dünya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dünya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ocak 2017 Salı

HERŞEYİN BİR SEBEBİ VAR...


Hayat, sen planlar yaparken başına gelenlerdir...

Yaşam döngümüzde yol alırken hayaller kurar, bu hayallerin üzerine planlar inşa ederiz. Ancak bazen bizim kontrolümüz dışında gelişen psikolojik  depremler sonucu inşa ettiğimiz planlar yerle bir olabilir.

*Kontrolünüz dışında gelişen olay ve durumlara yönelik tepkileriniz nasıl şekilleniyor?
*Belirsizliğe tahammülünüz nasıl?
*Kendi kendinize ne kadar tahammül edebiliyorsunuz?

Dünyamızı kendi öz kaynaklarımızı bilerek yavaş yavaş yok ediyoruz bir gün belki de Dünya gezegeninden başka bir gezegende yeni bir yaşam düzeneği oluşturabiliriz. Bu hızla hiçbir şekilde bilincimizi dönüştürmeye niyet etmeden devam edersek Dünya gezegeninden farklı bir gezegende koloni oluşturmak sadece bilimkurgu filmlerinin senaryosu olmaktan çıkarak gerçekten deneyimleyeceğimiz bir sürece işaret etmekte…

Dünyadaki hayatından vazgeçmek ister misin?

Diyelim ki, Dünya gezegeninden farklı bir gezegende koloni oluşturuluyor ve bu gezegene gidiş süresi 120 yıl. Sizin yaşamsal fonksiyonlarınızı bütünüyle canlı tutacak bir kapsülün içerisinde uyutacaklar ve yeni gezegene varmadan 4 ay önce yeni gezegenin yaşamsal koşullarına uyum sağlayacak birtakım dersleri öğrenmek için uyandırılacaksınız. Siz böyle bir süreci deneyimlemek ister misiniz? Nefesinizi bütünüyle özgür bırakın ve şimdi yeni taze güzel bir nefes alın ve nefesinizi özgür bırakırken göz kapaklarınızı gözlerinizin üzerine doğru yavaş yavaş nefesinizin ritminde kapanmaya davet ederken, zihninizde 120 yıl boyunca bir kapsülün içerisinde uyumayı ve yeni hiç bilmediğiniz bir gezegende var olmayı gözünüzün önünde canlandırın.
*Bu düşünce sizde nasıl duygular uyandırıyor?
*Bedeninizde neler duyumsuyorsunuz?

Morton Tyldum un merceğinden Uzay Yolcuları filmi, bizlere hiçbir şeyin tesadüf olmadığını, herşeyin nasıl da birbiri ile sıkı sıkıya bağlı olduğunu muazzam yıldızların eşlik ettiği harika bir serüvende aktarıyor.

Avalon isimli uzay gemisinde 120 yıl sürecek bir yolculuğa baş koymuş 5000 kişi Homestead II adı verilen yeni bir koloni oluşturmak üzere yıldızların arasında hızla yol alırken filmdeki iki ana karakter, Jim Preston (Chris Pratt) ve Aurora Dann (Jennifer Lawrence) ise benliklerinin en derinliklerine doğru bir yolculuğa uzanmaktadırlar.
Filmde uzay gemisi Avalon, bir meteora çarpması sonucunda yara alır ve birtakım teknik donanım arızalarının tetikleyicisi olur. İlk olarak Jim Preston ismindeki yetenekli tamircinin kapsülü Homestead II ye varmalarına 90 yıl kala açılır. Erkenden uyanan Jim, öncelikle deneyimlediği bu kendisine göre talihsiz olayı kabullenmek istemez.  Yetkilelere mesaj iletmeye, kapsülünü onarmaya, mürettebattan birilerini uyandırmaya çalışır ancak tüm sesini duyurma çabaları sonuçsuz kalır. Yeni evine varmasına 90 yıl kala uyanmıştır ve kendisine kendisinden başka yardım edebilecek birisi yoktur. Harikulade olanaklara sahip olan ışıl ışıl uzay gemisinde  yıldızların arasında yaşamı sonlanacaktır, bu kaçınılmaz sona doğru yürürken tek iletişim kurduğu kişi Arthur adındaki samimi android barmendir. Arthur onun duygularını anlayamasa da en azından düşünsel zeminde paylaşımda olabileceği bir yoldaş olmuştur, kendisine.

