umut etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
umut etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Aralık 2016 Perşembe

KOD ADINIZ ........???

Tüm konsantrasyonunuzu nefesinize yönlendirin ve nefesinizi verirken yavaşça göz kapaklarınızı gözlerinizin üzerine doğru kapanmaya davet edin…Tüm içsel odağınız nefesinizin ritminde olsun.
5-6 yaşlarında olduğunuz döneme doğru bir geçiş yapın. Ve gözlerinizin önünde şöyle bir sahne canlandırın: henüz anlabileceğinizin ötesinde bir nedenden ötürü yaşam deneyiminizi gerçekleştirdiğiniz gezegen istila altında, anneniz ve babanız gözlerinizin önünde eli silahlı adamlar ve robotlar tarafından kuşatılmış durumda, tüm olanlara tanık olurken anneniz gözlerinizin önünde öldürülse , nasıl hissedersiniz? Zihninizden neler geçer?  Bedeniniz size ne (ler) söyler?

İki güç arasındaki umudun ve inancın hikayesi;


Rogue One: Bir Star Wars Hikayesi uzaya yayılmış bir isyandan daha ziyade ne yapmak istediğimizi özümüzde bildiğimizde hemen ardından özümüzdeki bilgenin ışığında yürümeyi seçtiğimizde rasyonel bir mantığın asla kabul sınırlarında değerlendiremeyeceği herşeyin gerçekleşebileceğini gözler önüne cesursa sunan umudun ve inancın çok güzel bir hikayesini aktarıyor, bizlere.

“Her İsyan Bir Umuda Dayanır”

İyi ve kötü daima var oluyor ve süreki bir devinim halinde… İyiliğe anlam kazandıran onu yaşama bağlayan, kötülüktür ve aynı zamanda kötülüğe anlam kazandıran ve onu yaşama bağlayan, iyiliktir.
Tıpkı analitik psikoterapinin kurucusu Carl Gustav Jung un deyiminde olduğu gibi: “hüzün, mutluluğun şekil değiştirmiş halidir.”
Dünya gezegeni düalite zemininde var olan bir gezegendir dolayısı ile herşey birbirinin zıttı ile var olur. Bu zıtlıklar sarmalında dengeyi bulduğumuzda herşeyin bilgisinin mevcut olduğu “öz”ümüzle buluşuruz. Zihinlerimizde, herşeyin istediğimiz gibi olmasına ilişkin senaryolar üretiriz ve deriz ki “ben bilirim, ben en iyisini biliyorum”. Ben diyebilmek, önceliklerimizi belirleyebilmek adına ve kendimize ilişkin sağlıklı temas sınırları oluşturmak adına her daim işlevseldir. Ancak “ben” in dozu biraz fazla kaçtığında şifa veren bir ilacın fazla tüketiminin zehire dönüşebileceği gibi, kendi kendimizi imha etmek üzere büyük bir istila oluşumuna zemin hazırlıyor olabiliriz. İnsanoğlunun doğasında hükmetme güdüsü vardır ancak insan varlığı düşüncelerini gözlemleyerek, düşüncenin doğasını tanıyayarak ve bilerek kendi düşüncelerine hükmetmeyi tercih etmek yerine dışarıdaki insan varlıklarına hükmekte yönünde gerçekçi olmayan bir yolda yürümeyi tercih etmektedir, şimdilik. Çok sıkça söylediğimiz ve sıkça dinlediğimiz: “hata ben de değil; sen de ,değişsene sen!, gibi.
Rogue One ın uzayın derinliklerindeki heyecan kasırgası içeren sahnelerinde izlerken “güç” kavramının insan doğası ile yakından ilişkisini de gözlemlemekteyiz. Güçlü olmak nedir, size göre?
Güç, kendini bilmektir. Neyi neden yaptığını bilmek ve nasılı nasıl oluşturabileceğini görmektir…


