enerji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
enerji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Kasım 2016 Çarşamba

BUGÜNE DEĞİN BİLDİĞİN ZANNETTİĞİN HERŞEYİ UNUT



Şimdi hayal edin; Dünya çapında başarılarınızla ün salmış usta bir cerrahsınız. Yaşam sürecinizde herşey olmasını istediğiniz gibi ilerliyor. Tedavisini yürüteceğiniz hastalarınızı dahi siz seçiyorsunuz. Modern ve lüks oldukça gösterişli bir eviniz ve arabanız var. Sosyal ilişkileriniz odukça iyi. Şu an nasıl hissediyorsunuz?
Ve bir gece yaptığınız trafik kazası sonucunda yaşamınız adeta alt üst oluyor. Ellerinizdeki sinir ve bağ dokusu onarılamayacak düzeyde hasar alıyor. Bir daha neşter tutamayacaksınız. Yaşamınızın odak noktası olan işinizi bir daha yapamayacağınız gerçeği ile yüzleşmek nasıl hissettiriyor?

Marvel yapımı Dr. Strange; zeki, mesleğinde usta, başarıları ile sürekli takdir toplayan, modern ve lüks bir yaşam biçimi olan, harika bir cerrah Stephen Vincent Strange. Mesleği, yaşa
mının odak noktası, yaşamında tutunduğu tek şey. Bir gece bir "an" da gelişen trafik kazası sonucu her iki elindeki sinir ve bağ dokuları bir daha eskisi gibi olamayacak bir biçimde yaralanır. Dr. Strange ın yaşamının altının üstüne geldiği an kendine yaklaşması için muazzam bir dönüm noktasıdır. Ancak filmdeki karakterin verdiği tepki gibi biz insan varlıkları da başımıza gelen iyi şeylere pek şükretmez ancak canımızı acıtan birşey meydana geldiğinde de hüsrana kapılıp veryansın etmeye pek bir meyilliyizdir, değil mi? Halbuki "iyi"/ "kötü" zihnin bir yanılsamasıdır. Başımıza gelen herşey bizi büyümeye davet eden tetikleyici bir faktördür sadece. Bu yaşamsal büyüme olaylarını "iyi/kötü" olarak değerlendiren sınırlı zihin yapısıdır. Zihnini aşan birey, herşeye yönelik minnettarlık duyar ve bilir ki her ne meydana geliyorsa, en hayırlısıdır.

Bugüne değin sana kim olduğun ile ilgili ebeveynlerin, akrabaların, dostların, öğretmenlerin, iş arakdaşların, sosyal çevrendeki herkes birşeyler söyledi. Halbuki onlar sadece kendi özlerindeki parçadan bir yansıtma yapmaktalar. Bir insan varlığı özünde olmayan birşeyi dışarı veremez. Dolayısı ile çevrendekilerin sözleri kendi algılarından bir başka deyim ile kendi bilinç düzeylerinden geliyor...
Gerçekte kim olduğunu görmek için bugüne değin bildiğini zannettiğin herşeyi silmen gerekir. 
Kendi ruhunu, kendi bedenini, kendi zihnini tanımaya niyet etmek bu yolculuğun ilk adımı. 
Bizler kendimizi bilme yolculuğuna başlamaya niyet etmezsek, yaşam döngüsü bir zaman diliminde bizleri , yolculuğa pek de hazır olmadığımızı düşündüğümüz, kendimizi ilüzyon dünyasında zihin odaklı bir yaşam deneyimine hapsetmişken, başlatıverir kendimizi bilme serüvenimizi :)

HER "NE"YE SIKI SIKI BAĞLI İSENİZ ONDAN VAZGEÇMEK ZORUNDA KALIRSINIZ

Dünya gezegenine tek başınıza geldiniz ve bu gezegenden yine tek başınıza ayrılacaksınız. 
Yalnız olmak mutlak suretle hiçbir zaman evresinde mümkün değildir. 
Vücudunuzdaki milyarlarca organizma ile varoluşunuzu sürdürürken "yalnız"ım demek biraz ironik olsa gerek??? 
Sadece "tek başınalık" deneyimleri her zaman deneyime açıktır. 
Genellikle en fazla tutunduklarınız ile sınanır ve "kendinizi bilme" serüvenine başlarsınız. 
Ben asla ..........................   olmazsa yaşamımı sürdüremem, dediğiniz her ne varsa belki diliniz söylemese de zihniniz söylüyordur dolayısı ile burası sizin sınav olacağınız ilk bölümdür. 
İkinci bölümde ise; bu yaşamımda en çok gerçeklerştirmek istediğim/olmak istediğim....................................................................................; buradan yaşam sınavınız gelir. 
Eğer herşey kusursuz su gibi akışkan ise aslına bakarsanız bu sizin kendinize varacağınız yol değildir. Kendinize varacağınız yol biraz dikenliktir "acı" deneyimletir. Eğer gerçekleştirmek istediğiniz şey uğruna "acı" deneyimliyorsanız bu sizi, size tanıştıracak yoldur. Acılarınız ile bütünleşin ve "bir" olun. Ancak bu şekilde gölge ve ışık yönlerimizi bütünleştirerek "bir" oluruz. Ve gerçekten bu Dünya gezegeninde nasıl var olduğumuzu idrak edebiliriz. 


KAZALARIMIZI BİZLER YARATIRIZ

Evet kulağa pek hoş gelmiyor. Hatta ben kendi canıma neden, niçin kast edeyim ki, deli miyim ben? Dediğinizi duyar gibi oldum. Kazalarda yara alan, zedelenen beden bölgelerinin bize anlatmak istedikleri mesajlar vardır. Çok fazla anlamın yüklü olduğu, enerji blokajları oluşmuş beden uzuvları genellikle yara alırlar. Bedenin bilge dilini dinlemek gerekir, her an bedeniniz sizin ile iletişim halinde, dinlemeyi tercih ediyor musunuz? Eğer bedenin bilgeliğini sürekli olarak göz ardı etmeyi tercih ederseniz süreki bastırılan görmezden gelinen enerji sonunda kendisini büyük bir olay ile tezahür ettirir ki ; DURUN ve DİNLEmeyi öğrenin diye...

Dr. Strange'in ellerinden yara alması hiç de tesadüfi değil, anlayacağımız üzere :) 
Ellerimiz bedenimizin en önemli uzuvlarından birisidir. Düşünsenize bir gün içerisinde ne kadar çok kullanıyoruz ellerimizi. Ayrıca elerimiz doğrudan kalp (anahata) çakramız (enerji girdabımız) ile bağlantı halindedir. Bu bağlamda şifa parmaklarımızın ucundadır :) Kalp enerji merkezi açık bir insan varlığı ellerinden şifa verme yeteneğine sahiptir. Dr. Strange de parmaklarının sihirli hünerlerini akılcı bir şekilde kullanarak ile hastalarını yaşama döndüren  işinde oldukça başarılı bir cerrah iken bir gecede ellerini kullamaz hale gelir. 
Kahramanımız hemen ellerinin eskisi gibi olabilmesi için arayışa koyulur. Bu arayış onu Tibet'e uzanan bir yolculuğa davet eder. Kamar-Taj da, "kadim kişi" adı verilen bir bilge ile tanışır. Ancak zihnine sıkı sıkıya bağlı olduğundan, kadim kişinin söyledikleri Dr. Strange'e masal gibi gelmektedir.
"ben çakralara, enerjiye inanmam, böyle şeyler çok şaçma" şeklinde düşünen Dr. Strange, Kadim kişinin, egosunu bir zırh gibi kullanan çok bilmiş cerrahımızın fiziksel bedeni ile astral bedenini birbirinden ayırması ile birlikte Dr. Strange ın olasılıklara yönelik algısı boyutu genişler. 