İLİŞKİLER, YAŞAMIN ÖZÜDÜR...

Dünya gezegenine merhaba demeye hazırlanırken ana rahmindeki ilk duygudaşlığımızı gerçekleştiren organımız bir diğer eşimiz olan plasentamızdır. Dünya gezegenine merhaba dedikten sonra bir bebeğin sadece fizyolojik ihtiyaçları giderilse ve duygusal olarak herhangi bir bağ oluştulmazsa o bebek büyüyemez aynı zamanda gelişemez ve en nihayetinde ölür. Kendimizi ancak bir diğerinin aynasında görür, tanır ve büyümeye-gelişmeye yönelik zemin oluştururuz. Bizleri harekete geçiren duygularımızdır. Duygularımızı anlamlandırabilmemiz için ise daima bir diğerinin varlığına ihtiyacımız vardır. Filme geri dönecek olursak karizmatik ve yetekli tamircimiz Jim tek başınalığa ancak 1 yıl tahammül edebiliyor. Kendi iç sesi ile sürekli diyalog halinde olan Jim in yavaş yavaş kendi öz bakımını dahi bırakarak kendinen adım adım vazgeçisini yaşamdaki varoluş amacını sorgularken bedenini terk etmek istediğini ancak kendisinden vazgeçmeye henüz hazır olmadığı anlara şahit olurken. İçten içe varoluşunun bir nedeni olduğunu ve eğer erken uyanmışsa bunun bir amaca hizmet edeceğine dair inancını gözlemliyoruz. Ve Jim, yaşam sürecini tek başına tamamlamak istemediğine karar vererek güzel yazar Aurora Dunn (Jennifer Lawrence) ın kapsülünü bozarak, kendisini uyandırır.
Aurora, Jim e göre daha hırslı ve inatçı bir karakter örüntüsü sergilerken o da 90 yıl önce uyanmasını şiddetle red eder ancak sonrasında gidilecek, varılacak bir yer olmadığı hissiyatı onun yaşamını yeniden gözden geçirmesine vesile olur.

GİDİLECEK VE VARILACAK BİR YER YOK

Gerçeklikte varacağımız bir son durak olmadığı nihai gerçeğiyle yüzleşen her özgür birey yaşamının her anının kıymetini bilerek ve sevgiyi yaratarak yaşam yolculuğunda ilerler.
Filmdeki cesur ve bilge karakterlerimizin de kendi kontrollerinde olmayan bir olayın gelişmesi beraberinde öncelikle herşeyi red etme yönündeki tepkileri beraberinde getirdi;” hayır bu olamaz, bu benim başıma gelmiş olamaz, herşey benim kontrolümdedir, ben hayatımı yönetirim…”vb. bugüne değin olşuturdukları zihinsel illüzyonlar bir bir buharlaşırken yaşamı olduğu gibi kabul ederek teslimiyeti yıldızların arasında deneyimlediler.
Bizler de bu dünya da çok önemli, değerli ulvi bir görev için var oluyoruz ancak bu görevi çabalayarak, kendimizi olmadığımız birisi gibi olmaya zorlayarak, haddindan fazla kendimizi yorarak ve hırpalayarak gerçekleştiremeyiz. Sadece olanı olduğu gibi kabul ettiğimiz an ışıldamaya başlarız. Sonrasında sadece çabasız eylemler içerisinde o ışığın izini sürmemiz yeterlidir.
Jim ve Aurora cesaret ve sevginin ışığında eşsiz bir takım oluşturdular ve yıldızların arasındaki yolculuklarında yok olmaya sürüklenen uzay gemisini onararak uyanışlarının gerçek sebebini yerine getirdiler.
Varoluşlarını bütünü ile kabul ederek, huzur ile kendilerine kalplerinin ışığında eşsiz bir yaşam yaratmayı seçtiler.

