gerçekliğini görünceye dek senaryolar değişerek döngü kendisini çözüme kavuşuncaya dek tekrar etmeye devam eder… Bu bağlamda, hayat doyumu ile ölüm anksiyetesi arasındaki ters ilişkinin altını çizebiliriz. Hayattan duyumsadığınız tatmin, tat ne ölçüde sizi size yaklaştırıcı katalizör bir ivme gösteriyor ise ölüm de bir o kadar sadece bir geçiş kapısı olarak algılanabiliyor. 

ROTAMIZ “ÖLÜM”…

Bu yazıda “ölüm” temasına değinirken bu yıl 8.’si düzenlenen Uluslararası Astroloji Günleri’nde, “Mezo-Amerikan ve Yunan Felsefesi’nde Kozmoloji-Yaşam-Varoluş” başlıklı sunumu ile ölümün olağanüstü rengarenk dünyasını bizlere sanatın dokunuşları ile aktaran değerli astrolog Ursula Stockder Busch’ın sunumundan bazı öğelere de değinmeye çalışarak (yazının son bölümlerne doğru okuyabilirsiniz) kendi toplumumuzun “ölüm” hakkındaki değer yargılarına ve en önemlisi eşsiz birer birey olarak sizleri “ölüm”e doğru yürümeye davet ediyorum…

Mevcut yolculuğumuzda kurban bilincinde var olmak yerine kahraman bilincinde var olmayı seçmek adına atılacak ilk adım ölümün güzelliğinin farkına vararak eş zamanlı olarak bu eşsiz dinginlikteki ve göz alıcı parlayan ışığın; “ölüm”ün tadına bakabilmektir ! Hazır mısınız? Yelkenleri hazırlayın gemimiz ile birlikte bir yolculuğa çıkıyoruz bu gemi yolculuğunu bir ağacın kökünden, dalları arasında gerçekleştireceğimizi söylesem, nasıl hissedersiniz? 









Şimdi bu satırın hemen üzerine bakın ne görüyorsunuz (yukarıdaki paragrafa ilişmesin gözleriniz! Sadece iki-üç satır öncesine bakın şu an okumayı seçtiğiniz satırların, ne görüyorsunuz?) 

Boşluk ! Değil mi? Sadece boşluk. Örneğin; klavyede bu satırları yazarken de belirli kelimeler formlarını anlam bütünlüğü içerisinde tamamladıklarında bir boşluk bırakıyor ve diğer kelimeye geçiyorum değil mi? Bunu her birimizin, doğal olarak yazı yazarken gerçekleştirdiğinin, farkında mısınız? Ya da başka bir örnek; şimdi odağınızı nazikçe özgür doğal akan nefes alış-veriş ritminize yönlendirin, bir süre sadece gözlemlemeyi seçin, lütfen. Şimdi bilinçli bir odak ile izleyin özgür doğal akan nefesinizin ritmini, bir dalga ile nefes ile buluştuktan sonra bir durak var kısa bir boşluk sonrasında nefesinizi özgür bırakıyorsunuz (veriyorsunuz), ve verdikten sonra yine minik bir mola sürecinden sonra yeni bir nefes dalgasını davet ettiğinizi farkında mısınız? Sadece o an ihtiyacınız olan hava ciğerlerinize süzülüyor, içselleştirildikten sonra bırakılması, özgürleştirilmesi bir gereksinim olarak doğan  kısmı dışarıya bırakılıyor ve her alış-veriş arasında herkesin kendine özgü bir duraksama, sindirme için alan ve zamanı kapsayan bir boşluk var oluyor, fark ediyor musunuz? 

Şimdi kendi yaşam yolculuğunuzda, ne kadar “boşluk” yaratıyor olduğunuza odağınızı yöneltmenizi rica ediyorum. Belki siz de yukarıdaki örnekler gibi yazmayı seçebilirsiniz. Bu “boşluk”lar size neyi (neleri) çağrıştırıyor ve duyumsatıyor? Zihninizdeki izdüşümleri ve bedeninizde uyanan hissiyatların izini sürün … 
Bir ses tınısı, bir renk tonu, bir koku aroması, bir doku ve damaklarınızda bir tat olarak imgelediğinizde sizin tezahürünüzdeki “boşluk” size nasıl sesleniyor ve nasıl bir hikaye aktarıyor? … (bu uygulama için kendinize zaman armağan etmeyi, bilinçli olarak bir boşluk yaratmayı seçin, lütfen).