ÖĞRET BANA


Gördüğümüz et-kemik-sinirler-bağ dokulardan oluşan bedenimizin hemen bir üst katmanında eterik beden dediğimiz astral bedenimiz var olur. Bugün bizlerin "hastalık" olarak nitelendirdiği "dengede olmama" dolayısı ile "uyum" sağlayamama hali eterik beden katmanındaki nadi adını verdiğimiz enerjinin aktığı damarlarımıza oluşan blokajların bir sonucudur. Bu blokaj özümüzü dinlemediğimiz için öncelikle bilgelik bedenimizde ardından duygusal bedenimizde sonrasında zihinsel bedenimizde oluşur ve zihnimizde yarattıklarımız eterik bedende tıkanıklara yol açar en sonunda yeterince beslenemeyen organlarımız bize sinyal gönderir: doğru olmayan, yolunda gitmeyen bazı şeyler var" biçiminde bizlere seslenirler...
Şu an mevcut düzenekte o kadar çok zihinsel boyutta var ediyoruz ki kendimizi bu ned
enden ötürü; yukarıda sadece gerçekliğin çok kısa bir bölümünü aktardığım bölüm bile birçoğunuza masal gibi geliyor eminim. 
"Her zihin eğitilebilir ve ruhsal mertebenin en yüksek seviyelerine ulaşabilir" demiştir üstat Patanjali.
İstiskarar sebat, azim, kararlılık, ölçülü olmak ve şiddetten kaçınarak her türlü beceri geliştiriebilir. Çünkü yeni birşey öğrenmiyoruz sadece hatırlıyoruz dolayısı ile düzenli uygulamalar sonucu var olan bilgi açılacaktır. Dr. Strange, ruhsal eğitiminin başlarında oldukça yeteneksiz gibi görünse de asla yılmadı azimle devam etti ve bu yoldaki en önemli unsurları İNANÇ ve CESARET i oldukça iyi vurgulamakta. Cesaret kalpten gelir gerçekten özgüvenli (öz'e güvenen) bir varlık "bir"lik bilincinde titreştiğinden cesaretli ve inançlıdır. Dr. Strange de sonunda özündeki potansiyeli sergilemeyi başarıyor. 

DAİMA BAŞKA BİR YOL MEVCUT

Bir işi icra etmenin binbir tane yolu vardır. Dr. Strange, elleri ile varoluşa destek olurken; geçirdiği kazadan sonra kalbininin sesini dinleyerek ve inancın gücü ile yürüyerek şimdi Dünya gezegeninin varoluşuna destek olmakta. Niyet ettiğimiz şeyi gerçekleştirmenin birden fazla yolu var, belki de seçtiğiniz yol size uygun değildir, bilincin ufku genişlediğinde yeni olasılıkları görmeye başlarız. 


Özünüzdeki sonsuz potansiyeli ortaya çıkarmaya niyet etmeniz dileğiyle...
Daha başka neler mümkün olabilir? 


Özge Genlik
Uzman Psikolog
Vesta 77 Psikolojik Dönüşüm ve Yaşam Akademisinin Kurucusu
www.vestaakademi.com









27 Mayıs 2014 Salı

HAYALLERİNİZ GERÇEĞE DÖNÜŞSÜN


Mandalalar konusundaki ilk yazımı geçen sene yaz ayında kendimce kulaktan kulağa aktarılan bilgilerden öğrenebildiğim kadarını aktarmıştım. Ancak geçtiğimiz günlerde Gülben Aykaç Gönülden in kurucusu ve aynı zamanda yaratıcısı olduğu "Mandala" isimli kurumunda Mandala nın teorik ve pratik düzeylerini içeren bir eğitim atölyesini tamamladım ve "Mandala" konulu yazımı edindiğim bilgilerin ışığında yeniden derleme kararı aldım. 


Mandala kelime anlamı olarak; manda: enerji/öz; la:tutan kap. Enerjiyi/özü tutan kap anlamında kullanılan Sanskritçe bir sözcüktür.** Mandala ların ilk ortaya çıkış zamanları en az 5000 yıl öncesine kadar dayanmaktadır. İlk çağlarda insanlar, mağara duvarlarına niyetlerini belirtmek için çizerlermiş mandalaları, Osmanlı döneminde padişahların kaftanlarına da işlenen mandala motifleri mevcutmuş. 

Niyetlerimiz, bu niyetlerden açığa çıkan enerji frekansları gerçekliğimizi her an yaratmaktadır. İnsan dediğimiz varlık diğer tüm varlık türlerinden farklı olarak "yaratma" kudretine sahip tek varlıktır. Bu bakımdan insan varlığının düşünce gücü tezahür ettirme potansiyeline sahiptir. Bu bağlamda mandala çalışmalarını somut hale dönüştürülmüş bir meditasyon çalışması olarak da değerlendirmemiz mümkündür.  İçte her ne var oluyor ise, dış dünyada da bunu görebilir ve duyumsayabiliriz.



Ülkemizde ve Batı kültüründe gülen yüz ikonlarını sıklıkla kullanmaktayız, belki de bilinçsiz olarak ancak bu andan itibaren bilinçli olarak "mandala" kullandığınızı  fark etmiş olmalısınız...


Günümüzde sıkça uygulanan “dövme” ler de birer mandala niteliği taşımaktadır. Çünkü, “dövme” yaptırırken ; özünüzden dilediğiniz bir niyet vardır, o şeklin, sembolün size hatırlatmasını istediği bir anlam vardır. Bu anlamı sıkça zihne tekrar tekrar hatırlatmak için, zihne çapalamak için kullandığımız belirli semboller de mandala niteliği taşımaktadır. 



Genel olarak bir mandala çizimi 2 çeşitte şekillenebilmektedir: 
1) Kurallı Çizim, (kurallı çizim de kendi içerisinde 5'e ayrılmaktadır: kendini sorgulama--temizleme--iyileştirme--tezahür--hayat planı)**

2) Arınma Çizimi.

Herhangi bir mandala çalışmasına başlamadan önce “Arınma Çizimi” yapmanız önerilmektedir. Yeni bir eve taşındığınızda ilk yapacağınız işin “temizlik”  olması gibi, öncelikle iç dünyanızı arındırın, ardından yeniyi güvenli, sağlam bir zemine inşa edin.