Star Wars Rogue One hikayesinde; imparatorluk mutlak hükümdarlığını sürdürebilmek ve diğer gezegenleri yok edebilecek güçte bir silah yaratıyor “Ölüm Yıldızı” adındaki bu silah  imparatorluğa karşı özgürlüğü ve bağımsızlığı savunan bir bilim adamı tarafından üretiliyor üstelik. Tabi ki özündeki gücü bilen cesur bilge adamı, silahı üretirken içerisinde silahın kendi kendisini imha etmesini sağlayacak bir very kodluyor, eğer bu kodlama aktif hale getirilebilirse silah kendi kendini imha edebiliyor.
Şimdi düşünelim, “Ölüm Yıldızı” silahını her an kendi kendimizi sabote etmek ve placebo güç etkisini deneyimleyebilmek adına her an yaratmıyor muyuz? Gün içerisinde kaç kez kendi kendinize “bu kesinlikle olmaz”, “ben bunu yapamam”, “ya başarılı olamazsam?”vb. cümleler kullandığınıza dair farkındalığınızı yöneltin.  Dışarıda olan biten herşey içimizin bir yansımasından ibarettir. İç dünyamızı düzenleyerek, kendimizi bilme adına adım attığımızda dış dünyadaki ahengi, güzelliği ve düzeni idrak ederiz.

“Ancak herşeyin güçlü olduğu kadar zayıf yönleri de var. İşte o zayıf yönlerimiz özümüzdeki bilgeliği uyandırmak için tetikleyici görevi görürler. Herşey bitti dediğiniz her anın yeni bir başlangıç olduğunu fark edersiniz. Bir an gelir kendinize dair oluşturduğunuz tüm inanç kalıplarınızı yıkmak durumunda kalırsınız çünkü siz bir inancın çok ötesinde varlıklarsınız…
“Ben bunu asla yapmam, yapamam dersiniz….” Ve bir olay veyahut durumun içerisinde buluverirsiniz kendinizi ki en olmaz dedikleriniz ile sınandığınız .Ve yüzleşirsiniz kendinizle, mutlak gücün ışığıyla…

Şimdi yazının başında sorduğum sorulara ilişkin yanıtlanızı gözden geçirin. Özellikle hangi duyguları duyumsarsınız, kısmına odağınızı yönlendirin ve şimdi bu duygunun tam zıddını telaffuz edin. İşte kod adınızı buldunuz…

Kod adı: ___________________________


Kod adı : Savira= ışıltı dolu, parlayan enerji

4 Eylül 2016 Pazar

DENİZ KABUKLARINI TAKİP ET...


Kayıp Balık Nemo; travmaların dönüştürücü etkisini bizlere hatırlatmıştı, derinlemesine okumak için:  http://oozgegenlik.blogspot.com.tr/2013/04/sansli-yuzgec.html /linkini takip edebilirsiniz.



Kayıp Balık Dori nin ana mesajı ise: yaralarınızı şifaya dönüştürmek sizin elinizde, yeter ki inanın, isteyin ve kalbinizin rehberliğinde yol alın.
Kıssadan hisse; Kayıp Balık Dori; kendini kendinde arayan insanın halini eşsiz inancı ile muazzam bir şekilde izleyici ile buluşturuyor.

Düşünün 10 saniye sonra bütün düşündüklerinizi dolayısı ile söylediklerinizi unutacaksınız, nasıl bir yaşamınız olurdu? Kısa bir süre gözünüzün önüne getirmeye çalışın. …

“--Ailemi kaybettim
--Onları en son ne zaman gördün?
---Unutttum;” masum, çaresiz dialogu ile başlıyor, kısa süreli hafıza kaybı yaşayan mavi , kocaman yürekli Tang balığımız Dori’nin hikayesi.
Koskoca okyanusta ailesini kaybeden Dori’nin ailesini bulmak için çıktığı yolculuğa şahit olurken aslında Dori’nin kendisi ile bütünleşmesine aynı zamanda ona destek olan dostlarının yaşamına kattığı cesaret, inanç ve umuda da tanık oluyoruz.

Okyanus canlılarının birbirinden farkı şekilleri/formları, her birinin kendine has nitelikleri ve  renklerin harmonisinde yüzerek Dori’nin macerasına eşlik ederken Dori’nin “dönüşüm”ü ne kadar güzel anlattığını gözlemledim.


Dönüşüm: görmeyi öğrenmek, varlığımızın (- ve +) tüm yönleri ile olduğu gibi kabullenmek ve varlığımızın kendine has, biricik niteliklerini en verimli şekilde paylaşabilmektir.

