psikodönüşüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
psikodönüşüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Aralık 2016 Cumartesi

İKİNCİ ŞANS

*Şans nedir? 
*Kendinizi "şanslı" olarak nitelendirebilmeniz için, neye ihtiyacınız var?
*Mevcut yaşamınızda "şanslı" kadın, "şanslı" erkek olarak nitelendirdiğiniz kimler var? 
*Dünya "şanlı" bir gezegen mi?

Genellikle yaşam döngümüzde "kendi yarattığımız zihinsel imajları" deneyimlediğimizde "ne kadar şanslıyım! Herşey tam da istediğimi gibi oluyor deriz ve yolumuza yüksek bir
motivasyonla, şevkle, aşkla devam ederiz. herşey iyidir, güzeldir, rengarenktir...
Bir de bunun tam tersinin deneyimlendiği senaryolara bakalım: "kendi yarattığınız zihinsel imajların" deneyimlenmemesi halinde, herşey çok kötüdür. Siz ne kadar çaba gösterirseniz gösterin istedikleriniz gerçekleşmiyordur : ne kadar da "şansız" bir insanım ben... :)

Şans; "kendini bil" mektir. Kendi ile buluşmuş, kendini bilen varlık her daim çok şanslıdır. Kendi varoluş potansiyelinin farkında ve bu potansiyeli en yararlı ve en faydalı hallerde nerede, ne zaman, kimlerle kullanabileceğinin farkında olan varlık dengededir, dolasıyı ile çok şanslıdır.

"Kendini bil" menin ilk aşaması: mutlak teslimiyettir. Herşeyin muazzam bir düzen ve denge ahengi ile var olduğuna yürekten inanarak güvenle, aşkla teslim olabilmek. Sonrasında ise gölge yönlerimiz ile yüzleşmek. Her bir varlık "+" ve "-" yönleri ile bir bütündür. "-" yönlerim hiç yok demek bir illüzyon halidir. Her birimizin "-" yönleri vardır. Önemli olan bu "-" yönleri keşfetmeye niyet ederek "+" ve   "-" yönlerin dengelenmesidir. Ben hiç de kıskanç bir insan değilim demek bir illüzyondur. Her insan varlığında "kıskançlık" vardır. Ancak bu niteliğin nasıl değerlendirildiği kişiye özeldir.  Bu niteliği "onda olmasın sadece ben de olsun" deyimi ile diğerine yönelik zarar verme boyutunda kullanmak da mümkün; "benim istediğim yaşam tarzına yakın bir yaşam tarzı var bunu nasıl başarıyor, merak ediyorum" diyerek kıskançlığı merak potansiyeline dönüştürmek de mümkündür. Burada mutlak iradenin ve niyetin gücü önem kazanır. 

Deneyimlediğimiz her olay, her bir ses tınısı, her bir bakış, karşılaştığımız her insan varlığı, zihnimize düşen düşünceler ve duygular, yüreğimizin sesi, tüm hissiyatlarımız bizi bize yakınlaştırmak için var olurlar. Gerçek benliğimizi doğurabilmemiz için. Hiçbir şey şans eseri veya tesadüfen yaşamımızda var olmaz. Herşeyin belirli nedenleri ve bu nedenlerin belirli sonuçları vardır. Tahmin ettiğinizden de öte bir düzeyde birbirimize sımsıkı bağlıyız. Bir insan varlığının neşesi her birimizin neşesi aynı zamanda huzursuzluğu da her birimizin huzursuzluğudur. Birşeyleri dönüştürmek için hep dışarıya bakıyoruz lakin göremiyoruz, hep istiyoruz ki dış koşullar değişsin, karşımızdaki kişi değişsin ve böylece daha"mutlu", daha "huzurlu", daha "şanslı" hissedebileceğimize dair zanlar üretiyoruz zihinlerimizde halbuki kendimiz üzerinde çalışarak dönüştüğümüzde herşeyin de dönüştüğüne şahit oluyoruz hem de Dünya gezegenine sunabileceğimiz en özel ve biricik armağanımızı sunuyoruz KENDİMİZİ tabi ki ÖZ olarak :) 

Daha önce deneyimlediğiniz birtakım olaylar ve sizin bu olaylara yönelik tepkileriniz sonucunda kendinizden uzaklaşmış olabilirsiniz bu süreçte benzer bir olay kapınızı çalar ve siz kapıyı açar hiç de görmek istemediğiniz bir arkadaşınızı kapıda gördüğünüz an gibi hoşnutsuzluk tepkisi verir ve belki de içten içe öfke duygusunu deneyimlersiniz. Ancak bu olay, bu kişi, bu durum bana ne anlatmak istiyor? Mesajı ne olabilir? diye sormaya başladığınızda kapılar bir bir açılıveir. Daha önce yapmak isteyip de yapamadıklarınıza ilişkin kocaman bir şans ayağınıza gelmiştir. Şimdi seçim sizin ya daha önceki deneyiminizdeki gibi yüreğiniz yerine zihninizi dinleyek eyleme geçeceksiniz ya da bu sefer kendi değerleriniz ile bütünleşerek ve kendinizi bilerek şansa kucak mı açacaksınız? 

*Şansın mesajı ne olabilir?
Güven, teslim ol, kalbinin sesine kulak ver, çok değerlisin, çok özelsin, biriciksin... ???????

Özge Genlik
Uzman Psikolog
Vesta77 Psikolojik Dönüşüm ve Yaşam Akademisi Kurucusu
www.vestaakademi.com






21 Kasım 2016 Pazartesi

"HİÇ OL"...



Her varlık, ölüm-doğum döngüsündeki sonsuz yolculuğunda öz düşünce, öz duygu ve öz eylemlerinden sorumludur. Düşünceleri ve duygularını eylemler ile deneyimler. Her insan varlığı eylemlerinin sonucunu görür ve eylemlerinin tam olarak karşılığı kendisine sunulur. Hiçbir yolcunun yolunu bir diğer yolcu bilemez. Bu nedenle bir varlığın yolu ve kendisi için yapacağınız yorum size aittir. Her bir varlık Yaradanın eşsiz parçasıdır. O varlığın yerini hiçbir varlık dolduramaz dolayısı ile herşey “bir”liğe hizmet eder. Siz diğer bir varlığa acı çektirmeyi düşünüyorsanız. Sorun kendinize: kendi benliğimde neyi tam olarak kabul zeminime taşıyamıyorum ki, bu kadar acı çekiyorum?
Birisini cezalandırmak mı istiyorsunuz? Sorun kendinize: bugüne değin içselleştirerek öğrendiğim doğru’ –‘yanlış kavramları ne kadar gerçekliği yansıtıyor. Kendi benliğimi sürekli olarak cezalandırma arzum ve istediğim nereden kökleniyor ve besleniyor?” 

Her bir varlık bir amaca hizmet eder. Sınırlı bir bilinç yapısı parmağıyla işaret ederek bu yanlış”, “bu doğru” der. “Bu böyle olmalı yoksa başka türlü olamaz der.” Bir nevi “Tanrıcılık” oynar. Bilemez ki belki de “kötü” dediği “iyidir”. Veyahut “iyi” dediği “kötü”dür. Ancak bilmediğini bilmediğininin de farkında değildir.