Şimdi sizlerle beraber bir “mandala” çalışması gerçekleştirelim.



Sessiz, sakin, kendiniz ile bütünleşebileceğiniz , kendinizi bütünü ile rahat ve güvende hissettiğiniz bir ortamda kendinizi konumlandırın lütfen.
İhtiyacınız olanlar: birkaç adet beyaz dosya kağıdı ya da resim kağıtları, boya kalemleri(keçeli, pastel, kuru boyalar kullanabilirisiniz, kendiniz ile baş başa hissedebileceğiniz bir ortam. Belki kendi zevkinize göre seçeceğiniz bir melodi, size göre rahat ve dinlendirici aromalı bir tütsü vb. 

Öncelikle “Arınma Çizimi” gerçekleştireceğimiz için; iç sesiniz ile niyet edin: “Bendeki fazlalıkları evrene serbest bırakıyorum.” Bu cümleyi birkaç kez tekrarlayın sonrasında rengarenk boya kalemlerinize şöyle bir göz gezdirin ve iç sesinize odaklanarak bir renk ile kağıda elinizin götürdüğü şekilde ruh halinizi (ben kimim?, ne yapıyorum?’u düşünerek içinizden geldiği gibi çizmeye başlayın. Dilediğiniz şekli (bazen bir şekle bile benzemeyebilir, karalamak isteyebilirsiniz) , dilediğiniz renkler ile boyayın. Ne zaman bitmesi gerektiğini siz bileceksiniz, özünüz: “Tamamdır” diyene kadar devam edin. Mandala çiziminiz tamamlandığında ise kağıdı ateşte yakın. Çünkü ateş elementinin dönüştürücü etkisi bulunmaktadır. Mandala çiziminizin tamamı yanıncaya kadar izleyin. İşte bu kadar, artık arınma çalışmanızı tamamladınız. Arınma çalışmasını birkaç gün iç sesininizin rehberliğinde tekrarlayabilirsiniz. 

Birkaç gün sonra
·         
  *Temizlik Mandalası : dönüştürmek istediğiniz bir niteliğiniz için, çözümlenmesini istediğiniz bir sorununuz için, maddi-manevi ayrışmak-bırakmak istediğiniz her şeyin mandalasını çizebilirsiniz.

·      * İyileştirme Mandalası: arınma ve aydınlanma için kullanabilirsiniz. Şifa olması niyeti ile çizdiğiniz mandalanınızı iyi olmasını dilediğiniz birisine verebilirsiniz.

·   * Tezahür Ettirme/ Kendini Gerçekleştirme Mandalası: var olmasını istediğimiz şeyleri hayatınıza çekebilmek, gerçekleştirmek için kağıdın tam merkez noktasından yola çıkarak dışa doğru çiziminizi gerçekleştiriniz.

·       *  Hayat Planını Gerçekleştirmek/ Gelecek Dilekler İçin Mandala: Örneğin gerçekleşmesini yürekten istediğiniz bir başarı, bir ödül bir ev satın almak için bile niyet ederek çiziminizi gerçekleştirin.




Temizlik-İyileştirme/Şifa—Tezahür Ettirme—Gelecek için Mandala uygulamanız için niyet ederken dikkat etmeniz en önemli husus şudur ki;
Evren “para” yı bilmez. Evren, şifa, bolluk, bereket, aydınlanma vb. kelimelerden anlamaktadır. Niyetinizde sıkça bu kelimeleri özen gösterin. Kalben niyet edin ve çiziminize odaklanak başlayın. Sonrasında, mandala günlüğü oluşturabilir ve kendi kişisel mandala serginizi bile oluşturabilirsiniz :) 

Mandalar hakkında daha fazla bilgi edinmek istiyorsanız ve mandalaların gizemli-büyülü dünyasına giriş yapmak için Mandala Kişisel Gelişim ve Organizasyon çatısı altında Gülben Aykaç Gönülden in  düzenlediği atölyeleri takip etmenizi öneririm...

** Gülben Aykaç Gönülden, Mandala Atölyesi Eğitim Notları

** Mandalalar hakkında daha fazla bilgi edinmek için :  http://www.mandala.com.tr  adresini ziyaret edebilirsiniz...







    

7 Aralık 2013 Cumartesi

"BİR" OLMA YOLUNDAKİ YEDİ ADIM


“Değiştiremeyeceklerimizi kabullenmek için huzur, değiştirebileceklerimizi değiştirmek için cesaret ve bu ikisini ayırt etmek için bilgelik ver.” –Karl Paul Reinhold Niebuhr-

Dünya gezegeninin yaratılış serüveninde, bu gezegende can alarak var olacak her bir enerjiye Yaratıcı, “bilgelik” erdemini bahşetti. Yalnız bu bilgeyi dinleyebilmek için tek bir şart vardı: “zihin-beden-nefes” üçgeninin içerisinde “denge”li bir şekilde var olabilmek!

Zihnin efendisi olabilmek için; önce bedenin(varoluşun en somut olgusu) özüne doğru cesaretle, tıpkı dev dalgalarla var olan bir okyanusta yüzmek gibi, özgürce dalabilmek gerekiyordu.

Bedenin sınırlarını muhafaza eden en büyük üstat ise “nefes” idi. İrade ve teslimiyetin; kabul ve direncin anlaşılabilmesindeki en önemli öğretmen “nefes” idi.

Ne kadar alıp ne kadar vereceğimiz konusunda ustalaştığımızda; içimizde akışkan iyi boşluklar oluşturabildiğimizde yaşam da kendiliğinden anlam bulacak, her bir hücremizde…

Dünya gezegenindeki enerjiler, özlerinde akışkan iyi boşluklar oluşturmaya başladıklarında yavaş yavaş yaşamlarında bir mana aramaya başladılar ve sordular: “Ben kimim? Neden bu Dünya gezegeninde var oluyorum? İçimde, özümde var olan bilgeliği nasıl somut düzleme aktarabilirim?”
Yaratıcı cevap verdi: “Olmak” ile “Yapmak”—“Geçmiş” ile “Gelecek” kavramlarını “Bir” hale getirebildiğinizde orta yolu dengeyi keşfedeceksiniz ve işte o an her şeyin sadece ve sadece “şimdi” ve “burada” zemininde oluştuğunu idrak edeceksiniz.

Enerjiler sordu: “Peki nasıl ? Nereye bakmamız gerekiyor? Bizlere bir yol göster!!”
Yaratıcı: “Bedeninizi ayakta tutan ve sizleri Dünya Gezegenine kökleyen mekanizmanın içerisine temel olarak yedi adet enerji merkezi yerleştirdim. Bu yedi enerji merkezi; evrende var olan yaşam enerjisini sizlerin bedenine aktarmakla görevlidir. Ancak, bu enerji merkezlerini her biriniz görebilecek ve elle dokunabilecek yeterliliğe sahip değilsiniz. Birçoğunuz yalnızca bu enerji merkezlerini hissedebilirsiniz. Nereden başlamanız gerektiğini hisleriniz sizlere fısıldayacaktır.