FORM BOŞLUK, BOŞLUK FORMDUR…

“Her insanın hayatı onu kendisine götüren bir yoldur.”
Herman Hesse

Döngüsellikte “boşluk” ölümü çağrıştırır. Durmak ve gerçekten hiçbir eylem tezahür ettirmemeyi seçebilmek ne engin bir özgürlük deneyimi! (düşüncelerimizin de canlı birer eylem olduğunu hatırlayalım, bu bağlamda düşünmemeyi dahi düşünmemek!) Düşünce var oluşun ham maddesi ve herşey olan enerjiyi şekillendirir, enerji daima düşüncenin izini takip eder…

Mutlak sessizliğin tüm sesleri, beyaz rengin tüm renkleri özünde barındıryor olması gibi, boşluk da öz mutlak evimizdir, herşeyi kapsayan herşeyi özünde barındıran hiçliktir. 

Şu an, “ev” ne demek sizin için?
Öz eviniz ile nasıl bir bağ duyumsuyorsunuz?

Varoluşun belirli bir zaman-alan boyutunun kesişiminde tezehür etmiş olan ve yaşam adını atfettiğimiz biricik özümüzü hatırlama yolculuğumuzda ne kadar bu boşlukları farkında isek diğer bir deyim ile doğum ve ölümün her an birarada yaşamsal süreçlerde el ele yürüdüğünü görebilirsek, kendimize olan yürüyüş ritmimizin tüm sorumluluğunu üstlenebilmemiz de bir o kadar kolay gerçekleşecektir. İşte o zaman, kurban bilinci halinde : “ne yapalım ülkenin şartları, yoğun iş tempom, ailemin sorunları, iş verenimin sadakatsizliği, çocuğuma yönelik sorumluluklarım vb. bahaneler ile yaşam armağınımızı çar çur etmeyi seçmek yerine; kahraman bilinç boyutunda var olmayı seçerek, bizlere yük gibi görünerek çeşitli maskelerin ardına gizlenmiş her türlü değeri farkındalık bilinci ile gözlemlemeyi seçer ; ruhumuzun derinliklerine derin bir dalış gerçekleştirebilir,  makrokozmosun bir yansıması olan bedenlerimizin içerisinden tutkuyla geçebilir ve öz olarak mutlak harikulde ışığı bütünü ile yansıtabilmemiz adına gerçekte sadece o “boşluk” un tadına bakarak zaten var olduğumuz halimiz ile gerçekliğin en mükemmel halini yansıtmakta olduğumuzun diğer bir deyim ile değişmesi gereken hiçbir şeyin olmadığının idrakına varabiliriz. 




ÖZÜMÜZDEKİ “BİR”LİĞİN TADINA BAKMAK

“Kafanın söylediklerini duymakla, kalbinden gelen mesajı dinlemek
 arasındaki farkı öğren. Kafanın konuşması, toplumun bir ürünüdür. 
Kalbin konuşması ise sonsuzluktan gelir.”
Aborjin Öğretisi