Dori; kısa süreli hafızasında sorun yaşadığını ve 10 saniye içerisinde söylediği, yaptığı, düşündüğü herşeyi unuttuğunun bilincinde. Tek unutmadığı şey= herşeyi unuttuğu. İlk adım “farkındalık” ve farkındalığa eşlik eden kabulleniş, teslimiyet. Ardından niyet etmek ve akışa bırakmak, plan yapmaksızın, düşünmeksizin. Sadece niyetiniz doğrultusunda eylemde olmak, kalbinizin ritmi ile; bir olmak = "an" olmak.

 “Planlar ne işe yarar ki, en güzel şeyler tesadüfen olanlardır”

Plan yaparız çünkü herşeyi kontrol altında tutmak isteriz, böylece güvende olduğumuza inandırmışızdır kendimizi. Halbuki nefes aldığın her an güvendesin, seni yaratan senin iyi olmamanı ister mi hiç? Dori’nin zaten plan yapabilme gibi bir şansı yok dolayısıyla her an kalbinin sesini dinliyor ve hemen adım atarak eylemde var oluyor böylelikle bir kapının diğerini açtığını, niyetin yürekten olduğunda bir süreçte yol alarak hedefe ulaştığını görüyoruz, Dori’nin macerasında.


"Daima başka bir yol vardır”

Dori, kendini o kadar iyi biliyor ki ancak kendine rağmen pes etmiyor! Bazen “kusur” olarak nitelendirdiğimiz özelliklerimiz en büyük yardımcımız, şifa kaynağımız olabilirler. Çünkü diğerlerinden farklı olan niteliklerimiz bizi biz yapanlardır. Bu bağlamda kendimizden kaçmak yerine, kendimiz ile buluşmayı tercih ederken (-) yönlerimizi de mercek altına alarak kendimizi (-) (+) kutuplarımızın bütünlüğü içerisinde kabul etmek, yaşamı daima “an” da yaşamımıza destek olur.
Dori de, kısa süreli belleğindeki sorunu, kalbinin sesine kulak vererek cesarete ve umuda dönüştürüyor.
Özellikle karar vermekte güçlük deneyimlediğiniz “an”larda bir durun tam bir nefes alıp verin ve konudan, çevrenizden bir süre uzaklaşarak odağınızı farklı bir yöne çevirin, gerçekten olması gereken, yürekten hissettiğiniz cevap o zaman hemen gelir.


Kurtarma- Rehabilitasyon-Salıverme

Kalbinin izini süren cesur Dori, cesaretin gücü ile parça parça ailesine ve yaşanmışlıklarına dair anılar hatırlamaya başlar. Hatırladıkları onu Kalifornia Deniz Yaşam Enstitüsü’ne kadar getirir.
Burada sürekli kendinen kaçan huysuz ancak bir o kadar da kıvrak bir zekaya sahip Hank adında bir ahtapot ile tanışır, filmin sonlarına doğru izleyeceğiniz üzere; Dori, Hank’in kalıplaşmış işlevsel olmayan düşünce kalıplarını dönüştürerek onun kendisi ile yüzleşmesine ve özündeki bilgeliği uyandırmasına vesile oluyor. Bir de dikkatinizi çekmek istediğim bir diğer husus; yola çıktığınızda sizi destekleyen birçok varlığın serüveninizin bir bölümüne ortak olacağı ve sizi destekleyeceğidir. İşte asıl “öz”güven budur. Yanınıza sadece kendinizi alarak çıkacağınız yolculuk=’öz’e yolculuk….

Kurtarma: kendinizi olduğunuz gibi kabul edin. Sorun-problem-bir türlü çözemediğinizi düşündüğünüz, hissettiğiniz her ne varsa reddetmek, yok saymak yerine olanı olduğu gibi kabul edin. Kimseyi değiştiremezsiniz, bunu kabul edin. Olaylara, kişilere, durumlara olan bakış açınızı dönüştürmeye niyet edin. Çevrenizde olan herşeyin kendi merceğinizin bir yansıması olduğunu görün. Hislerinize kulak verin, kendinizi dinlemeye ve kendinizi hatırlamaya niyet edin.