Dünya gezegeninde can alarak var olan enerjiler, hayrete düşmüşlerdi.  Bedenlerinde var olan bu enerji merkezleri ile tanışmaya karar verdiler. Bu seçim ile beraber, birden bire, insan bedenindeki enerjilerden birisi; kuyruksokumunun ikinci segmentinde yoğun bir hareketlilik hissetti. Her yer kıpkırmızı olmuştu. Kırmızı renkte parlak ışınlar çıkıyordu; kuyruksokumu bölgesinden. Bir süre sonra, kalın bir ses tonu duyuldu sanki “Do” notasına benziyordu bu sesin tonu. Benim adım: “Muladhara Çakra” . Bir karınca gibi çok çalışarak sizleri Dünya Gezegeninde var eder, köklendiririm. Benimle iyi geçinir, bana iyi bakarsanız; Dünya gezegeninde sıcaklık-yakınlık hisseder ve evrenle-tüm diğer enerjiler ile iyi, olumlu, dingin ilişkiler geliştirirsiniz. Aynı zamanda benim hafızam çok kuvvetlidir; varoluşun ilk gününden bugüne kadar olan tüm kayıtlar bende saklıdır. Özünüze doğru, iç dünyanızda bir korku,güvensizlik ya da endişe hissiyatlarını duyumsarsınız bu bana iyi bakmadığınız, benim sesimi dinlemediğiniz anlamına gelir. Bir diğer anlamda Dünya Gezegeni ile olan bağınız gevşer ve kopabilir. Toprağınızın sağlıklı olmasını istiyorsanız, onu gübrelemeyi ve sulamayı, belki de en önemlisi bol sağlıklı hava ile beslemeyi her daim hatırlamalısınız.

Herkes birbirine şaşkın gözler ile bakarken; yer ve gök turuncu rengin ahengi ile dans etmeye başlamıştı bile. Tüm ihtişamı ile bir selam ve saygı duruşunun ardından, “Ben, SvadhisthanaÇakra”yım diyerek kendisini tanıttı, biraz önce konuşan “Muladhara Çakra” dan biraz daha ince bir ses tonu ile hitap ediyordu. Ben, sizlerin yaratıcı gücünüzün merkeziyim. Bir kelebek gibi pır pır uçarım, sizlere hep çoşkulu duygular duyumsatabilmek, yegane görevimdir. Ayrıca, bedeninizde sürekli olarak var olan tüm sıvılar benden sorulur. Fiziksel bedeninizdeki hiçbir sıvı (kanınız-idrarınız-teriniz-mide suyunuz-spermleriniz vb.) benden habersiz hareket edemez. Bir diğer çok önemli görevim ise; sizleri “arındırmak” tır. Bedenlerinizi ve ruhlarınızı temizler, arındırırım böylece yaşamınız daha akışkan hale dönüşür. Benim meskenim; hayatı kucakladığınız, yaşam verdiğiniz yerdir. Hayatı sevgiyle yaratabileceğinize inanıyorsanız ve diğer enerjilere yönelik sıcaklık ve sevgi hissiyatlarını hem kendi iç dünyanızda besleyip hem de verebiliyorsanız, ben sağlıklı ve işlevsel bir şekilde çalışıyorum demektir. İşte eğer ben sağlıklı isem; yaşamınız bir su gibi berrak, saf, temiz ve akışkan olacaktır.

Turuncu yer ve gök bir anda ateş kıvılcımları saçan “sarı” renk oluverdi. Selam olsun herkese; ben sizin iradenizin, kişisel gücünüzün merkezi olan “Manipura Çakra” şeklinde fısıldadı hoş tınılı bir ses. Kendi iç sesiniz ile varoluşa sunduğunuz dış sesin dengeli olmasını istiyorsanız öncelikle kendi gücünüzün farkına varıp, içinizdeki ateşi yakmayı öğrenmelisiniz. İçinizdeki ateşi canlandırdığınızda, kendinizi var olduğunuz gibi ifade ettiğinizde, tüm kainat sizinle “Bir” olacak ve sizleri tüm varoluş gücü ile destekleyecektir. Bana iyi bakmanız çok kolay; nefes alıp verdiğiniz her  an olumlu, güzel kelimeler ile beni beslemeyi başarırsanız, iç ahenginiz son nefesinize kadar yolunuza ışık olur.

Herkes duyduklarını, gördüklerini, hissettiklerini anlamlandırmaya çalışırken, “Sevin dostlarım sevin yaratılan ve yaratılmakta olan her şeyi sevin. Şefkat ve merhamet ile doldurun tüm boşluklarınızı.” Diye sözlerine başladı tüm göz alıcı ihtişamı ile yeşil renge bürünmüş olan Anahata Çakra. Ve şöyle devam etti: “Siz sevdikçe, her enerjiye şefkatle yaklaştıkça evren sizi kucaklayacak, sizinle sırlarını paylaşmaya her zamankinden daha fazla hazır bir şekilde bekleyecek. Benim tek besin kaynağım: “SEVGİ” dir. Dokunun, hissedin, her varoluşun içerisindeki “iyiliği-safkığı-temizliği” fark ederek sevgiyle bakabildiğinizde kalbiniz sevgi ile çarpacak, soluduğunuz her hava molekülü içerisinde “sevgi” bulunduracak ve yaratıcılığı hissedeceksiniz.

Anahata Çakra bir ceylan edasıyla gözden kaybolurken, yerini “ifadenin ve temiz bilginin” efendisi olan Vıshuddha Çakra ya bıraktı.
Vişhuddha’nın sesi çok uzaklardan ve bir o kadar da yakından geliyordu. Vişhuddha seslendi: “Selam olsun herkese; ifade edin kendinizi güvenle-istikrarla J En hoş, en edalı ses tonunuz ile olumlu-samimi ve en güzel sözcükleriniz ile ifade edin, kendinizi. Gücünüzü kullanın; kendinizi, hislerinizin somut düzlemde ifade bulabilmesi için özgür bırakın. Beni bir köprü olarak kullanabilirsiniz; kendinizi sevgi ve güven ile ifade etmeyi tercih ettiğiniz her an bilin ki; Yaratıcı ya bir o kadar yaklaşmaktasınız. Bilin ki; iç huzura ulaşmanın en büyük sınavı benim. Benim besin kaynağım samimiyet ve açıklık.  Ne kadar açık-net ve samimiyetle kendinizi ifade ederseniz varoluş potansiyelinizi gerçekleştirmeye bir o kadar yaklaşırsınız.
Şunu bilin ki, kendinizi ifade ederken hep kendi zemininizden ifadeler yaratırsanız, sizi desteklerim. Zihniniz ile değil, kalp ile konuşmayı seçin. Kalpten dilinize oluşturduğunuz sevgi köprüsünün basamakları güneş kadar sıcacık, okyanus kadar engin ve yıldızlar kadar parlak olsun.