Şu an pek de hoş olmayan olaylar mı var gündemde?  Ne kadar hoş ve muhteşem, bundan daha iyisi nasıl olabilir? Şimdi Dünya daki canlılar kendi zihin yapıları ile yüzleşiyorlar. Yüzleşme, dönüşümezemin hazırlar. Dönüşüm diyorum değişim değil. Bugüne değin “dili ehil” kullanmadığınız için sürekli değişim peşinde enerjilerinizi boş yere harcadınız. Değişim var olan birşeyi farklı bir şekilde yapmaktır. Hergün koşu eyleminde ormada  bulunuyorsunuz, artık sahil kenarında koşmayı tercih ediyorum. Eylem aynı, eylemin form sahası değişti, bu değişimdir. Veyahut elinizde bir kabak var bu kabağı dolma olarka yada mücher olarka pişirebileceğiniz gibi belki de kabak salatası yapmayı tercih edersiniz, kim bilir? Var olandan farkı formlar üretmek bunun adı değişim”dir. Dönüşüm derken; “büyümek”ten bahsediyorum. Olanı oladuğu gibi kabul ederek, tüm olanların, tüm gördüklerinin, tüm işittiklerinin, tüm hissettiklerinin kendi zihninin bir ürünü olduğunu fark etmek dönüşümün ilk adımıdır. İkinci adım bugüne kadar öğrendiğin, doğru-yanlış etiketlerini bir bir soymaktır bedeninden, zihninden ve duygularından ve en önemlisi yüreğinden ki bu son derece acı” vericidir. Acı olmadan “dönüşüm gerçekleşmez. Acı derken; ah, vah diyerek sürekli sancıyan bir yaradan bahsetmiyorum. Nefsini terbiye etmekten söz ediyorum. Kendine şiddet uygulamaktan özgürleşmek acı vericidir. Çünkü sürekli acı bedeninde “kurban” rolündesin. Sorumluluk alarak tüm varoluş potansiyelin ile bütünleşebilmek için benliğinin karanlık yönleri” ile buluşmak bu karanlıkların özündeki aydınlıkları idrak etmek durumundasın ki bu yol acı verir. İşlevsel olmayan düşünsel, duygusal, eylemsel bütün kılıflarından sıyrılmak ve çıplak kalmak
İşte bunun adı dönüşümdür. Benliğini bütünüyle keşfederek, kim olduğunu hatırlamak.
Bugüne değin bizlere hep “en iyisi ol” denildi. Okulda “başarılı olmak gibi çarpık kavramlar benliğin en derinlerine ilmek ilmek işlendi. “Başarılı ve en iyisi ol, tek ol, bir tane ol” , egosal kendini bilmeyen bir zihnin tezahürleri. 
Dünya adını verdiğimiz gezegende can bulan her bir varlık başarılıdır, bir tanedir, en iyisidir. 
Başarılı olmak için çaba harcamaya, efor sarf etmeye gerek yoktur. Adı üstünde başarılı OLmak Sadece kendin OLduğunda her an her nefesinde başarılı OLduğunu görebilirsin. 

Bunun için; iyice köklenmek gerek—bilmek gerek her ne oluyorsa en muhteşemi oluyor ki bu mutlak teslimiyet ile ÖZgüven büyür.
Yaratıcı potansiyeli ortaya koymak gerek-her eşsiz varlığın gerçekleştirmesi gereken çok özel eylemler var, keşif için zaman ve alan tanımak gerek
İradenin gücü, yolda bir sürü çakıl taşı var. Mutlak irade ÖZe güvenerek Yaratıcı potansiyelini ortaya koyar. 
İşte bir adım sonrası BİZ diyebileğin KALP makamına erişirsin. Kalbim gözü ile gördüğünde, tüm varlıklarının acılarını avuçlarında duyumsadığında işte o an zihnindeki “ikilik” son bulur ve “bir” olursun. Hiç OLmak istersin. 
Herkes BİRŞEY olmak uğruna koşarken sen HİÇ OLMAK için herşeyimi feda ederim dersin

Lao Tzu öğrencileriyle seyahat ediyormuş ve yüzlerce oduncunun ağaçları kestiği bir ormana gelmişler. Oraya büyük bir saray inşa edeceklermiş. Neredeyse tüm orman kesilmiş, ama binlerce dalı olan büyük bir ağaç duruyormuş. Öyle büyükmüş ki gölgesinde on bin kişi oturabilirmiş. Lao Tzu, öğrencilerinden tüm orman kesilmişken bu ağacın henüz neden kesilmediğini öğrenmelerini istemiş.
Öğrenciler gidip odunculara sormuşlar: Bu ağacı neden kesmediniz?
Oduncular yanıtlamışlar: Bu ağaç işe yaramaz. Ondan hiçbir şey yapamazsın, çünkü her dal boğumlu. Hiçbir şey düz değil. Sütun yapamazsın. Mobilya yapamazsın. Yakıt olarak kullanamazsın, çünkü dumanı gözler için çok tehlikeli. Seni kör eder. Bu ağaç hiçbir işe yaramaz. Nedeni bu.
Öğrenciler geri dönmüşler. Lao Tzu gülmüş ve şöyle demiş:
Bu ağaç gibi olun. Bu dünyada ayakta kalmak istiyorsanız, bu ağaç gibi olun. İşe yaramaz. O zaman kimse size zarar vermez. Dümdüz olursanız kesilirsiniz, bir başkasının evinde mobilya olursunuz. Güzel olursanız pazarda satılırsınız, bir eşya olursunuz.
Bu ağaç gibi olun tamamen faydasız. O zaman kimse size zarar veremez. Ve siz büyürsünüz, binlerce insan gölgenizde dinlenebilir.
Lao Tzu’nun mantığı seninkinden çok farklıdır.
O “Sonuncu ol”, der. “Dünyada yokmuşsun gibi ilerle. Bilinmezliğini koru. Birinci olmaya çalışma, rekabet etme, değerini kanıtlamaya çalışma. Gerek yok. Faydasız kal ve hayatın keyfini çıkar. 

Elbette pratik olduğu söylenemez. Ama onu anlarsan derin bir katmanda, derinliklerde onun aslında çok pratik olduğunu göreceksin. Çünkü hayat keyfini çıkarmak, kutlamak içindir, bir fayda olmak için değil. Hayat pazardaki bir eşyadan çok şiir gibidir; bir şiir, bir şarkı, bir dans gibi olmalıdır. 
Lao Tzu der ki: “Çok akıllı olmaya çalışırsan, çok faydalı olmaya çalışırsan kullanılırsın. Çok pratik olmaya çalışırsan, o veya bu şekilde kullanılırsın, çünkü Dünya pratik bir insanı rahat bırakmaz. TÜm bu fikirlerden kurtul. Bir şiir, bir çoşku olmak istersen, faydacıllığı unut. Kendine sadık ol.

Belki de neden bahsettiğimi henüz idrak edemiyor olabilirsin bunun için öz olarak: 

Dışarıda baktığın tecavüzlerin sona ermesini istiyorsan önce kendi içindeki tecavüzcüyü ara ve gör. Sonrasında herşey olması gerektiği gibi mükemmel ve tam



Özge Genlik
Uzman Psikolog-Yoga Eğitmeni
Vesta 77 Psikolojik Dönüşüm ve Yaşam Akademisi Kurucusu

www.vestaakademi.com

10 Kasım 2016 Perşembe

ARA VE BUL

Gerçekten "neyi" arıyorsunuz? 
Zaman zaman her insan varlığı düşünür: "Bu Dünya gezegenine  neden geldim?" uzun uzun düşünmese bile en azından yaşam sürecinde bir an buna benzer bir varoluş sorusu zihninde belirmiş olsa gerek. Çoğunlukla yoğun "acı" deneyimleri sürecinde ya da bu sürecin hemen ardından düşünmeye başlarız, "ben kimim? burada ne işim var? gerçekten ne istiyorum? Neye ihtiyacım var? vb. "Acı" lar en iyi öğretmenlerimizdir bize bizi hatırlatan ve dönüşümümüzü gerçekleştirmemize vesile olan. 

Dan Brown un "Inferno (Cehennem)" kitabının Ron Howard'ın merceğinden beyazperdeye uyarlanışını film eleştirmenleri tarafından; her ne kadar serinin diğer iki filmi olan Da Vinci'nin Şifresi ve Melekler ve Şeytanlar kadar etkileyici ve başarılı bulunmamış olsa da filmde işlenen temaların benliğimizi sorgulama sürecine yönlendirirsek oldukça başarılı oluruz. 

Dünyanın en büyük sorunu nedir? Kendinize sorun ve yanıtlayın lütfen. 
Sizce bu sorun nasıl çözümlenebilir? 

Filmde yer alan Bertrand Zobrist için "insanlık" bir hastalık ve tedavisi de "cehennem".
Başarılı bio-mühendis, çok büyük bir sorumluluk alarak bu hastalığa bir son vermeye niyet ediyor. Ona göre çözüm Dünya nüfusunu yarıya indirgeyecek bir virüsün yayılması. Ve simgeler, semboller ile şifrelenmiş bir plan oluşturarak kendi canından vazgeçme pahasına eyleme geçiyor. Kendisinin tezine göre; biri eyleme geçmeli yoksa herşey olduğu gibi kalır. Burada bir insanın inancının gücünü gözlemliyoruz. Bir insan varlığı yürekten inandığı herşeye için çaba gösterir ve tüm sonuçların sorumluluğunu üstlenir.