Rehabilitasyon: iç sesininiz ile iletişime geçin. Özünüzdeki sesi rahat dinleyebilmek için kendinize sessizlik zamanları hediye edin. Bugüne değin, kendinize dair oluşturduğunuz tüm inanç kalıplarını yok sayın, içinizde yakın bu inançları.Kendinizi keşif yolcuğuna çıkın, yeni birşey öğrenmiyorsunuz sadece kendinizi hatırlıyorsunuz, kaybolduğunuzu hissettiğinizde “korku” duygusunu deneyimlemek yerine “sevgi” duygusunu deneyimlemeyi tercih edin. Kaybolmak, kendi özüne bir adım daha yaklaştığının göstergesidir. Dori olsa ne yapardı? Deniz kabuklarını izlemeye devam ederdi J Siz de yüzmeye devam edin, yaşamaya sadece yaşayın içinizden geldiği gibi, iç sesiniz daima doğru yönü işaret eder. Acı en iyi öğretmendir. Acılarımız bizi dönüştürür. Acılarınızdan kaçmak, onları görmezden gelmek yerine acının içine doğru yürüyün ve sizi dönüştürmesine gerçek benliğinizi hatırlatmasına izin verin.

Salıverme: Şimdi İkinci doğumunuzu gerçekleştirdiniz, tebrikler J Şu an, geriye kalan yaşam “an”larınızı kalbinizin ritmi ile deneyimlemeye hazır mısınız?

Hatırlayın; kaybolduğunuzu hissettiğinizde tek yapmanız gereken şey: en iyi bildiğiniz şeyi yapmaya, “yaşamaya” devam etmek ve kalbinizin sesini dinlemek...

Yüreğinin derinliklerindeki ses, seni gerçek ailenle buluşturur, dinlemeye cesaretin var mı?...



Özge Genlik
Uzman Psikolog
Vesta 77 Psikolojik Dönüşüm ve Yaşam Akademisinin Kurucusu
www.vestaakademi.com



16 Nisan 2016 Cumartesi

KIRMIZI ÇİÇEK

Dün akşam harikulade eşsiz atmosferi ile ayaklarımı yerden kesen, yüreğimi heyecan ile zıp zıplatan bir ormandaydım :) Bu harikulade ormanda bir çocuk ile tanıştım ismi : "Mowgli", en yakın arkadaşı, yol göstericisi ise "Bagheera" adında siyah bir panter idi. Mowgli, ormanda bir kurt sürü ile kendini keşif yolculuğunu sürdürürken eski bir bitmemiş meselenin baş
kahramanı olan bengal kaplanı "Shere Khan" ile yeniden biraraya gelmesi ile "ev"inden ayrılmak durumu ile yüzleşmek durumunda kalan cesur orman çocuğu yüreğinin rehberliğini dinleyerek Özge'nin "inanç"ın "umut"un "cesaret"in ve en önemlisi "öz-sevgi"nin gücünü bir kez daha hatırlamasına vesile oldu...

Rudyard Kipling'in muhteşem çocuk romanının Disney tarafından beyazperdeye uyarlanışı olan "Orman Çocuğu (The Jungle Book)" izlenirken kalbin gücünün bir kez bir kez daha idrak edilmesine vesile olacak en güzel yapıtlardan biri olduğu kanaatindeyim. 


Mowgli (orman çocuğu), babasının bir bengal kaplanı (Shere Khan) tarafından saldırıya uğrayarak ölmesi sonucu ormanda tek başına kalıyor. Ancak her son bir başlangıca gebedir ki; siyah bir panter (Bagheera) masum çocuğu koruma himayesi altına alarak bir kurt sürüsünün arasında büyüme ve gelişimini tamamlaması için yardımcı oluyor. Yaşam döngümüzde de bizleri;  en "zor","sıkıntılı", "sancılı" dönemlerimizde ışığın daima olduğunu hatırlatmak üzere muhakkak bir "insan", "durum", "olay"  yaşam oyunundaki dönüşümümüzü gerçekleştirmemizi destekler ;)
Mowgli (orman çocuğu) kurt sürüsü ve ormandaki diğer canlı varlıklarla günlerini huzur, mutluluk, neşe, keyif ve merak ile geçirmekte olduğu ve gelişim sürecini yavaş yavaş tamamlama evresinde olduğu an, babasının ölümüne vesile olan bengal kaplanı (Shere Khan) yeniden Mowgli'nin yaşam sahnesinde aniden beliriverir. Bu durumda Mowgli artık "büyüme"k durumundadır.
Büyüme; yaşam döngümüze biraz daha farkındalık ile bakmaya başladığımız ardından yavaş yavaş kendi sınırlarımızın bugüne değin bizleri yetiştiren, gelişimimize destek olan kişiler, toplum ve içerisinde soluk aldığımız kültürel atmosfer tarafından oluşturulduğunun farkında olduğumuz "an" başlar. 