Evrenle uyumlu olmak; sağlıklı olmak demektir. Sezgilerinize kulak verin. Sezgileriniz her zaman en doğru, en ışık dolu yolun rehberleridir. Rehberliği hissettiğiniz an; bir başkasının rüyasını gerçekleştirebilmek için adım atacaksınız. Çünkü o zaman, sen-ben ayrımının bittiğini fark edeceksiniz. Sen-ben yok olacak. “Sen”; “bensin”—“Ben” de “sen”im i tüm varoluşsal boyutlarınızda soluyacaksınız. Bu “Bir” olma yolundaki en önemli adımdır. Kuşkularınızı-uyumsuzluklarınızı yok ettiğiniz an, tüm varoluşunuzla teslim olduğunuzda, içsel o biricik özünüzün ışığının tüm evrene dalga dalga nasıl da asilce—bilgece tıpkı bir kuğu kuşunun su yüzeyinde süzülmesi gibi hem görecek hem de bileceksiniz; şeklinde usulca fısıldadı Ajna Çakra, mis gibi yasemin kokularının ahenginde…

İşte o an: “O, bilme haline ulaştığınız biricik anda”; “Bir” i hissedecek-görecek-bileceksiniz. Zihninizi aşıp; evrensel bakış açısına sahip olacaksınız. Sakinleşecek, yaşamınızda zaman zaman “oyuncu” belki de çoğu zaman “gözlemci” koltuğunda oturacaksınız. Benim adım: “Sahasrara”; kozmik enerjiden beslenir tamamen ruhsal enerji boyutunda var olurum. Yegane görevim; dönüştürmektir. Sizlere her türlü sorunuzun cevabını verebilirim. Ancak, bunun için sorunuzu sorarak ardından dikkatlice görmeniz, dinlemeniz ve hissetmeniz yeterli olacaktır. İşte şu an; içinizdeki bilge ile karşılaşmış bulunuyorsunuz. Sevgi ile ilmek ilmek örüldüğünüz bu gezegende sonsuzluk pınarında ışıkla ilerleyin cesurca çünkü sizler ölümsüz ruhani varlıklarsınız…

27 Eylül 2013 Cuma

HAYATINIZI O' NUNLA YARATMAYI ÖĞRENMEK

Zihin ve beden festivalinin (Mınd Body Festıval) 3. Gününü bir türlü kaleme almak nasip olmadı doğru zaman şimdi imiş demek ki! =) Şimdi yağmur yağacak yağıyor eyvah gibi sözcüklerle güne başladık, bir gün önceki ışıl ışıl güneşin bizi tüm sevgisiyle sarıp sarmaladığı havadan eser yoktu! Güne Eralp Caner’in sunumu ile gerçekleşen “Bioterapi” Atölye Çalışması seçerek başladım.

17 yıl reklamcılık ve pazarlama sektöründe çalışan, Eralp Bey diyor ki: “ hayatım son derece rutinleşmişti, iş-ev arasında gidip gelirken gerçekten mutlu olmadığımı fark
ettim. Sürekli birilerine bir şeyi beğendirmek zorundaydım daha doğrusu iletişim ve reklamcılık sektöründe insanların algıları ile oynayarak sürekli onlara bir şeyler pazarlamak zorundasınızdır. Öyle yorulmuştum ki; insanların peşinden koşmaktan bıkmıştım. Bir gün  Allah’a dua ettim: ‘Ya Rab, bana öyle bir iş yapmayı nasip et ki; tüm insanlar benim peşimden koşsun!’. Allah duamı kabul etti, işte şimdi insanlara dokunabildiğim ve onların yaşamlarına ışık olabildiğim bir işim var!

Eralp Caner beyefendininkine benzer yaşam hikayelerini çok duyar oldum son günlerde. Özellikle bankacılık sektöründen ve pazarlama sektöründen yoğun bir göç yaşanıyor spiritüel meslek gruplarına, insan varlığı unuttuğu sorgulama sürecine geri dönüyor. Çok umut verici gelişmeler bunlar.
Atölye çalışmasında; beni şaşırtan ya da bilgi dağarcığıma yeni bir bilgi eklenmedi. Bildiğim ve deneyimlediğim şeylerin bir tekrarı oldu ancak gözlemlediğim kadarı ile katılımcıların birçoğu bu bilgiler ile henüz yeni tanışmaktaydılar. Atölye çalışmasında anlatılanları kendi bilgi dağarcığımla birleştirerek aktarmaya çalışacağım:

RUHUMUZUN VE BEDENİMİZİN EFENDİSİ : KALP

Kalp, bedenin ve ruhun merkezidir. Evet; eskiden “beyni”mizin her şeyi yönettiğini düşünürdük ancak bilim adamları bir şey olmadan çok önce kalbin, beyinden önce meydana gelecek olayı algıladığını ispatladılar. Kalp, attığı sırada büyük bir elektromanyetik alan oluşturur. Kalbin oluşturduğu bu alan, vücudun dışına yayılır, bu bir “aura” değildir. Gerçek ölçülebilir bir manyetik bir alandır. Son yapılan bilimsel araştırmalara göre; sinirlerin yüzde 90-95’i beyinden vücuda değil, vücuttan beyine bilgi taşıyor. Yani aslında; kalp beynimize, beynimizin kalbe gönderdiğinden çok daha fazla bilgi göndermektedir.

* Bu konuda örnekli ve araştırmacıların konuşmalarının yer aldığı: Tom Shadyac’in “I AM” / “BEN” isimli belgeselini izlemenizi öneriyorum.
*
*Eralp Caner ise “the living the matrix” filmini önerdi. İnternetten indirilebiliyor.

SEVGİNİN GÜCÜ ADINA!!

Kalbin en güçlü ilettiği frekans “sevgi” duygusuna ait. Sevgiden yaratılmış ölümsüz ruhani varlıklarız. Hepimiz tek bir “sevgi” kaynağından koptuk. Tüm canlılar ile biyolojik akrabalarız. Çünkü bilimsel olarak baktığınızda havanın %1’inin argon gazı adı verilen pek bir kibirli element oluşturuyor. Bu element kimseyi beğenmiyor ve dolayısı ile kimse ile tepkimeye girmiyor. Yani her nefes alıp verişinizde içinize bir zamanlar Mevlana nın soluduğu ve ciğerlerini doldurduğu havadan da bir balinanın soluduğu nefesten de , bir papatya çiçeğinin sentezlediği havadan almış oluyorsunuz. Hal böyle olunca Aborjinlerin dediği ; “tüm canlılar bizim biyolojik akrabamızdır.” Düşüncesini bir kez daha düşünün =)

NEDEN “SEVGİ”Yİ SEÇMİYORUZ?