Siz neye yüreğinizle inanıyorsunuz? Ve bu inancınız için neyi/neleri eyleme geçiriyorsunuz? 
Hatırlayın ki; sözcükler yaratıcı potansiyele sahiptir. Sözün gücü ile eyleme geçeriz ve varoluş daima eylemi alkışlar. 

Dünyanın en büyük sorununu bulabildiniz mi? 

Dünya gezegeninin hiçbir sorunu bulunmamaktadır. Herşey olması gerektiği gibi olmaktadır. Burada "sorun" bir algı yanılsamasıdır. Dünya hayatının "sonlu/kısıtlı/belirli bir sürede son bulacağına" inanan insan varlıkları her an zihinsel düzeyde kaos yaratmakta zihinsel düzeyde yaratılan kaos bedensel düzeyde kazalar, hastalıklar vb. olarak deneyimlenmektedir.  Buradan anlamlandırabileceğiniz üzere; cehennem ve cennet bir bilinç boyutudur. Bizler iç dünyamızda düşüncelerimiz ve duygularımız vasıtası ile nasıl bir yer yaratıyorsak gerçek Dünya zemininde bunu deneyimleriz. Evet çok da doğru gitmeyen birşey var ise Zobrist in düşündüğü gibi o da; insan varlıklarının sürekli olarak DIŞARIYI DEĞİŞTİRMEK YÖNÜNDEKİ BİTMEK TÜKENMEK BİLMEYEN ARZULARI VE İSTEKLERİDİR. Filmde gördüğümüz üzere Zobrist de dışarıdan bir faktörün tüm çare olduğuna inanmıştır. 
İNANÇ VE NİYET en değerli DÖNÜŞÜM araçlarıdır. Ancak bu inancı ve niyeti KENDİ "ÖZ"ümüze ulaşmak için kullanırsak nasıl olur acaba? 

Kendi algısının bir illüzyon olduğunu fark eden birey aydınlanma sürecinin başlangıcındadır. İkinci adım bugüne kadar öğrenmiş ve beynine kaydetmiş olduğu tüm kayıtları silmesi olacaktır. Üçüncü adım ise sadece kalbinin rehberliğinde ilerlemeye niyet etmektir. Tabi ki bu süreç o kadar kolay değildir. Hele ki bugüne değin öğrenmiş olduğunuz herşeyden vazgeçmek, hiç de kolay değil. Bu süreç "acı" içerir. Ateşin içerisinden geçtiğimizde bir başka deyim ile cehennem de yandıktan sonra cennette var olabilir ki bu bir bilinç dönüşümüdür. Kendi bedenimizi bütünü ile değiştirebiliriz,  sosyal çevremizi-arkadaş çevremizi, işimizi, mesleğimizi herşeyi değiştirebiliriz. Ancak yine biz "biz"izidir. Sonuçta görüntü değişmiş ancak içerik aynıdır. İçerik ancak dönüşebilir tıpkı bir odunun ateşte yanarak küle dönüşmesi gibi...

ARA ve BUL 

İnsan varlığı neyi arıyorsa sonunda onu bulacaktır. Siz neyi arıyorsunuz? 

Filmde ise Zobrist in oluşturduğu planı çözmek simgebilimci  karizmatik profesörümüz Robert Langdon'a bahşediliyor. Langon'ın Flosanra-Venedik-İstanbul üçgenindeki macerasını izlerken başına ne gelirse gelsin hedeflediği yoldan ayrılmamanın, her ne kadar yavaş gidersek gidelim yoldan sapmadığımız sürece başarılı olacağımızı gözlemlemekteyiz. Süreç, sonuçtan her zaman daha değerlidir. Langdon ın usta zekası şifreleri bir bir çözerken bir sonraki adımın belirmesi bizlere şunu hatırlatsın: bir adım atmadan diğer olasılıkları bilemezsin. Bazılarımız sürekli hedef belirler ancak eyleme geçecek motivasyonu bulmakta güçlük çeker. Sonra da istediğim hiçbirşey olmuyor diye hayıflanır durur. Bir adım, çok şey değiştirir. Herşey bir niyet ve bir adım ile başlar. En uzun yolculukların da bir adım ile başladığı gibi...

İZİN VERMEK 

Olaylar bazen çok karışabilir, karmakarışık bir kaosun içerisinde olduğumuzu hissedebiliriz. Böyle anlarda yapmamız gereken: MESAFE ALMAKtır. Ve evrenin zamanına sonrasında Dünya gezegeninin zamanına saygı duymak gerekir. Süreki birşeyin üzerine yoğun çaba, enerji sarf etmek çözüm üretmez aksine olacak olanı geciktirebilir. Halbuki gereken çabayı gösterdikten sonra biraz mesafe almak en güzelidir. En lezzetli çay iyi bir biçimde demlenmiş olanıdır değil mi? 

Öncelikle anahtarı bulmaya niyet edin. İşaretleri takip edin anahtarı bulduğunuz an, yerine yerleştirin, çevirin ve öz potansiyelinizi tüm evren ile buluşmasına izin verin. 
Kendinize verebileceğiniz en büyük armağan "kendinizsiniz"
Kendiniz ile buluşmayı arıyorsanız inanın ki bir an bulacaksınız...

Özge Genlik
Uzman Psikolog
Vesta 77 Psikolojik Dönüşüm ve Yaşam Akademisinin Kurucusu
www.vestaakademi.com







4 Eylül 2016 Pazar

DENİZ KABUKLARINI TAKİP ET...


Kayıp Balık Nemo; travmaların dönüştürücü etkisini bizlere hatırlatmıştı, derinlemesine okumak için:  http://oozgegenlik.blogspot.com.tr/2013/04/sansli-yuzgec.html /linkini takip edebilirsiniz.



Kayıp Balık Dori nin ana mesajı ise: yaralarınızı şifaya dönüştürmek sizin elinizde, yeter ki inanın, isteyin ve kalbinizin rehberliğinde yol alın.
Kıssadan hisse; Kayıp Balık Dori; kendini kendinde arayan insanın halini eşsiz inancı ile muazzam bir şekilde izleyici ile buluşturuyor.

Düşünün 10 saniye sonra bütün düşündüklerinizi dolayısı ile söylediklerinizi unutacaksınız, nasıl bir yaşamınız olurdu? Kısa bir süre gözünüzün önüne getirmeye çalışın. …

“--Ailemi kaybettim
--Onları en son ne zaman gördün?
---Unutttum;” masum, çaresiz dialogu ile başlıyor, kısa süreli hafıza kaybı yaşayan mavi , kocaman yürekli Tang balığımız Dori’nin hikayesi.
Koskoca okyanusta ailesini kaybeden Dori’nin ailesini bulmak için çıktığı yolculuğa şahit olurken aslında Dori’nin kendisi ile bütünleşmesine aynı zamanda ona destek olan dostlarının yaşamına kattığı cesaret, inanç ve umuda da tanık oluyoruz.

Okyanus canlılarının birbirinden farkı şekilleri/formları, her birinin kendine has nitelikleri ve  renklerin harmonisinde yüzerek Dori’nin macerasına eşlik ederken Dori’nin “dönüşüm”ü ne kadar güzel anlattığını gözlemledim.


Dönüşüm: görmeyi öğrenmek, varlığımızın (- ve +) tüm yönleri ile olduğu gibi kabullenmek ve varlığımızın kendine has, biricik niteliklerini en verimli şekilde paylaşabilmektir.

Dori; kısa süreli hafızasında sorun yaşadığını ve 10 saniye içerisinde söylediği, yaptığı, düşündüğü herşeyi unuttuğunun bilincinde. Tek unutmadığı şey= herşeyi unuttuğu. İlk adım “farkındalık” ve farkındalığa eşlik eden kabulleniş, teslimiyet. Ardından niyet etmek ve akışa bırakmak, plan yapmaksızın, düşünmeksizin. Sadece niyetiniz doğrultusunda eylemde olmak, kalbinizin ritmi ile; bir olmak = "an" olmak.

 “Planlar ne işe yarar ki, en güzel şeyler tesadüfen olanlardır”

Plan yaparız çünkü herşeyi kontrol altında tutmak isteriz, böylece güvende olduğumuza inandırmışızdır kendimizi. Halbuki nefes aldığın her an güvendesin, seni yaratan senin iyi olmamanı ister mi hiç? Dori’nin zaten plan yapabilme gibi bir şansı yok dolayısıyla her an kalbinin sesini dinliyor ve hemen adım atarak eylemde var oluyor böylelikle bir kapının diğerini açtığını, niyetin yürekten olduğunda bir süreçte yol alarak hedefe ulaştığını görüyoruz, Dori’nin macerasında.