Büyümek demek; sorumluluk (varoluşsal sorumluluk) almaktır. Yaşam döngümüzdeki öğrenilmiş, kalıplaşmış sınırların dışarısına çıkmaya cesaret ederek en karanlık yönlerimiz ile yüzleşmek ve olanı olduğu gibi kabul etmektir...

Mowgli'nin dış dünyayı keşif yolculuğunda daima "güven" adımları ile yürüdüğüne dikkatinizi yöneltmenizi istiyorum. Kalbinin ritmi ile eylemde olan her varlık daima "güven"ir. Mowgli'nin karşısına çıkan "yılan", "maymun", "bengal kaplanı"; Mowgli'nin benliğinin karanlık yönlerinin birer temsili idiler. Yılan; "geçmiş"e ve "geleceğe" yönelik faydasız "merak"ı; maymun; "açgözlülüğü"; kaplan ise"hırs, faydasız ego savunma mekanizmalarını temsil ediyordu. Mowgli ise karşılaştığı her güçlükte önce yüreğinin cesareti ile sevgi ile sadece kendi iç sesinin rehberliğinde eylemlerini gerçekleştirirken desteklendiğini görmekteyiz.  Kalbinin ritmi ile "gerçek"i arayan her varlığın desteklendiği gibi...

Korkularımız, biz onları zihnimiz ile beslediğimiz sürece var olurlar. Dünya gezegeninde "korku" duygusunu denyimlememize vesile olacak hiçbirşey yoktur çünkü yaşam yolumuza çıkan herşey bizim öz-sevgide buluşabilmemiz, "ev"e dönebilmemiz için iyileşmemize vesile olan düzeneklerdir.

Bir "inanç" tohumu tüm Dünyayı etkiler. Mowgli'nin yüreğindeki inanç yolunu aydınlattığı gibi aynı zamanda tüm ormanı nasıl dönüştürdüğünü seyrederken; öz-sevgi, inanç, güven suyundan yapılmış çorba her derdi iyileştiren en baş şifa aracıdır, diyeceksiniz. 

Filmin son sahnelerinde Mowgli'nin bengal kaplanı (Shere Khan)
ile karşı karşıya tek başına kaldığı sahnelerde hiçbir zaman pes etmediğine en zor anında "sakin" kalmayı başararak kalbi ile temasını koruyarak zihnini etkin ve ehil kullanabildiğine şahit oluyoruz.

İşte özümüzdeki asıl "kırmızı çiçek" de bu değil mi zaten? İnsan varlığını diğerlerinden ayıran en önemli niteliği; planlama, muhakeme yapma ve geleceği önceden görebilme yeteneği ancak bu yetenek sadece zihin ile yönetildiğinde "kaos" oluşuyor. Çünkü tüm benliğin efendisi "kalp"tir. Son bilimsel araştırmalar göstermekte ki; "tüm vücudu yöneten "beyin" değil. Dış dünyayı önce kalp algılıyor, kalbin kendine ait hücresel bir sinir ağı var ve %60-65 oranındaki sinir hücreleri dış dünyayı önce kalp vasıtası ile algılıyor ardından "beyin"e sinyal gönderiyor. 

Kalbimizin sesini dinlemeye kendimizi bırakırsak olayları önceden sezebilir ve bu "an"da zihinsel süreçlerimiz ile sakin, yavaş ve uyumlu bir biçimde deneyimlemekte olduğumuz sürece etkin yanıtlar verebiliriz. Tıpkı cesur orman çocuğu Mowgli'nin yaptığı gibi eylem gerçekleştirir ve eylem gerçekleştirdiğimizde çevremizdeki her canlının büyümesine yardımcı oluruz...
Öz-sevgiyle çarpan kalbin ritmi ile eylemde olmayı seçen bir zihin tüm Dünya yı dönüştürebilecek güce sahiptir...