Atölyede herkesin kolay kolay kendisini sevgi duygusunu neden seçemediğine dair 3 engel bulunduğu tartışıldı:
Güzel, sevimli hoş olan her şeyde Allah’ı, Tanrı’yı, Yaradan’ı ,Yaratıcıyı kucaklamak çok kolay peki her şeyi sevmek, her şeyi sevgiyle kucaklayabilmek biraz antrenman gerektiriyor Hepimizi bir yaratıcı yarattı, hey bu yazıyı okuyan sen! Sen ile ben aynıyız, biriz farkında mısın ? =)  

1)      Benlik (ego): işlevsel olmayan bir benlik yeni bir olgu ile karşılaştığında “yapamazsın” der. Sağlıklı işlevsel bir benlik ise: “yap ve yapamadığını gör” biçiminde seslenir. Seçim sizin, her “yapamayacağınızı” hissettiğinizde, düşündüğünüzde bilin ki zihniniz sizinle oyun oynuyor, bilincin bir adım ötesine geçin ve benlik imgenize ölümsüz bir varlık olduğunuzu ispatlayın =) Eylemde olun.
2)      Yaşam Enerjisi: yaşam enerjiniz kendinizi bildikçe ve kendiniz oldukça genişliyor ve dünya gezegenine güçlü bir biçimde kökleniyorsunuz. Bu nasıl olacak? Algınızı materyal maddi dünyadan çekip, iç dünyanıza odaklamayı başarmaya başladığınızda. Bunun yöntemi kişiye özeldir. Yoga yapmak, dua okumak, namaz kılmak, müzik dinlemek, kitap okumak veya hiçbir şey yapmadan sadece oturarak iç sesinize kulak vermek. Önemli olan Öz’e uyanmak bunu nasıl yaptığınız değil.
3)      Kendimizle olan iletişimimiz: “ben şansızım” derseniz, “şansız bir insan olursunuz” “iyi hissetmiyorum” derseniz “iyi hissetmezsiniz.” Sözlerimizin çok güçlü etkisi var özellikle kendi bedenimiz ve ruhumuz üzerinde burada Eralp Bey, çok güzel bir hususa dikkat çekti; ağzınızla kulağınız arasındaki mesafe en kısa sizin vücudunuzda. Bir sözcüğü söylediğinizde önce siz duyar ve siz etkilenirsiniz. Ağzınızdan çıkan her kelime çok değerlidir. Ne isterseniz o olur. Bu nedenle önce kendimizle güzel ve olumlu konuşmayı öğrenmeliyiz. Burada Japon bilim adamı Dr. Masaru Emoto’nun su ile ilgili yaptığı deneye değinildi ve görseller gösterildi. Mutlaka bu deneyi okumuşsunuzdur ya da görmüşsünüzdür. Duymayan-görmeyen kalmasın ! = (aşağıdaki linke tıklayınız-)

NİYETİN GÜCÜ !

Başarılı ve sağlıklı bir hayat için 7 adımda niyet:

1)      Yaratıcılık: sevdiğiniz, kalbinizin çarptığı bir konuda yaratın. Aşk ile yapabildiğiniz bir işiniz olsun.
2)      Nezaket: doğada yaşayan tüm canlıları sevin ve saygı duyun. Doğa ile uyum içerisinde olun.
3)      Sevgi: her şeyi sevin. Önce sevin sonra saygı duyun. Her baktığınız yerse, insanda, hayvanda, bitkide, canlı-cansız varlıkta Yaratıcının özü ile temas etmeye çabalayın.
4)      Güzellik: aklınızı satın ve hayranlığı satın alın.
5)      Genişletmek: yaptığınız eylemler, bütünün hayrına ve diğer canlılara olumlu katkılar sağlayacak niteliklerde olsun.
6)      Bolluk: paylaşın, elinizden geldiğince duygularınızı-düşünceleriniz-eylemlerinizi paylaşmaya çabalayın. İsteyerek gönülden yardım edin, verin. Verdiğiniz kadar alabilirsiniz. Evrenle alışveriş dengenizi kurun.
7)      Kabul: tüm bu 6 maddeyi gerçekleştirdikten sonra =) size gelenleri sevgiyle kabul edin ve şükredin.

Atölye çalışmasında, Mevlana’nın 22. Kuşak torunu ve Uluslar arası Mevlana Vakfı Başkan Yardımcısı sn. Esin Çelebi Bayrı da yer almaktaydı. Yukarıda ifade etmeye çalıştığım 7 maddenin hiçbirini yapamıyorsanız sadece hayata ve çevrenizdekilere “gülümseyin” dedi. Gülümsemek de bir zekattır =)

Henüz anne karnında 4 aylık bir bedene sahip iken ruhumuz bedene giriyor sonra harika bir hikaye başlıyor. Aslında tek hikaye; kendi içine dönebilmek-özün ile buluşabilmek…

Atölye çalışmasının ardından bir yağmur bir yağmur yağdı =) Şansımız vardı ki; kısa sürdü ve harika bir gök kuşağı selamladı bizleri.


Günün 2. Yarısında Fatoş Mira ile Bharatanatyam dansını denilmemeyi seçtim. Fatoş Mira, Hint danslarında Türkiye de yaşayan en uzman kişilerin arasında yer alıyor. İlk temel dans eğitimini Brezilya da tamamlamış. Ardından Hindistan da sadece Bharatanatyam dansı üzerine yoğun bir çalışma sürecine girmiş. Ülkemizde Sertab Erener ve Atiye gibi ses sanatçılarına bir dönem özel dans eğitimi vermiş.

Bharatanatyam dansının tarihi 5 bin yıl öncesine dayanıyor ve günümüze kadar orjinalliğini korumuş olan en eski Hint dansı olarak bilinmekte.
Bhava: mimik
Raga:müzik


Tala: ritim
Natyam: dramatik    anlamına geliyormuş. Kelimenin açılımından da anlaşılacağı üzerine; dansın içeriğinde özel müzikler eşliğinde mimiklerinizle bir dramatizasyon sergiliyorsunuz. Ayaklarınızla tuttuğunuz ritmin doğru yapılması da çok önemli.

Dansa başlamadan önce, Yaradan a yönelik kısa bir selamlama kısmı yer alıyor bunu hep birlikte yaptık. Sonra Fatoş Hoca bizlere bir Hint hikayesini dans ederek aktardı. İzlemesi çok kolay ancak göründüğü kadar kolay değil çünkü dans ederken el-bacak koordinasyonun tam bir dengede olması şart. Ayrıca yüz mimiklerinizi doğru kullanmanız gerekiyor. Belki de en zor kısmı; ellerle yapılan “mudra” hareketleri. Mudraların her birinin Yaratıca ya şükür anlamında birçok farklı anlamı var. Bizlere de birkaç “mudra” gösterdi Fatoş Hocamız ancak bazı parmaklar inatçı, doğru düzgün pek beceremedim doğrusu =)



Bu dansı, yaşamında her şeyin çabuk çabuk olmasını isteyen kişilere öneririm çünkü bu dans sabrın kalbi. Tüm bedeninizi hissederek ve aynı zamanda doğru mimikleri doğru mudraları ve doğru ritmi bir arada sergileyebilmek için sebatla ve azimle yıllarca çalışmanız gerekebilir =) 

Kısa bir Bharatanatyam dansı izlemek ister misiniz? 