"Daima başka bir yol vardır”

Dori, kendini o kadar iyi biliyor ki ancak kendine rağmen pes etmiyor! Bazen “kusur” olarak nitelendirdiğimiz özelliklerimiz en büyük yardımcımız, şifa kaynağımız olabilirler. Çünkü diğerlerinden farklı olan niteliklerimiz bizi biz yapanlardır. Bu bağlamda kendimizden kaçmak yerine, kendimiz ile buluşmayı tercih ederken (-) yönlerimizi de mercek altına alarak kendimizi (-) (+) kutuplarımızın bütünlüğü içerisinde kabul etmek, yaşamı daima “an” da yaşamımıza destek olur.
Dori de, kısa süreli belleğindeki sorunu, kalbinin sesine kulak vererek cesarete ve umuda dönüştürüyor.
Özellikle karar vermekte güçlük deneyimlediğiniz “an”larda bir durun tam bir nefes alıp verin ve konudan, çevrenizden bir süre uzaklaşarak odağınızı farklı bir yöne çevirin, gerçekten olması gereken, yürekten hissettiğiniz cevap o zaman hemen gelir.


Kurtarma- Rehabilitasyon-Salıverme

Kalbinin izini süren cesur Dori, cesaretin gücü ile parça parça ailesine ve yaşanmışlıklarına dair anılar hatırlamaya başlar. Hatırladıkları onu Kalifornia Deniz Yaşam Enstitüsü’ne kadar getirir.
Burada sürekli kendinen kaçan huysuz ancak bir o kadar da kıvrak bir zekaya sahip Hank adında bir ahtapot ile tanışır, filmin sonlarına doğru izleyeceğiniz üzere; Dori, Hank’in kalıplaşmış işlevsel olmayan düşünce kalıplarını dönüştürerek onun kendisi ile yüzleşmesine ve özündeki bilgeliği uyandırmasına vesile oluyor. Bir de dikkatinizi çekmek istediğim bir diğer husus; yola çıktığınızda sizi destekleyen birçok varlığın serüveninizin bir bölümüne ortak olacağı ve sizi destekleyeceğidir. İşte asıl “öz”güven budur. Yanınıza sadece kendinizi alarak çıkacağınız yolculuk=’öz’e yolculuk….

Kurtarma: kendinizi olduğunuz gibi kabul edin. Sorun-problem-bir türlü çözemediğinizi düşündüğünüz, hissettiğiniz her ne varsa reddetmek, yok saymak yerine olanı olduğu gibi kabul edin. Kimseyi değiştiremezsiniz, bunu kabul edin. Olaylara, kişilere, durumlara olan bakış açınızı dönüştürmeye niyet edin. Çevrenizde olan herşeyin kendi merceğinizin bir yansıması olduğunu görün. Hislerinize kulak verin, kendinizi dinlemeye ve kendinizi hatırlamaya niyet edin.

Rehabilitasyon: iç sesininiz ile iletişime geçin. Özünüzdeki sesi rahat dinleyebilmek için kendinize sessizlik zamanları hediye edin. Bugüne değin, kendinize dair oluşturduğunuz tüm inanç kalıplarını yok sayın, içinizde yakın bu inançları.Kendinizi keşif yolcuğuna çıkın, yeni birşey öğrenmiyorsunuz sadece kendinizi hatırlıyorsunuz, kaybolduğunuzu hissettiğinizde “korku” duygusunu deneyimlemek yerine “sevgi” duygusunu deneyimlemeyi tercih edin. Kaybolmak, kendi özüne bir adım daha yaklaştığının göstergesidir. Dori olsa ne yapardı? Deniz kabuklarını izlemeye devam ederdi J Siz de yüzmeye devam edin, yaşamaya sadece yaşayın içinizden geldiği gibi, iç sesiniz daima doğru yönü işaret eder. Acı en iyi öğretmendir. Acılarımız bizi dönüştürür. Acılarınızdan kaçmak, onları görmezden gelmek yerine acının içine doğru yürüyün ve sizi dönüştürmesine gerçek benliğinizi hatırlatmasına izin verin.

Salıverme: Şimdi İkinci doğumunuzu gerçekleştirdiniz, tebrikler J Şu an, geriye kalan yaşam “an”larınızı kalbinizin ritmi ile deneyimlemeye hazır mısınız?

Hatırlayın; kaybolduğunuzu hissettiğinizde tek yapmanız gereken şey: en iyi bildiğiniz şeyi yapmaya, “yaşamaya” devam etmek ve kalbinizin sesini dinlemek...

Yüreğinin derinliklerindeki ses, seni gerçek ailenle buluşturur, dinlemeye cesaretin var mı?...



Özge Genlik
Uzman Psikolog
Vesta 77 Psikolojik Dönüşüm ve Yaşam Akademisinin Kurucusu
www.vestaakademi.com



16 Nisan 2016 Cumartesi

KIRMIZI ÇİÇEK

Dün akşam harikulade eşsiz atmosferi ile ayaklarımı yerden kesen, yüreğimi heyecan ile zıp zıplatan bir ormandaydım :) Bu harikulade ormanda bir çocuk ile tanıştım ismi : "Mowgli", en yakın arkadaşı, yol göstericisi ise "Bagheera" adında siyah bir panter idi. Mowgli, ormanda bir kurt sürü ile kendini keşif yolculuğunu sürdürürken eski bir bitmemiş meselenin baş
kahramanı olan bengal kaplanı "Shere Khan" ile yeniden biraraya gelmesi ile "ev"inden ayrılmak durumu ile yüzleşmek durumunda kalan cesur orman çocuğu yüreğinin rehberliğini dinleyerek Özge'nin "inanç"ın "umut"un "cesaret"in ve en önemlisi "öz-sevgi"nin gücünü bir kez daha hatırlamasına vesile oldu...

Rudyard Kipling'in muhteşem çocuk romanının Disney tarafından beyazperdeye uyarlanışı olan "Orman Çocuğu (The Jungle Book)" izlenirken kalbin gücünün bir kez bir kez daha idrak edilmesine vesile olacak en güzel yapıtlardan biri olduğu kanaatindeyim. 


Mowgli (orman çocuğu), babasının bir bengal kaplanı (Shere Khan) tarafından saldırıya uğrayarak ölmesi sonucu ormanda tek başına kalıyor. Ancak her son bir başlangıca gebedir ki; siyah bir panter (Bagheera) masum çocuğu koruma himayesi altına alarak bir kurt sürüsünün arasında büyüme ve gelişimini tamamlaması için yardımcı oluyor. Yaşam döngümüzde de bizleri;  en "zor","sıkıntılı", "sancılı" dönemlerimizde ışığın daima olduğunu hatırlatmak üzere muhakkak bir "insan", "durum", "olay"  yaşam oyunundaki dönüşümümüzü gerçekleştirmemizi destekler ;)
Mowgli (orman çocuğu) kurt sürüsü ve ormandaki diğer canlı varlıklarla günlerini huzur, mutluluk, neşe, keyif ve merak ile geçirmekte olduğu ve gelişim sürecini yavaş yavaş tamamlama evresinde olduğu an, babasının ölümüne vesile olan bengal kaplanı (Shere Khan) yeniden Mowgli'nin yaşam sahnesinde aniden beliriverir. Bu durumda Mowgli artık "büyüme"k durumundadır.
Büyüme; yaşam döngümüze biraz daha farkındalık ile bakmaya başladığımız ardından yavaş yavaş kendi sınırlarımızın bugüne değin bizleri yetiştiren, gelişimimize destek olan kişiler, toplum ve içerisinde soluk aldığımız kültürel atmosfer tarafından oluşturulduğunun farkında olduğumuz "an" başlar. 

Büyümek demek; sorumluluk (varoluşsal sorumluluk) almaktır. Yaşam döngümüzdeki öğrenilmiş, kalıplaşmış sınırların dışarısına çıkmaya cesaret ederek en karanlık yönlerimiz ile yüzleşmek ve olanı olduğu gibi kabul etmektir...