Sizin, "kırmızı çiçeğiniz" ile ilişkiniz nasıl? 

Özge Genlik
Uzman Psikolog
Vesta 77 Psikolojik Dönüşüm ve Yaşam Akademisinin Kurucusu
www.vestaakademi.com



1 Mart 2015 Pazar

TANRI'NIN ZİHNİNDEN GEÇENLERİ BİLMEK İSTER MİSİNİZ?


“Evrenin tam bir teorisini ortaya koyabiliriz. O durumda aslında ‘Evrenin Efendileri’ oluruz.” S.H.
     
                                                                                                                                       

Şu anki yaşamınızın en güzel, en verimli, en çoşkulu günlerini deneyimlemekte iken; zihninizde çözülmeyi ve cevaplanmayı bekleyen bir çok konu var iken karşısında oturduğunuz doktor diyor ki: “sadece 2 yıl ömrünüz kaldı, ve yavaş yavaş reflekslerinizi kaybedeceksiniz; yürüyemeyecek, tutamayacak, yutkunamayacak ve sonunda da konuşamayacaksınız.”. Kendinize bir kaç
 saniye zaman ayırmayı tercih edin ve bu durumu kendiniz deneyimlediğinizi hayal edin.

** Hangi duyguları hissedersiniz?
** Zihninizden hangi düşünceler geçer?
** Ilk hangi eylem/ eylemleri gerçekleştirmek istersiniz?
 **Doktora ilk soracağınız soru ne olur?

Hawking’in doktoruna ilk sorduğu soru: “Peki ya beynim , beynim fonksiyonlarını sürdürmeye devam edecek mi?” oluyor, peki ya sizin sorunuz? 

Doktora ilk soracağınız sorunun temelinde yaşam serüveninizin o anında en çok değer vererek, ihtiyacınız olan şeyi sorgulamak olacaktır. Sizin sorunuz neydi, bir kez daha gözden geçirin… J

“Ölüm” yeni bir yaşama doğabilmek için bir geçiş kapısıdır.

Ancak erken ve beklenmedik bir ölüm olasılığı ile karşı karşıya kalmak yaşamın gerçekten başınıza her ne geliyorsa, gelmekteyse yaşamaya değer olduğunu ve yapmak istediğiniz ve yapabileceğinize inandığınız pek çok şey olduğu gerçeği ile yüzleşme sağlayacaktır.


Stephen Hawking’in yaşam öyküsünün aktarıldığı “Herşeyin Teorisi” (The Theory of Everything) sinemaseverler ile buluştu. Filmde Özge yi en çok etkileyen duygu geçişlerinin son derece naifçe ve şeffaf bir biçimde kurgulanmasıydı. Ayrıca bu film vesilesi ile “en iyi erkek oyuncu oscar’ını” hak eden Eddie Redmayne; gerçekten olağanüstü bir performans sergiliyor.

Hawking, Cambridge Üniversitesi’nde doktora öğrencisi iken ALS (amyolrophic lateral sclerosis) ya da diğer bir deyiş ile motor nöron hastalığı olduğunu öğrenir. Filmin tamamında Hawking in ALS ile birlikte yaşamayı nasıl öğrendiğini, hiçbir zaman umudunu kaybetmediğini, zihnini üretken olarak kullanarak her “olumsuz” durumu nasıl da bir fırsata dönüştürdüğünü görebiliyoruz. ALS hastalığı; Hawking’in mutlu bir aileye sahip olmasına, ve mesleğinde başarılı olmasına herhangi bi
r engel teşkil etmedi; bu da bizlere tek engelin zihnimizin bir ürünü olduğunu bir kez daha hatırlatmaktadır.

Filmde temel olarak :
her an büyük bir dönüşüm içerisinde olduğumuz;
koşulsuz sevgi,
umut,
inanç,
acı,
yaşamda var olma nedenlerimiz;   temaları açıkça ve duyguların hareketli dansı ile seyirciye aktarılıyor.

Hawking, daima şunu ifade etmektedir; “ eğer evrenin nasıl çalıştığını anlayabilirsek bu çalışma prensipleri dahilinde onu kontrol edebiliriz.” Ve herşeyi açıklayacak tek bir denklem oluşturabileceğine daima inamış halen de inanmaktadır.