Duyamadım ? =) 






Ve günün sonu "aaaa bitti mi?" pozum =) 

"İnsanlık varlığını sürdürmek istiyorsa, düşünme tarzını tamamen değiştirmeli." 
                                                                                 Albert Einstein

26 Nisan 2013 Cuma

AAAAAAAAAAAAAAAUUUUUUUUUUUUUMMMMMMMMMMMMMM


AAA-UUU-MMM

Üç harften oluşan bir hece size neyi anımsatıyor? AAAAUUUMMM bir ses titreşimidir. Bu ses titreşimi evrenin nabzıdır. Nasıl ki, insan bedenindeki varlığın nabzı var ise ve nefes alıp verirken belirli bir ritimde meydana geliyorsa, evrenin de belli bir titreşimi, nabzı vardır.  Yoga yolunda ilerleyen kişiler evrenin nabzını, sesini idrak edebilecek farkındalığa ulaşarak, illüzyon dünyasından uyanarak Kaynak ile bütünleşebilirler.

YOGA NEDİR?

Yoga, bir Sanskrit kelimesidir. Dilimizde sözcük anlamı ile; “bütünleşmek”, “birleşmek”, “bağlanmak” anlamına gelmektedir.

Hiçbir enerji yoktan var edilemez, var olan bir enerji de yok edilemez.” hipotezi bilim tarafından artık ispatlanmış bir gerçekliktir. Bu bağlamda; insan bedeni, ruhani özü örten bir elb
isedir. Varlık, geçici bir beden değildir. Mevcut hayatımızdaki en önemli amaçlarımızdan biri bunu idrak edebilmektir. Bizler geçici bedenler değil, ölümsüz ruhi varlıklarız !

Orijinal Yoga Sistemi, insan bedenindeki varlığın ölümsüz ruhi varlık olduğunu idrak edebilmesi için bir anahtar, bir keşif yolculuğudur.

Orijinal Yoga Sistemi, beden-zihin-ruh bütünleşmesini sağlayarak, bilinçdışı hal ve ruhi özü deneyimlemek için insanlığa fırsat sunan bir bilimdir.



YOGA EVRENİMİZE NEREDEN GELDİ?

Yoga, evrenin tezahüründen bu yana mevcuttur. Tüm gezegenlerde uygulanmaktadır. Yoganın kökeni bir zamanlar tüm gezegenimizde mevcut olan Ari Urgarlığına ulaşır. Ancak Orijinal Yoga Sistemi, bu uygarlıktan daha da eski ve sonsuzdur. Yoga, varoluş ile ilişkilidir dolayısı ile varoluşun sonsuz ve sınırsız olduğu gibi, yoga bilimi de sonsuz ve sınırsızdır.


“SAĞLIKLI OLMA” KAVRAMI NE DEMEKTİR?
Sağlıklı olmak; düşüncelerimizin-duygularımızın-davranışlarımızın ve tinsel (ruhani öz) boyutlarımızın hepsinin bir simetride yer alarak şimdi ve burada dengeli olma halidir.
Bu boyutlarımızdan birisinin dengesiz olma durumunda kendimizi, “mutsuz, çaresiz, üzgün, öfkeli vb.” hissedebiliriz. Bu tür duygular; “ben başarısız bir insanım, ne kadar zavallıyım, dünya kötü bir yerdir, bu dünyada ne kadar çok kötü insan var, kimse beni anlamıyor vb.” olumsuz ve işlevsel olmayan otomatik düşüncelerin zihnimizde kök salmasına yol açar.
İşlevsel olmayan otomatik düşünceler doğrultusunda kişi inancı doğrultusunda hareket etmeye başlar. Örneğin; “ben başarısız bir insanım” negatif kognisyonunu üreten bir zihne sahip olan kişi, araştırma yapmak, yeni başlangıçlar yapmak gibi eylemlerde bulunmaz, mevcut anda ne yapıyorsa onu yapmayı sürdürür böylece “ben başarısız bir insanım” negatif kognisyonunu güçlendirir, bu kognisyon kişinin “güçsüzlük”ve “çaresizlik” duygularını pekiştirir. Böylelikle kişi bozuk bir plak gibi çalmaya başlar. Kendi potansiyeli ile temas edemez ve kendi yarattığı “mutsuz, neşesiz” dünyanın içine kendisini hapseder.

Şunu her zaman hatırlamalıyız ki; tüm fiziksel ve ruhsal rahatsızlıklarımızın yaratıcıları bizleriz, dolayısı ile bu rahatsızlıkları nasıl var etmeyi başarıyorsak, olumlu bir şekilde dönüştürmeyi de başarabiliriz.

Manevi hazinemiz içimizde, özümüzde mevcuttur, dış dünyada değil. Dış dünya kendi özümüzden yansıyan bir illüzyon dünyasıdır. İç dünyanızı dönüştürür, özünüz ile bağlantı kurar, bütünleşirseniz, dış dünyanızda harikulade farklılıklar, dönüşümler gerçekleşecektir.

ORJINAL YOGA SİSTEMİNİ UYGULAMAK BANA NE KAZANDIRIR?
1.      
   
Fiziksel boyutta: organizmanın tüm sistemleri birbirine bağlanarak uyum içinde çalışır. Böylece bedeninizi farkına varır ve özünüzdeki enerji ile bağlantı kurmayı öğrenirsiniz.
2.      Zihinsel boyutta: düşünceler ve duygular bütünleşir. Zihin berraklaşır, duygular olumlu ve coşkulu hale dönüşür. Enerjiniz ile temas etmeyi ve enerjinizi yönlendirmeyi öğrenirsiniz.
3.  Kişisel düzeyde: beden-ruh-zihin bütünlüğü uyumlu bir şekilde sağlanır. Vücudunuzdaki bulunan potansiyel enerjiyi istediğiniz biçimde eyleme geçirmeyi öğrenirsiniz.
4.    Evrensel düzeyde: bireysel ruh, Evrensel ruh ile birleşerek bütünleşir. Ölümsüz bir varlık olduğunuz bilincine erişirsiniz.

*      
        *Yoga sanatını icra eden her insan, fiziksel ve zihinsel sağlıklı olma halini deneyimler.

*     
        *Orijinal Yoga Sistemini düzenli uygulayarak hem sağlıklı  bir insan olun hem de kaderinizin efendisi    
          olmayı gerçekleştirin...
  


 Orijinal Yoga Sistemi hakkında detaylı bilgi için lütfen bakınız: http://www.yogaakademi.com//http://www.yogaakademi.com/prod/yoga_nedir.php


 Kaynakça:

Manaf, A. (2007). Yoga: Nedir, Ne Değildir?. İstanbul: İnkılap Yayınları.


                                                 

21 Nisan 2013 Pazar

ŞANSLI YÜZGEÇ


Pixar Stüdyoları tarafından yaratılan “Kayıp Balık Nemo” filmi, çok daha gerçekçi ve heyecanlı bir görsellikle seyircisi ile 3 boyutlu olarak yeniden buluştu.