Mowgli'nin dış dünyayı keşif yolculuğunda daima "güven" adımları ile yürüdüğüne dikkatinizi yöneltmenizi istiyorum. Kalbinin ritmi ile eylemde olan her varlık daima "güven"ir. Mowgli'nin karşısına çıkan "yılan", "maymun", "bengal kaplanı"; Mowgli'nin benliğinin karanlık yönlerinin birer temsili idiler. Yılan; "geçmiş"e ve "geleceğe" yönelik faydasız "merak"ı; maymun; "açgözlülüğü"; kaplan ise"hırs, faydasız ego savunma mekanizmalarını temsil ediyordu. Mowgli ise karşılaştığı her güçlükte önce yüreğinin cesareti ile sevgi ile sadece kendi iç sesinin rehberliğinde eylemlerini gerçekleştirirken desteklendiğini görmekteyiz.  Kalbinin ritmi ile "gerçek"i arayan her varlığın desteklendiği gibi...

Korkularımız, biz onları zihnimiz ile beslediğimiz sürece var olurlar. Dünya gezegeninde "korku" duygusunu denyimlememize vesile olacak hiçbirşey yoktur çünkü yaşam yolumuza çıkan herşey bizim öz-sevgide buluşabilmemiz, "ev"e dönebilmemiz için iyileşmemize vesile olan düzeneklerdir.

Bir "inanç" tohumu tüm Dünyayı etkiler. Mowgli'nin yüreğindeki inanç yolunu aydınlattığı gibi aynı zamanda tüm ormanı nasıl dönüştürdüğünü seyrederken; öz-sevgi, inanç, güven suyundan yapılmış çorba her derdi iyileştiren en baş şifa aracıdır, diyeceksiniz. 

Filmin son sahnelerinde Mowgli'nin bengal kaplanı (Shere Khan)
ile karşı karşıya tek başına kaldığı sahnelerde hiçbir zaman pes etmediğine en zor anında "sakin" kalmayı başararak kalbi ile temasını koruyarak zihnini etkin ve ehil kullanabildiğine şahit oluyoruz.

İşte özümüzdeki asıl "kırmızı çiçek" de bu değil mi zaten? İnsan varlığını diğerlerinden ayıran en önemli niteliği; planlama, muhakeme yapma ve geleceği önceden görebilme yeteneği ancak bu yetenek sadece zihin ile yönetildiğinde "kaos" oluşuyor. Çünkü tüm benliğin efendisi "kalp"tir. Son bilimsel araştırmalar göstermekte ki; "tüm vücudu yöneten "beyin" değil. Dış dünyayı önce kalp algılıyor, kalbin kendine ait hücresel bir sinir ağı var ve %60-65 oranındaki sinir hücreleri dış dünyayı önce kalp vasıtası ile algılıyor ardından "beyin"e sinyal gönderiyor. 

Kalbimizin sesini dinlemeye kendimizi bırakırsak olayları önceden sezebilir ve bu "an"da zihinsel süreçlerimiz ile sakin, yavaş ve uyumlu bir biçimde deneyimlemekte olduğumuz sürece etkin yanıtlar verebiliriz. Tıpkı cesur orman çocuğu Mowgli'nin yaptığı gibi eylem gerçekleştirir ve eylem gerçekleştirdiğimizde çevremizdeki her canlının büyümesine yardımcı oluruz...
Öz-sevgiyle çarpan kalbin ritmi ile eylemde olmayı seçen bir zihin tüm Dünya yı dönüştürebilecek güce sahiptir...

Sizin, "kırmızı çiçeğiniz" ile ilişkiniz nasıl? 

Özge Genlik
Uzman Psikolog
Vesta 77 Psikolojik Dönüşüm ve Yaşam Akademisinin Kurucusu
www.vestaakademi.com



30 Mart 2016 Çarşamba

CİNSEL İSTİSMARIN ÇOCUK ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

Cinsel İstismarın Çocuk Üzerindeki Etkileri


            “Bedenimin en derinlerinde sanki saatli bir bomba var ancak ne zaman, nasıl patlayacağını bilemiyorum. İşte bu bilinmezlik ‘kızgınlık, öfke ve şaşkınlık’ duygularını deneyimlememe vesile oluyor. Sessizce öfkenin girdaplarının izini sürüyorum. Bedenimde gözle görülmeyen ancak ‘öz’ ün gözü ile görülen ve hissedilen izleri silmek sanırım hiçbir zaman mümkün olmayacak…”

Yukarıdaki söylem onbeş yıl önce “cinsel istismar”a maruz kalmış ve şu an evliliğinde “cinsel sorunlar” deneyimlemekte olan bir yetişkinin kendi ruh halini betimlemesinden bir alıntı içermektedir. Bu betimlemeden de anlaşılacağı üzere;  “cinsel istismar” kısa ve uzun vadede sonuçları olan, cinsel istismar mağdurunu ruhsal, sosyal, bilişsel, bedensel gelişim süreçlerini etkileyen hiçbir zaman kolay kolay silinemeyecek acı izler bırakan ciddi bir travmadır (Topçu, 2009, s.165-166).
Literatür genelinde “cinsel istismar”; kişinin gelişim aşamalarına (psikolojik, bedensel, zihinsel), vücudun bütünlüğüne, inanç sistemine ilişkin unsurlar dahilinde yaşamsal bütünlüğüne yönelik bir travma olarak nitelendirilmektedir (Aktepe, 2009; Bulut, 2007; Zara-Page, 2004).  Travmanın “olumsuz” etkilerinin yanı sıra “olumlu” olarak nitelendirilebilecek etkileri de mevcuttur. Örneğin; insanın doğasında var olan adaptasyon yeteneği sayesinde kişi deneyimlediği travmanın ardından kendi gücünün ve kapasitesinin farkına varabilmektedir. Cinsel istismarın etkilerini irdeleyen bazı araştırma istatistiklerine göre; cinsel istismar mağdurlarının ,cinsel istismar deneyimlerini “olumlu” olarak değerlendirdikleri saptanmıştır (Topçu, 2009, s.188). Cinsel istismar deneyiminin kendilerini güçlendirdiğini, yaşamlarına olumlu kazançları olduğunu ifade eden cinsel istismar mağdurları bulunmaktadır (Topçu, 2009, s.188) Bir diğer araştırmada ise, cinsel istismar deneyiminin değerlendirme sürecinin “zaman” faktörüne bağlı olarak değişkenlik gösterebileceğini ortaya koymaktadır. Cinsel istismar deneyiminin hemen ardından, yaşantıladıkları deneyime “olumlu” olarak değerlendiren kişilerin (%38), yetişkinlik dönemlerinde cinsel istismar deneyimlerini “olumsuz” bir yaşantı olarak değerlendirdikleri saptanmıştır (Bulut, 2007).  Bu husustan yola çıkarak; yaşanılan bir travmatik deneyim sonrasında her bireyin aynı tepkileri, aynı zamanda ve aynı devamlılıkta sürdürmeyeceğini göz önünde bulundurularak değerlendirme yapılmasının önemli ölçüde öncelik arz ettiği düşünülmektedir.

Cinsel istismara maruz kalan çocuklar üzerine yapılan çalışmalar sonucunda (Bulut, 2007; Özer ve ark., 2007; Topçu, 2009, s.186; Zara Page, 2004).   ; cinsel istismar deneyiminin çocuk üzerindeki etkilerinin; çocuğun yaşına, cinsiyetine, maruz kalınan cinsel istismar türüne, cinsel istismar uygulayan kişinin istismar yöntemine, cinsel istismarın süresine & şiddetine, cinsel istismarın ardından ailenin ve sosyal çevrenin çocuğa yönelik davranışlarına, cinsel istismar sonrası çocuğa uygulanan muayene yöntemine bağlı olarak farklılık gösterdiği gözlemlenmektedir.

            Cinsel istismarın çocuk üzerindeki psikolojik, sosyal, davranışsal etkilerinin dinamik bir süreç dahilinde irdelenmesini öneren “Travmajenik Dinamik Kuram”a göre (Finkelhor, 1994); cinsel istismarın çocuk üzerindeki etkileri dört ana faktör zemininde açıklamaktadır:

1) Travmatik Cinsel Uyarılma (traumatic sexualisation): çocukluğun erken döneminde deneyimlenen uygun olmayan cinsel deneyim; çocuğun ilerleyen yaş döneminde sağlıksız bir cinsel gelişim ve beraberinde normal olmayan bir cinsel yaşama sebebiyet vermektedir.