Haydi şimdi beraberce bir içecek hazırlayalım; bu içeceğin adı “birlik” olsun. Birlik, sizce nasıl bir tat duyumsatıyor zihinde? Şu an çevrenizde var olan canlı-cansız varlıklara bir göz gezdirin ve hissiyatlarınıza, kalbinizin kulağını yönlendirin, ne dinliyorsunuz? Varoluşun her bir formu ile ne kadar içten samimi ve bir  zamanın kalitesinde her daim sağlamlığını sürdüren güçlü bir bağ olduğunu fark ediyor musunuz? Şu an mevcut bedeninizin içerisinde ne kadar hassas olmayı seçiyor iseniz bir o kadar bu bağı duyumsayabilirsiniz. Hassasiyetle var olmak;  yaşamın iliklerinize kadar her yönü ile nüfuz etmesine izin vermektir. Siz bu duyumsamaların hangi boyutlarına ne kadar  izin vermeyi seçiyorsunuz? Bir insan varlığına baktığınızda onun mevcut kaba; et-kemik-doku-sinir hücrelerinden oluşmuş bedeninin ötesini görebilmek adına kendinizi ne kadar açıyorsunuz? İşte tam anlamıyla hassasiyet budur; yaşamın döngüselliğine bütünü ile tüm varoluşunu özgürce ve cesurca açmak. Ne kadar hassas bir duyumsama ile yaşamı algılıyor iseniz bu sizin ne kadar canlı olduğunuzu gösterir. Sokaktaki insan varlıklarına bakın, birçoğu zihin hapishanelerinde yaşamı sürmeyi seçiyor ve en acıklı ironi şu ki; yaşamın efendisi olduklarını zannederek gittikçe katılaşırken eş zamanlı olarak yaşamı, çevredeki unsurlara bağlı olduğunu zannederek direnç, çaba sarf ederek değiştirmeye çalışarak gerçekten kontrol edebildiklerini zannediyor olmaları… Efendisi olabileceğiniz tek şey: zihinsel düşünce akımlarınızdır. Düşüncelerinizin yaratım formatını çözdüğünüzde bu formatı değiştirmeyi seçerek bir yaşam döngüsünü dönüştürmek mümkündür ki bunu zihin ustaları çok iyi bilirler... 

“Her düşüncenizin herkesin görebildiği şekilde yayıldığını düşünün semaya, 
çünkü gerçekten böyledir. 
Tüm dünyanın, her söylediğinizi duyabileceğini düşünerek konuşun 
çünkü gerçekten duyarlar. 
Hep yaptığınız dönüp dolaşıp size bulacakmış gibi hareket edin 
çünkü gerçekten bulur.”   
Mikhail Naimy



Düşünce akımlarını boyunduruk altına alabilmek adına düzenli meditasyon uygulaması gerçekleştirerek düşünceleri izlemek yaşamı dilediğiniz gibi yaratabilmeniz adına yardımcı olur. Böylece birçok yaşam boyunca varoluş katmanlarınızdaki izleri iyileştirebilcek güç ile içselliğinizde buluşarak geçmişi dönüştürerek yepyeni bir gelecek doğurabilirsiniz şu anın realitesinde.

            
DİLE-DÜŞLE-GERÇEKLEŞTİR


Hayatın öz tadı ile buluşabilmek adına yolculuğunuzda yüklendiğini yükleri özgür bırakmak,  akışta var olmayı bütünüyle deneyimlemek,
bir diğer kısa deyim ile “ölmek” eş bir anlamı ile “öz olarak yaşamı deneyimlemeye başlamak” adına, neye(nelere) ihtiyaç duyumsuyorsunuz?


Haydi şimdi ölmek adına bir “dilek” dileyin. Dilerseniz bu dileğinizi sözel olarak
sesli bir biçimde aynanın karşısında geçerek gözlerinizin derinliklerine bakararak kendinizi görerek telaffuz edin ya da boş bir sayfaya seçtiğiniz renkteki kalemler ile dileğinizi resmedin. Dileğinizin zeminini oluşturan “niyet”, tüm evrene bir çağrı mesajı gibi anında iletiliyor peki bu niyeti somut formda tezahür ettiren nedir, sizce? Evrenin dansı. Her yeni dilek dilediğimizde, evrenin rahmine bir niyet tohumu ekeriz aşkla… Sonrasında bu tohumun, fidana, fidandan bir ağaca ve ağacın güçlenerek meyva verebilmesi için de toprağın kalbinin ritminde bir dans seromonisi gerçekleşir.

Niyetlerimiz, evrenin rahmindeki eşsiz dans ile gerçekliğe dönüşür.