Bugün (21.04.2013) “Kayıp Balık Nemo”yu 3-D gözlüklerimin üzerine bir de “psikolog” gözlüğümü takarak   izledim.  Nemo’nun hikayesinde; ölüm-yaşam- arkadaşlık-kaygı-korku-yardımseverlik-sabır-cesaret-hedef belirleme-inanç ve belki de gözden kaçırdığım birçok olguya ne kadar güzel nokta atışları yaptığını fark ettim. 

Film, Nemo’nun annesinin ve kardeşlerinin ölümü ile başlıyor. Nemo, henüz bir yumurta olduğu için olup bitenin farkında değil, ancak babası Marlin’i eşinin kaybı bir hayli derinden etkilediğini film boyunca  Nemo’yu aşırı koruyucu tutumlarından ve genel olarak okyanustaki yaşantısına ve geleceğe yönelik sürekli bir kaygı duygusu içerisinde yüzdüğünü gözlemliyoruz. 
Eşinin kaybının ardından Marlin in zihninde okyanus ‘tehlikeli sulara’ dönüşmüştür. 

Kayıplar yaşantımızın her anında meydana gelen kriz olaylarıdır;  çocukluktan, ergenliğe ve sonrasında yetişkinlik dönemlerine geçiş- boşanma- ayrılıklar-işten ayrılma-kazalar-çocukluk çağı ihmalleri ve en yoğun ve şiddetli hissedilen sevdiğimiz birisini kaybetmek; ölüm. Her kayıp bir travmadır. Travma; olay sonrası ortaya çıkan “etki”dir. Her birey benzer bir kayıp yaşayabilir ancak kayba yönelik tepki bireye özgüdür. Tıpkı; her bireyin parmak izinin ve nefesinin eşsiz olduğu gibi…

Her yeni başlangıç bir krizdir. Nemo’nun da okula başlama yaşı gelmiştir. Oldukça coşkulu, heyecanlı ve meraklı hisseden Nemo’nun aksine babası Marlin oldukça endişeli ve kaygılı bir tutum sergilemektedir.

Marlin: “Sen iyi bir yüzücü değilsin! Henüz hazır değilsin Nemoooooooo…
Nemo: “Senden nefret ediyorum babaaaaaaaaaaaaaaa!!”
Okulun ilk gününde baba-oğul arasında bu diyaloglar gelişirken; meraklı bir dalgıç Nemo’yu alıverir avuçlarının arasına.  

Kriz olaylarının ardından travmalarımızın etkilerini etkin bir şekilde olumlu duygu, düşünce ve davranışlara dönüştüremezsek, travmalarımızın etkileri bizleri tetiklemeye devam eder. Marlin de oğlunun yaşamında yeni açılacak bir döneme endişeli ve kaygılı bir duygudurum ile yaklaşmasının zemininde ‘sevdiklerini kaybetme’ korkusu yatmaktadır. 
Bu nedenle her şeyi kontrol altında tutma çabası sergilemektedir.Çünkü henüz eşinin ölüm olayına yönelik yas sürecini tamamlayamamıştır. Yas sürecindeki en önemli ikikorku duygu; ÖFKE: otoriteye yönelik, çevredeki kişilere ya da koşullara yönelik yönlendirilmiş “öfke” duygusu. Marlin de okyanusa içinde yaşadığı evine yönelik bir “öfke” duygusu tetiklenmiştir. Çünkü okyanus, onu ve oğlunu karısından ayırmıştır. KORKU: olayın tekrarlayabileceğine ilişkin yoğun “korku” duygusu. Marlin de eşinin ölümünün ardından, en sevdiği olan oğlunu da kaybetme endişesi içerisindedir.

“Öğretmenlerimiz ya da rehberlerimiz, bizler hazır olduğumuzda ve en çok ihtiyacımız olduğu anlarda yaşantımıza katılırlar.”
Dişçi mesleğini icra eden dalgıç amcanın Nemo’yu ofisindeki akvaryuma yerleştirmesinin ardından; Marlin in oğlunu bulabilme uğruna giriştiği cesur arayışı izliyoruz. Tam da bu esnada Marlin, kısa süreli belleğinde hasar olan Dory isimli balık ile tanışır. 


Dory ile Marlin in şahane bir görsellikte sunulan muhteşem okyanustaki maceralarında kendinizi, bir köpek balığının dişlerinde,  denizana
larının jölemsi dokularında, bir balinanın midesinde
dans ederken ve su kaplumbağalarının sırtında akıntılarda yüzerken, bulursanız şaşırmayın J






“Tehlikeli bir olay ya da durumla karşılaştığınızda; içerisinde bulunduğunuz anı bir oyun gibi düşünün ve olumsuz duygularınızın üstesinden gelin.” 

Filmin verdiği en anlamlı mesajlardan bir tanesi. Beynimiz oyun yolu ile etkin öğrenme gerçekleştirir. Tüm duyularımıza hitap edebilecek öğrenme yöntemleri en işlevsel olanlarıdır. Olumlu bir anınızı tüm duyu sistemleriniz ile zihninize yerleştirmeyi bir kez başarırsanız. Olumsuz olarak atfettiğiniz/ yorumladığınız bir durum ya da olayda zihninize yerleştirdiğiniz olumlu imajinasyonu geri çağırıp kendinizi iyi hissetmeyi başarabilirsiniz.


Şimdi hayal edin, 150 yaşında bir su kaplumbağasının sırtında Doğu Avustralya akıntısını yüzerek geçiyorsunuz J

Aniden su kaplumbağasının minik çocuğu akıntıya kendini özgürce bırakıverir bunu fark eden bizim kaygılı babamız Marlin ani bir reflekste bulunmak ister ancak 

Baba su kaplumbağası: “sakin ol ahbap” diyerek küçük balığı durdurur.

Marlin: “hazır olduklarını nasıl anlıyorsunuz?"

Su kaplumbağası: “aslında hiçbir zaman emin olamayız. Hazır olduklarını sadece onlar bilir!”

İyi-kötü ebeveynler yoktur. Çocuğunun özündeki potansiyeli görebilen ve bu potansiyelin dünya üzerinde ortaya çıkması için destek veren ebeveynler vardır! 

Her ne kadar anne ve baba olabilmek biyolojik bir güdülenme olsa da büyük oranda psikolojik bir olgunluğu gerektirmektedir. Psikolojik olarak olgunlaşmamış ebeveynler “bizim …. Olmadı, çocuğumuzun olsun. Ben yapamadım, çocuğum yapsın” mantığı ile davranan ebeveynlerdir. Psikolojik olarak olgunlaşmış ebeveynler, şimdi ve burada çocuğunun ihtiyacını karşılayan tutarlı ve destekleyici tutumları sergileyebilenlerdir.

Filmin sonunda, Marlin travmasının zihninde oluşturduğu “tehlike” ve “kaybetme” algısının üstesinden gelmeyi başararak güvenmeye ve inanmaya başlıyor. 

Karşılaştığınız her insanın özündeki sonsuz enerjiden var olan potansiyele inanın…