2) Damgalama (stigmatization): cinsel istismar olayı sürecinde istismarcı ve olay sonrası çocuğun birincil derece yakınları tarafından çocuğa yönelik “suçlayıcı, aşağılayıcı” mesajlar, çocuğun ilerleyen yaş dönemlerinde suça eğilimli davranışlar geliştirmesine sebebiyet vermektedir.

3) İhanet/ Aldatılma (betrayal of trust): özellikle güvendiği, bildiği, tanıdığı biri tarafından cinsel istismara maruz kalan çocuk kendi benliğine yönelik bağlılık ve güven problemleri ile yüzleşmekle birlikte ilerleyen yaşlarında duygusal bağlanma sorunlarının beraberinde birçok davranışsal problemler (saldırganlık, madde bağımlılığı, öfke vb.)  ile yüzleşmek durumunda kalmaktadır.

4) Güçsüz/ çaresiz hissetme (powerlessness): kendi isteği dışında kontrolsüzce gelişen cinsel istismar deneyimi sonucunda çocuk çaresizlik, korku ve kaygı duygularını deneyimlemektediri. İlerleyen yaş dönemlerinde çocuğun deneyimlediği yoğun kaygı, korku ve çaresizlik deneyimleri kendisine yönelik özyıkım davranışları sergilemesine zemin oluşturmaktadır (Aktepe, 2009; Bulut, 2007; Ovayolu ve ark., 2004;  Polat, 2007, s. 143;  Topçu, 2009, s.168; Zara-Page, 2004).

“Travmajenik Dinamik Kuram” (Finkelhor, 1987), cinsel istismarın çocuk üzerindeki etkilerinin genel profilini aktaran ve eklektik bir zeminde yapılandırılmış  dinamik bir kuram olma niteliği taşımaktadır (Topçu, 2009, s.170). Finkelhor (1987) tarafından geliştirilen “Travmajenik Dinamik Kuram” bizlere cinsel istismarın çocuk üzerindeki ruhsal, sosyal, fiziksel (bedensel), davranışsal etkilerini objektif bir zeminde değerlendirmemize ışık tutmaktadır.

Araştırmalara göre; (Aktepe, 2009; Ovayolu ve ark., 2007; Topçu, 2009, s.171; Zara-Page, 2004) çocukluk çağında cinsel istismara maruz kalmış kişilerin, cinsel istismar sürecini takiben kısa ve uzun soluklu , fiziksel, davranışsal, duygusal, ve sosyal zeminlerde normal yaşam akışını etkileyecek düzeyde semptomlar ile yüzleşme riskine sahip oldukları belirtilmektedir.

Cinsel İstismarın Çocuk Üzerindeki Kısa Süreli Etkileri
            Cinsel istismarın çocuk üzerindeki kısa süreli etkileri genellikle davranışsal semptomlar ile cinsel istismar deneyimini takiben hemen ortaya çıkan ve daha çok istismara uğrayan bireyin yaşına göre değişkenlik gösteren etkiler olarak değerlendirilmektedir. Yapılan bir araştırmaya göre (Yalçın, 2011); 0-3 yaş grubu cinsel istismara maruz kalan çocuklarda: “tanımadığı kişilere yönelik korku, yeme ve uyku düzenindeki bozukluklar, bedenine başkasının temas etmesine izin vermeme”,
3-6 yaş grubu cinsel istismara maruz kalan çocuklarda: “erken çocukluk dönemi davranışlarını tekrar sergileme (regresyon), istem dışı dışkı kaçırma, mastürbasyon, anneye daha fazla bağımlı olmaya yönelik davranışlar, içe kapanma”,
6-12 yaş grubu cinsel istismara maruz kalan çocuklarda ise: “sosyal olarak yalnızlaşma isteği, okul ya da evden kaçma davranışları, öğrenme bozukluğu, obsesif kompülsif bozukluk, iç dünyasında ve fiziksel/ bedensel olarak hassaslaşma, bir neden olmaksızın ağlama reaksiyonları, huzursuzluk, karın, baş ağrıları gibi somatic ağrılar”,
13-18 yaş grubu cinsel istismara maruz kalan çocuklarda ise: “madde bağımlılık bozukluğu, fobiler, anoreksia nevroza, rastgele cinsel ilişki deneyimleri, öfke nöbetleri, psikoz” gibi davranışsal bağlamda uzun süreli kişilik, duygu-durum bozukluklarını tetikleyici nitelikle davranışsal semptomlar sergiledikleri saptanmıştır.  

Bununla beraber, 3-18 yaş grubu cinsel istismar mağduru kız çocuklarının, cinsel istismar mağduru erkek çocuklarına göre yukarıda belirtilen davranışsal semptomları daha yoğun ve şiddetli bir şekilde deneyimledikleri; okul başarılarında ciddi başarı oranı düşüşleri sergiledikleri; sosyal yaşamdan kendilerini erkek çocuk akranlarına kıyasla daha fazla soyutlayarak, tek başınalık deneyimlerinin arttığı bulgulanmaktadır. Ayrıca cinsel istismar mağduru kız çocukların, erkek çocuklara oranla suç işleme eğiliminin daha yüksek oranda olduğu saptanmıştır. (Bulut, 2007; Topçu, 2009, s.173).  Cinsel istismarın çocuk üzerindeki etkilerini “cinsiyet” faktörüne bağlı olarak yordamlayan bir başka araştırma sonuçlarına göre (Ovayolu ve ark., 2007); cinsel istismar mağduru erkek çocuklarda: agresif/saldırgan davranış döngüleri, uyku bozuklukları ve sosyal çevreden uzaklaşma gibi fiziksel ve davranışsal semptomlar gözlemlenirken; cinsel istismar mağduru kız çocuklarda yoğunlukla öz-kıyım davranışları (vücudu üzerinde sigara söndürme, bileklerini kesme vb.) ve benlik değerinde azalma olduğu bulgulanmaktadır.
            Cinsel istismarın çocuk üzerindeki ilk etkileri ortaya çıkan ; “baş ve karın ağrıları, vajinal yaralar, ısırık ve tırnak izleri, hamilelik, anal ve vajinal bölgede acı, tekrarlayan atipik abdominal ağrılar, cinsel yol ile geçen hastalıklar, uyku ve yemek yeme alışkanlıklarındaki değişkenlik” olarak fiziksel/bedensel boyutta bulgulanmaktadır (Polat, 2001, s.238; Topçu, 2009, s.172; Zara-Page, 2004).
Araştırmalara göre cinsel istismar mağduru çocuklar kısa/ akut süreçte davranışsal tepkiler olarak; regresyon davranışları, bedeni kirli hissettiği nedeni ile sıkça temizlenme isteği, genital bölge ile sürekli oynamak, hayali arkadaşlar edinme, okul başarısında gerileme, sosyal ilişkilerinde geri çekilme/izolasyon, yoğun cinsel davranışlar gösterme (mastürbasyon) davranışlarını gösterdikleri saptanmıştır. Psikolojik/ duygusal tepkiler olarak; korku, öfke, suçluluk, kaygı, utanç, depresyon, post-travmatik stress bozukluğu, dikkat dağınıklığı, benlik değeri üzerinde olumsuz etkiler gibi etkiler bulgulanmıştır (Kara ve ark., 2004; Zara-Page, 2004). 
Cinsel istismara maruz kalan çocuklarda akut süreçte psikolojik ve fiziksel varlıklarına yönelik algıladıkları tehdite yönelik çeşitli savunma mekanizmaları geliştirdikleri ortaya konmaktadır (Aktepe, 2009; Bulut, 2007; Zara-Page, 2004).
Cinsel istismar mağdurlarının en sık kullanıma başvurduğu savunma mekanizması; “dissosiyasyon”dur. Dissosiasyon savunma mekanizmasının çocuğun yaşadığı cinsel istismar olayı ile başa çıkabilmek, bireysel bütünlüğünü (psikolojik, fiziksel, zihinsel ve sosyal boyutlarda) muhafaza edebilmek için koruyucu bir kalkan görevi üstlendiği düşünebilir. Dissosiasyon savunma mekanizması sayesinde, çocuk zaman ve olay arasındaki nedensellik bağlantısını kuramaz, dikkatini konsantre bir şekilde yoğunlaştıramaz çoğunlukla anlamsız ve boş gözler ile çevresindeki uyaranlara yavaşça tepki verir (trans), erken yaş dönemindeki cinsel istismarlarda dissosiasyon belirtisi olarak “hayali arkadaş (lar)” edinme en sık rastlanan dissosiasyon belirtilerinden birisidir (Aktepe, 2009; Bulut, 2007; Topçu, 2009, s.179). Dissosiasyonun yaş faktörü ile korelasyonu belirtilerek (Aktepe, 2009); yaştaki azalma ile dissosiasyon şiddetinin yükseldiği saptanmıştır. . Ergenlik döneminde cinsel istismara maruz kalan kişilerde,  “bastırma” (repression) ve “kişilik bölünmesi (splitting) cinsel istismar sonrasında gözlemlenen diğer savunma mekanizmaları arasında yer almaktadır (Bulut, 2007).
Erken çocukluk döneminde deneyimlenen cinsel istismarın, bağlanma stilleri ile ilişkili olduğu saptanmıştır. Cinsel istismar deneyimi sonucunda çocuğun benlik gelişiminin olumsuz etkilenerek “dezorganize bağlanma” stili geliştirdiği ve bunun sonucunda yetişkinlik döneminde ikili ilişkilerde iletişim ve sosyal uyum sorunları ile yüzleştikleri belirtilmektedir (Aktepe, 2009).