Doktora yıllarında, evrenin değişmeyen ve sonsuza kadar süren bir evren olduğu na inanıyor ve bu inancını destekleyecek denklemler üretiyordu. Nitekim doktora dan sonraki yıllarda doktora araştırmasının büyük bir yanılgı olduğunu ifade etmiş ve “tamamen yanıldım” diyebilecek  kadar cesurca yenilgiyi kabul etmiş ve evrenin sürekli genişlemekte olduğunu ifade etmiştir ve halen evrenin sürekli genişlediğine ilişkin çalışmalarını sürdürmektedir. Buradaki en önemli  olgu; dönüşümün sürekliliğidir, sizlerin de takdir edeceği gibi bilinç geliştikçe herşeyi farklı açılardan değerlendirmeye başlıyoruz. Daha önce göremediklerimizi görebiliyoruz.

Sabit kalan tek şey; “dünüşüm” ve “değişim” dir, geri kalan herşey denklemin değişken parçalarıdır.

Ve umut; nefes alıp verebildiğimizi hissedebildiğimiz sürece “umut” da daima vardır.

Nefes; beden ve zihin arasındaki köprüdür. Nefesi yönetmek bedeni ve zihni koordine bir şekilde yönetmenize olanak tanır.

Acı nerede ise bu hayatta yapmanız gereken şey de “o” dur. Size en çok “acı” duygusunu hisettiren her ne ise o konuda birşeyler üretmek için bu yaşamınızı deneyimlediğinize inanın.

Hawking, başarılı bir bilim adamı olmayı hedefliyordu. Tüm evrenin yaradılışını tek bir denklem ile formüle etmek gibi bir hedefi vardı ancak nereden başlayacağını bilemiyordu. Ve bir gün, bir doktor karşısında “bu yaşamınızda var olabilmeniz için sadece 2 yılınız var” dedi ve işte o an Hawking artık nereden başlayacağını biliyordu:: “ZAMAN” . Acılar nasıl da yaşamımızın yönüJ
nü belli edip, yapacaklarımızı parlatıyor değil mi?

Ve koşulsuz sevgi; Hawking’in sevgili eşi Jane’in sevginin bedenden bedene değil; sadece yürekten yüreğe daha da doğrusu öz’den öz’e olabileceğinin en güzel örneği. Engelli bir birey ve yaşamı kısa bir sure içerisinde sonlanacak; böyle birisi ile evlenmeyi tercih eder myidiniz?

Koşulsuz sevgi Öz’den Öz’e olan sevgidir…

Yaşamımızda, karşımıza çıkan her bir varlık, bize bir mesaj verir. Hawking’ de Jane’nin yaşamında var olma nedenini biliyordu, : “onun yaşamda yol almasını sağlayacak motivasyon gücü, var olmasını destekleyecek “neden”leri üretecek ve daima inanarak yürüyecek güç’tü.

Filmed en çok etkilendiğim sahne; artık tutma refleksi iyice güçleçmiş olan Hawking’in alev alev yanan şömine karşısında kazağını eşi Jane in yardımı ile giyerken Jane in, bebeklerinin ağlaması sonucunda odadan ayrılması ve tam da o sırada kazağın içerisinde kalan başı ile mücadele veren Hawking kara delikler ile ilgili farklı bir bakış açısı deneyimliyordu. Bu sahne filmdeki en etkileyici sahnelerden biri idi Özge’ce J

Mücadele ettiğimiz ve görmeye açık olduğumuz her an yeni bir şey fark edebiliriz…

Hawking, bir gün “Tanrı”ya inanır mı bilinmez, aynı zamanda “HERŞEYİN TEORİSİ” ni ortaya koymayı ona göre başarır mı bilemem.
Gerçek şudur ki; şu anki yaşamının 73 yaş deneyimini sürmekte olan Stephen Hawking aslında çoktan “herşeyin teorisini” bulmuş ve gözler önüne sermiştir. Ancak bu dışarıda değil; içeride
= “ben’den içeride” olan birşeydir. Bir gün fark ediyor olduğunda deneyimlediklerini çok daha farklı bir boyutta cömertçe paylaşacağından eminim.

SEVGİ HERŞEYDİR, HERŞEY SEVGİ ‘DİR…