ÖLÜMÜ DANS İLE KUTSAMAK…

“Yaşamayı öğrendim. Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu; 
aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu öğrendim.”
Mevlana 


Bir an için fiziksel realitenizden bağımsız olarak hiç düşünmeyi seçtiniz mi: “Sizi, öz olarak Dünya adı verilen gezegene bağlayan nedir?”  Nasıl oluyor da başka bir formda farklı bir boyutta bir başka gezegende varolmayı seçmemişsiniz de bu mavi-yeşil tonları ile ahenkle bezenmiş güzel Dünya gezegeninde bedensel bir form almayı seçmişsiniz? Dünya gezegenine ne(ler) sunmak üzere burada köklenmektesiniz? 

Evet, yukarıdaki gibi ve benzeri soruları, kendimize yöneltmemize vesile olan “ölüm” ün ta kendisi değil mi? Ölüm, mevcut bedensel formumuzun belirli bir ritimde var oluşunu sürdürecek sınırlı sayıda nefes alış-veriş sürecinin olduğunu bizlere her soluğumuzda hatırlatan tek sırdaşımızdır. 

Her an en önemli sırlarımızın şahidi değil midir, ölüm?






“Karma, insanın özgürlüğünün sonsuz ispatıdır. Düşüncelerimiz, sözlerimiz, davranışlarımız kendimizi boşlukta üstüne attığımız ağın iplikleridir.” 
Swami Vivekananda

Diyelim ki mevcut bedeninizde şu andan itibaren hiç yaş almaksızın fiziksel bedeniniz olduğu hali ile yaşamın sonsuz döngüsünü bu haliniz ile deneyimliyor olacak! Ne kadar da sıkıcı bir süreç deneyimi olur bir düşüncesinize,değil mi? Eylemlerimizin sonuç-neden döngüsel zincirini görmeksizin var olmak hem adaletsiz hem de anlamsız olurdu sanırım, size göre? Ektiğimizi biçmediğimiz bir yaşam süreci, ektiklerimizin yansımalarını deneyimlemediğimiz bir yaşam döngüsü hayal edebiliyor musunuz? Bu bağlamda yaşam döngüsüne anlamını bahşeden en parlak ışık; “ölüm”dür. Ölüm olmasa, yaşamın döngüselliğine kendinizi gerçekleştirmek uğruna yine şu an olduğu gibi emek vermeyi seçer misiniz(yanıtınızı zihin süzgecinden geçirmeden önce sualin özünü kalbinizde demlediğinize emin olun!) ?

Her son başlangıçta gizlidir,her ölüm ise ilk doğumda gizli…


“Hayatımız, bizi hiçbir yere götürmediğini anladığımız anda
bir anlam kazanmaya başlar!”
Pyotr Demianovich Ouspensky

Ölüm, bir yeniden doğma sürecine geçiş, bir bakıma özünde arınmayı da barındıran derin bir dönüşüm sürecidir. Bu bağlamda tıpkı doğum gibi kutsanmayı hatta törensel bir kutlama sürecini hak ediyor, değil mi? Ülkemizdeki toplum gelenek ve göreneklerine göre ise “ölüm” genellikle pek de olumlu olmayan bir olgu olarak görülmekte ve değerlendirilmekte bu da bu ülkede var oluşunu sürdürmekte olan birçok insan varlığının “ölüm”ü nihai bir son olarak değerlendiren algı yanılsamasından kaynaklanamaktadır. Lakin Dünya gezegeninin geneline baktığımızda, birçok insanın  yaşam sürecini;  “benim hayatım” olarak değerlendirerek işin özünde tek bir hayat/yaşam olduğunu zannetmekte olduklarını görmekteyiz. Oysa ki; “benim hayatım/bizim hayatımız, vb.” demek yerine “hayat ile olan ilişkimiz, hayat ile olan ilişki süreci” vb. cümle kalıpları daha yerinde olacak ve algıyı dönüştürme yönünde işlevsel olacaktır. Ve bizlerin sadece mevcut  varoluş hal deneyimi ile ilişkimizi yansıtmak üzere,  yaşam adı atfedilmiş sonsuz ölüm-doğum döngüsünde mutlak ışığın eşsiz bir bölümünü sadece yansıtmak üzere Dünya sahnesinde olduğumuzu görme zamanı! 