Cinsel İstismarın Çocuk Üzerindeki Uzun Süreli Etkileri
Cinsel istismarın çocuklar üzerindeki uzun süreçteki etkileri, cinsel istismar mağdurunun yetişkin yaş evrelerinde ruhsal (psikolojik), cinsel ve sosyal/ kişiler arası iletişim, etkileşim yaşantı zeminlerinde, kişinin yaşam kalitesini ve uyumunu şiddetli bir şekilde etkileyecek düzeyde ortaya çıkabilmektedir (Bulut, 2007; Ovayolu, ve ark., 2007; Polat, 2009, s.190).
Çocukluk Dönemi Cinsel İstismarın Yetişikin Yaş Evrelerinde Ruhsal Yaşama Etkileri
Araştırmalara göre; çocukluk döneminde cinsel istismar öyküsü bulunan kişilerin, yetişkin yaş evrelerinde  %85-90’inde  “çoğul kişilik bozukuğu” %70-80’inde “borderline kişilik bozukluğu” (sınırda kişilik bozukluğu) saptanmıştır (Ovayolu ve ark., 2007). Çoğul kişilik bozukluğu ile eş zamanlı olarak “depresif bozukluk”, “intihar eğilimleri”, “geçici psikotik nöbetler” de görülmektedir (Polat, 2009, s.203). Araştırmalara göre (Polat, 2009, s. 204); “çoğul kişilik bozukluğu” erken çocukluk döneminde maruz kalınan cinsel istismar deneyimine yönelik geliştirilen dissosiyatif bir tepki olmakla beraber kadınlarda erkeklere oranla daha sıklıkla görülen, çocukluk çağında bulguları tespit edildiği takdirde tedavisi daha etkin bir biçimde gerçekleştirilebilen ve cinsel istismar öyküsü bulunan kişilerde görülme sıklığı en yoğun olan kişilik bozukluğu olarak değerlendirilmektedir.
Sınırda (borderline) kişilik bozukluğu tanısı ile nitelendirilmiş kişilerin öyküsü irdelendiğinde çoğunlukla erken çocukluk dönemi cinsel istismarının kadınlarda daha yoğun görüldüğü bulgulanmaktadır (Polat, 2009, s.208). Sınırda kişilik bozukluğu tanısı almış kişilerin, kendi benlik algılarına yönelik sınırlarının olmayışı, sosyal yaşamda istikrarsız duygulanımlar sergilemelerine sebebiyet vererek kişiler arası sosyal ve cinsel alanlarda yüzeysel düzeyde ilişki kurmalarına olanak tanıyarak, sosyal yalıtıma zemin hazırlamaktadır (Bulut, 2007).

Çocukluk döneminde cinsel istismara maruz kalan kişilerde; uzun süreçte  depresif bozukluk ve ankisyete (kaygı) bozuklukları en sık bulgulanan duygu-durum bozuklukları arasında yer almaktadır ( Aktepe, 2009; Bulut, 2007; Ovayolu ve ark., 2007; Polat, 2009, s. 194).  Araştırmalara göre (Bulut, 2007); çocukluk çağı cinsel istismara maruz kalan kişilerin “benlik algısı”nın zedelendiği bu bağlamda kendisi ile temasa geçemeyen çocuğun ilerleyen yaş dönemlerinde kendisini sosyal olarak toplumdan yalıtarak kişilerarası ilişkilerinde sorunlar deneyimlediği bulgulanmaktadır. Gelecek, kendi benliği ve toplum için geliştirilen olumsuz düşünce formları ve düşük benlik algısı öz-yıkım (intihar) a sebebiyet verecek ölçüde şiddet eşiği yüksek bir biçimde deneyimlendiği saptanmaktadır (Ovayolu, 2007; Topçu, 2009, s. 196).
            Anksiyete (kaygı) bozuklukları, çocukluk çağı cinsel istismarın uzun soluklu en sık bulgulanan etkilerinden birisi olarak nitelendirilmektedir (Aktepe, 2009; Ovayolu ve ark., 2007; Polat, 2009, s. 198; Zara Page, 2004). Anksiyete bozuklunun temel semptomu “kaygı” duygu durumudur. Kaygı duygu durumu, korku, endişe ve fizyolojik uyarımları kapsamaktadır (Küey, 2008). Örneğin, kaygı bilişsel/zihinsel bir fonksiyondur ve bedende kendisini “bulantı, kalp atışının hızlanması, agresif, tutarsız davranış örüntüleri, kas gerginlikleri” biçiminde gösterebilmektedir (Küey, 2008). Kaygı bozukluklarının, kişinin yaşam kalitesine olan etkisi, kişinin fizyolojik uyarılma eşik düzeyine bağlantılı olarak değişkenlik göstermektedir. Bu bağlamda cinsel istismarın çocuk tarafından algılanış biçimi, bedenin ve zihnin sergileyeceği anksiyete semptomları ile doğrudan bağlantılıdır (Küey, 2008). Çocukluk döneminde cinsel istismara maruz kalmış kişilerin en yoğun olarak; “kızgınlık, öfke nöbetleri, düşmanlık, uyku bozuklukları, psiko-somatik karın ve pelvik bölgesi ağrıları, bağırsak sistemi rahatsızlıkları, nefes almada güçlük gibi bedensel ve duygusal düzeyde anksiyete semptomları sergiledikleri bulgulanmaktadır (Aktepe, 2009; Bulut, 2007; Ovayolu ve ark., 2007; Polat, 2009,s.198).

Araştırmalara göre (Polat, 2009, s.198); erken çocukluk döneminde deneyimlenen yoğun kaygı duygulanımının “korku” duygusu ile özdeşleşerek yetişkinlik döneminde özellikle kadınlarda cinsel ilişki sorunlarına yol açtığı belirtilmektedir.
Cinsel istismar olayının çocuk üzerindeki etkilerinden birisi de; cinsel istismar yaşantısının hemen ardından (akut dönemde) hem de uzun soluklu süreçte yetişkinlik çağında, anksiyete bozuklukları kapsamında değerlendirilen “travma sonrası stres bozukluğu”dur (Polat, 2009, s. 191). Travma sonrası stres bozukluğu; kaygı duygulanımlarının eşlik ettiği, geçmişte deneyimlenen travmatik olayın tekrar yaşanıyor, tekrar deneyimleniyormuşçasına algılanmasıdır (Küey, 2008). Travmatik olaya ilişkin küçük bir uyaran (koku, ses, renk, doku vb.), olayın düşünce, duygu ve davranışsal boyutlarda beden tarafından adeta tekrar yaşanıyormuşçasına deneyimlenmesine yol açmaktadır (Küey, 2008).
Araştırmacılara göre (Polat, 2009, s. 175); cinsel istismarın şiddetine ve çocuk üzerindeki etkisine bağlı olarak “travma sonrası stress bozukluğu” cinsel istismar mağdurları tarafından yaşantılanmaktadır.
Travma sonrası stres bozukluğu , yaşamın bütünlüğünü tehdit edici olayın neticesinde hemen oluşmaktadır, araştırmalara göre (Polat, 2009, s. 176);  cinsel istismar deneyimi yaşamış 3 yaşındaki çocuklarda travma sonrası stress bozukluğu nitelendirilmektedir.
Araştırmalara göre; travma sonrası stres bozukluğunun en yoğun ve sık biçimde deneyimlenen semptomları cinsel istismar mağdurunun yaşına göre değişkenlik göstermektedir. Küçük yaştaki çocuklarda; “kaçınma davranışları, dissosiyasyon, cinsel oyunlar” ; yetişkinlik döneminde ise, “ kısa süreli amnezi , konsantrasyon güçlükleri, uyku ve yemek yeme bozuklukları, travmatik olayın istemdışı zihinde tekrar canlanması, travma olayını hatırlatan uyaranlardan kaçınma isteği, bilişsel çarpıtmalar, ” gibi semptomların belirtildiği saptanmıştır (Polat, 2009, s.177).
Çocukluk Dönemi Cinsel İstismarın Yetişikin Yaş Evrelerinde Cinsel Yaşama Etkileri
            Araştırmalara göre (Aktepe, 2009); çocukluk döneminde deneyimlenen cinsel istismar olayı, cinselliğe ve cinsel organların işlevselliğine yönelik erken dönemde bir farkındalık kazanımına yol açmaktadır. Erken yaşlarda cinselliği deneyimleyen çocuk, ilerleyen yaşlarında çeşitli cinsel davranış sorunları geliştirebilme , potansiyele sahip olmaktadır (Polat, 2009, s. 216). Yapılan araştırmalara göre ( Aktepe, 2009; Bulut, 2007; Ovayolu ve ark. 2007, Polat, 2009, s. 217); “cinsel kaygı, cinsel soğukluk, cinsellikle ilgili suçluluk, yüksek risk faktörü içeren cinsel ilişkide bulunma veya bulunma isteği, orgazm bozuklukları, cinsel ilişkiye aşırı düşkünlük, cinsel ilişki sırasında kasların istem dışı kasılması (vajinismus), erken boşalma, AIDS, cinsel kimlik değişimi veya cinsel kimlik bunalımı” çocukluk dönemi cinsel istismar sonucu deneyimlenen ve en fazla bulgulanan cinsel davranış sorunları arasında yer almaktadır. Ayrıca cinsel davranış sorunlarının kadınlarda, erkeklere oranla daha sık rastlandığı saptanmıştır (Polat, 2009, s. 217). Özellikle aile içi cinsel istismar deneyimine maruz kalan kız çocuklarının cinsel bozukluk oranlarının daha yüksek oranda olduğu belirtilmektedir (Polat, 2009, s. 217).

            Bazı araştırma sonuçlarına göre (Aktepe, 2009); cinsel istismar mağduru bireylerin cinselliği bir ihtiyaç olarak değerlendirerek haz ve doyum almak için değil de, bir şiddet aracı olarak kullanarak içsel öfkelerini cinsel eylem yolu ile partnerlerine yansıtarak haz ve doyuma ulaştıklarını belirtmektedir.
           
Çocukluk Dönemi Cinsel İstismarın Yetişikin Yaş Evrelerinde Sosyal/ Kişiler Arası Etkileşim Üzerine  Etkileri

            Çocukluk döneminde cinsel istismar mağduru olmuş bireylerin yetişkinlik dönemlerinde sosyal, aile, iş hayatlarında, ikili ilişkilerinde karşılaştıkları sorunların temelini “güven” ve “bağlılık” zemininde meydana gelen hasarların, yaraların oluşturduğu dikkat çekmektedir (Zara Page, 2004). Bu bağlamda yakın ilişkiler kurmakta, duygularını ifade etmekte , diğer insanlara güvenmekte zorluk çeken bireyler sosyal, iş ve aile yaşamlarında kendilerini yeterli ve tatminkar olarak değerlendirmemekle birlikte, sosyo-ekonomik statüleri düşük seviyede yer almaktadır (Topçu, 2009, s. 223). Araştırmalara göre (Topçu, 2009, s. 223); sokakta veyahut sığınma, bakım evlerinde fiziksel, psikolojik ve sosyolojik bağlamlarda bakıma muhtaç özellikle kadın bireylerin erken çocukluk dönemlerinde cinsel istismar öyküsü bulunduğu saptanmıştır.

            Araştırmalara göre (Aktepe, 2009); çocukluk çağında cinsel istismar mağduru bireylerin daha az sayıda arkadaşı olmakla beraber işlevsel, duygusal anlamda doygun ve nitelikli ilişki kuramadıkları saptanmaktadır.  Yetişikinlk döneminde sosyal ilişkilerini iki uçlu boyutta (çok fazla beklentili ve kontrolcü veyahut oldukça ilgisiz ve duyarsız) sürdürme becerisine sahip bireylerin erken çocukluk döneminde cinsel istismar öyküsü bulunduğu bulgulanmaktadır (Aktepe, 2009).

            Cinsel istismarın çocuk üzerindeki iletişim tarzlarını inceleyen araştırma verilerine göre (Bulut, 2007); cinsel istismar mağdurunun, cinsel istismar sonucunda geliştirdiği “düşük benlik algısı”, “güven” duygusundaki zedelenmişilik, “beden algısına yönelik olumsuz inançlar” neticesinde aşırı duyarlı, ikircikli tarzda, ihtiyaçların karşılıklı olarak paylaşılamadığı, güven ve paylaşımdan yoksun iletişim biçimleri geliştirdiği bulgulanmaktadır.
            Özetle; cinsel istismarın çocuk üzerindeki etkileri, istismarı takip eden süreçte ruhsal (psikolojik), bedensel, zihinsel zeminlerde; psiko-somatik bir belirtiden (örn. karın ağrısı), çok daha ciddi ruhsal boyutta bir kişilik bozukluğuna (örn. çoğul kişik bozukluğu) kadar geniş bir spektrum dahilinde değerlendirilmektedir. Ancak, her birey farklı ve eşsizdir, buradan yola çıkarak cinsel istismar mağdurunun deneyimlediği travmaya yönelik vereceği tepkilerin de şekillenmesinde birçok faktörün (yaş, cinsiyet, cinsel istismarın sıklığı-şiddeti-süresi, istismarcının çocuğa verdiği mesaj, ebeveynlerin çocuğa yönelik tepkileri, çocuğun genel mizaç yapısı vb.) yer alabileceğini her daim hatırlamanması gereken en önemli husus olduğu düşünülmektedir.


KAYNAKÇA

Aktepe, E. (2009). Çocukluk Çağı Cinsel İstismarı. Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar, 1, 95-119.
Bulut, S. (2007). Çocuk Cinsel İstismarı Hakkında Bir Derleme. Türk Psikolojik Danışma ve Rehberlik Dergisi, 3 (28), 139-156.
Kara, B., Biçer, Ü., Gökalp, A. S. (2004). Çocuk İstismarı. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Dergisi, 47, 140-151.
Küey, L. (2008). Introduction to Psychopathology (Psikopatolojiye Giriş Ders Notları). İst. Bilgi Üniversitesi Ders Notları. İstanbul.
Ovayolu, N., Uçan, Ö., Serindağ, S. (2007). Çocuklarda Cinsel İstismar ve Etkileri. Fırat Sağlık Hizmetleri Dergisi, 2 (4), 15-22.
Özer, E., Bütün, C., Beyaztaş, F., Engin, A. (2007). Çorum Adli Tıp Şube Müdürlüğü’ne 2006-2007 Yıllarında Başvuran Cinsel İstismar Mağduru Çocuk Olgularının Değerlendirilmesi. Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi Dergisi, 29 (2), 51-55.
Polat, O. (2001). Çocuk ve Şiddet. İstanbul: Der Yayınları.
Polat, O. (2007). Tüm Boyutlarıyla Çocuk İstismarı 1 Tanımlar. Ankara: Seçkin Yayınları.
Topçu, S. (2009). Cinsel İstismar. Ankara: Phoenix Yayınevi.
Yalçın, N. (2011). Türkiye’de Çocuk İstismarı ve Çözüm Önerileri. (Yüksek Lisans Projesi). Beykent Üniversitesi/ Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul.

Zara-Page, A. (2004). Çocuk Cinsel İstismarı: Cinsel İstismara Neden Olan Etkenler ve Cinsel İstismarın Çocuklar Üzerindeki Etkileri. Türk Psikoloji Yazıları, 7 (13), 103-113.