AMOR VİNCİT OMNİA =AŞK HERŞEYİN ÜSTESİNDEN GELİR !

“Görevin aşkı aramak değil, ona karşı yarattığın engelleri kendi içinde arayıp bulmaktır sadece.” 
Mevlana 


Yazının bu kısmına değin, “ölüm”e ilişkin inanç kalıplarınızı bu kalıpların nasıl oluşuğunu gözlemlemenizi bir nevi yeni bir bir temel oluşturabilmek adına köklerin en derinlerine eğilip bakmaya ve baktıklarımızı görmeye ne kadar cesaretiniz olduğuna ilişkin küçük bir yoklama gerçekleştirdim. 

Şimdi biraz değerli astrolog Ursula Stockder Busch’ın Mezo-Amerikan ve Yunan Felsefesi’ndeki ölüm kavramına ilişkin altını çizdikleri ile yol alalım. 

(Ursula Stockder Busch, astroloji ile resim sanatını birarada uygulayarak kendi deyimi ile; “hayallerini-özlemlerini, fantezilerini” bu yol ile evrene ifade etmeyi seçen ve ayrıca; tanatoloji, Jungian psikoloji, sanat tarihi, tarot, mitoloji konularını birarada harmanlayarak sanatsal yaratıcı çalışmalar üreterek özgün bir biçimde astroloji mesleğini icra eden özgür bir birey).

“İnsanoğlu, Tanrı’ları kendi suretinde yaratır.”
Yunanlı filozof Ksenophanes (M.Ö.570-480)

Meksika’lılar ve Yunan’lıların en temel özelliklerinden birisi her iki kültürün de
“ölüm” olgusunu yüceltmeleridir. Her iki kültür de kozmos ve Dünya’yı bir bütün olarak değerlendirir, bu nedenle her şeyin (canlı-cansız) Yaratıcının ruhunu taşıdığı inancına sahip idiler. Ve bu kültürlerin inancına göre;  Yaratıcı istediği an kendisini herşeye dönüştürebilme yetisine muktedir idi. Tanrılar ve insan varlıkları birarada yaşamsal varoluşlarını sürdürmek idiler. Tanrıların Tanrısı olan nitelendirilen Zeus’un gönül maceraları peşinde koşarken; boğa, kuğu, kartal formlarına büründüğü yine Yunan mitolojisinde yer alan müzik ve sanatın Tanrısı Apollo nun karga formuna dönüştüğü mitolojik hikayelerde yer almaktadır. Benzer şekilde Mezo-Amerika da zamanın belirli boyutlarında var oluşlarını sürdürmüş olan; Olmek-Mixtec-Zapotek ve Maya uygarlıklarında da çok Tanrılı inanışın hakim olduğunu Yaratıcıların form değiştirme niteliğine vakıf olduğunu görmekteyiz. Azteklilerin en önemli Tanrısı olan Quetzalcoatl’ın hem gökyüzündeki rüzgarları süpürme hem insan varlıklarına mısır yetiştirme dersleri veren bir rolü ve eş zamanlı olarak zamanı ölçmeyi öğreten bir kahraman rolü olduğu efsanelerde yer almaktadır. 

“Gökyüzünün kalbi tek bir kelime söyler, Yeryüzü ve Yeryüzü denizden sis gibi doğar.” 
Popol Vuh

En önemlisi her iki kültürde de “var olmak” ile “bedenin” içerisinde var olmak” ın birbirinden farklı kavramlar olduğunun idrak edilmiş olmasıdır. Tıpkı birşeyin ne olduğunu bilmek ile, o şeyin nasıl hissettirdiğini bilmenin farklı olgular olması gibi. Bu bağlamda ölümün sadece yeni bir forma geçiş olarak görüldüğü Mezo-Amerika kültüründe ölümden sonraki dönemi dört yıllık bir süreç olarak değerlendiriyor yeniden doğuma inandıkları için ölen kişinin ağzına, yeraltındaki kemiklere can verdiklerini düşündükleri, yeşim taşını yerleştirerek, seksen gün boyunca ölen kişiyi yıkamıyorlarmış, seksen günden sonra yeni bir doğumun gerçekleştiğine inanıyor ve iki yıl sonra kemikleri çıkarıp yıkayarak tekrar yerine koyuyorlarmış. Ne ilginç değil mi? Kişi, öldüğü zaman fani bedeni üç kısımda değerlendirilmekte imiş. 
Baş kısmı; “kader”i, kalp kısmı; “bilinç ve vicdan”ı, karaciğer ise “ruh” u temsil etmekte imiş. 
Baş; özdeki yaşam gücünün simgesidir. Aklın, bilgeliğin dergahıdır,
Kalp; gerçek öz ün gözü,
Karaciğer ; tutkunun dergahı olarak değerlendirildiğinde ruh ile ilişkilendirilmiş olması kulağa mantıklı geliyor. Taoist düşünürler; karaciğer enerjisini “ordunun generali” olarak değerlendirir sağlıklı karaciğer enerjisinin sağlam köklü ve bir o kadar da esnek, uyumlu bir iradeye işaret ettiğinin altını çizmektedirler. 
Bedenimizdeki en büyük salgı bezinin karaciğer olduğunu göz önüne aldığımızda yaşamda karşı karşıya kaldığımız olguları ne ölçüde sindirebildiğimizi böylece duygularımızı ne ölçüde dengeli ifade etmeyi başararak yaşama şefkat ve hassasiyet ile yaklaştığımızın, “yaşamsal canlılık” sembolü olarak nitelendirebiliriz.
Karaciğeri sağlıklı hale dönüştürmenin en etkin metotlarından birisi; “detox” uygulamaktır. Ancak bu detoksu sadece fizyolojik boyutta değil, duygusal ve tinsel beden boyutlarında da uygulamanın esas olduğunu hatırlayalım!

Karaciğer tüm bu sembolizmin yanı sıra deneyimlediğimiz olayların/durumların, yaşamsal süreçlerin bizleri ne kadar ve nasıl beslemekte olduğuna dair bir büyüteç işlevi de görmektedir. Astroloji ilteratünde karaciğer organı, büyük iyilik olarak nitelendirilen Jüpiter gezegeni ile ilişkilendirilmiştir. Eş zamanlı olarak Jüpiter, Tanrıların Tanrı sı Zeus u da sembolize etmektedir. Manevi-maddi yönden zenginleşmeyi, iyimserliği, olgunluğu, mutluluk halini sembolize eden Jüpiter gezegeninin bir bakıma; yaşamsal potansiyelimiz ile ne kadar sağlıklı ayrışıp-buluşarak yaşamın doğasından en sağlıklı şekilde nasıl beslenebileceğimize dair bizlere bir yön ışımakta olduğunu da düşünebiliriz.

Haydi gelin şimdi bu iyimserliğin parlak ışığının izini sürelim… Yazının en başındaki kargayı anımsıyor musunuz? Hani camınızı tıklatıp size “ölüyorsun” demişti…Hatırladınız değil mi? Belki de bu karga Tanrı’ların Tanrısı Zeus idi, belki de sanatın ve müziğin Tanrısı Apollo. 

Şimdi biraz hayal edelim ve bir seçim gerçekleştirelim, Şu an Işık ve Güneş in Tanrısı Apollo mu yoksa Gökyüzü ve fırtına Tanrısı Zeus mu olmayı deneyimlemeyi istersiniz? Sadece bir gün boyunca Zeus’un ya da Apollo nun niteliklerine vakıf olabileceksiniz, ne (ler) yaratmayı seçersiniz? 

Gerçekliği bir diğer eş anlamı ile mutlak aşkı deneyimlemek adına ağ gibi ördüğümüz tüm katmanlarımızdan bizleri özgürleştirecrek öz benliğimize uyandıran bir duygu yaratmayı seçseniz… Bu özgün duygunun adı ne olur? 





Ursula Stockder Busch hakkında daha detaylı bilgi edinmek isterseniz: www.ursulas.com.mx







Sevgi’nin Gücü Adına

Işık Olsun!