Yaşadığımız her anı sevginin şefkati ile güzelleştirmek bizim seçimimizdir. Nerede olursak olalım daima evimizdeyizdir. Her yer evimiz, yuvamızdır. Mühim olan o anı elinizdeki koşullar dahilinde en muhteşem şekli iledeneyimlemeyi seçmektir.

Siz her an düşüncelerinizle ilmek ilmek bir yaşam deneyimi ördüğünüzün farkında mısınız? Ve oluşturduğunuz mevcut bedeninizdeki yaşam deneyiminizi nasıl deneyimlemeyi seçiyorsunuz? 

Özge Genlik
Uzman Psikolog
Vesta77 Psikolojik Dönüşüm ve Yaşam Akademisinin Kurucusu
www.vestaakademi.com

3 Aralık 2016 Cumartesi

İKİNCİ ŞANS

*Şans nedir? 
*Kendinizi "şanslı" olarak nitelendirebilmeniz için, neye ihtiyacınız var?
*Mevcut yaşamınızda "şanslı" kadın, "şanslı" erkek olarak nitelendirdiğiniz kimler var? 
*Dünya "şanlı" bir gezegen mi?

Genellikle yaşam döngümüzde "kendi yarattığımız zihinsel imajları" deneyimlediğimizde "ne kadar şanslıyım! Herşey tam da istediğimi gibi oluyor deriz ve yolumuza yüksek bir
motivasyonla, şevkle, aşkla devam ederiz. herşey iyidir, güzeldir, rengarenktir...
Bir de bunun tam tersinin deneyimlendiği senaryolara bakalım: "kendi yarattığınız zihinsel imajların" deneyimlenmemesi halinde, herşey çok kötüdür. Siz ne kadar çaba gösterirseniz gösterin istedikleriniz gerçekleşmiyordur : ne kadar da "şansız" bir insanım ben... :)

Şans; "kendini bil" mektir. Kendi ile buluşmuş, kendini bilen varlık her daim çok şanslıdır. Kendi varoluş potansiyelinin farkında ve bu potansiyeli en yararlı ve en faydalı hallerde nerede, ne zaman, kimlerle kullanabileceğinin farkında olan varlık dengededir, dolasıyı ile çok şanslıdır.

"Kendini bil" menin ilk aşaması: mutlak teslimiyettir. Herşeyin muazzam bir düzen ve denge ahengi ile var olduğuna yürekten inanarak güvenle, aşkla teslim olabilmek. Sonrasında ise gölge yönlerimiz ile yüzleşmek. Her bir varlık "+" ve "-" yönleri ile bir bütündür. "-" yönlerim hiç yok demek bir illüzyon halidir. Her birimizin "-" yönleri vardır. Önemli olan bu "-" yönleri keşfetmeye niyet ederek "+" ve   "-" yönlerin dengelenmesidir. Ben hiç de kıskanç bir insan değilim demek bir illüzyondur. Her insan varlığında "kıskançlık" vardır. Ancak bu niteliğin nasıl değerlendirildiği kişiye özeldir.  Bu niteliği "onda olmasın sadece ben de olsun" deyimi ile diğerine yönelik zarar verme boyutunda kullanmak da mümkün; "benim istediğim yaşam tarzına yakın bir yaşam tarzı var bunu nasıl başarıyor, merak ediyorum" diyerek kıskançlığı merak potansiyeline dönüştürmek de mümkündür. Burada mutlak iradenin ve niyetin gücü önem kazanır. 

Deneyimlediğimiz her olay, her bir ses tınısı, her bir bakış, karşılaştığımız her insan varlığı, zihnimize düşen düşünceler ve duygular, yüreğimizin sesi, tüm hissiyatlarımız bizi bize yakınlaştırmak için var olurlar. Gerçek benliğimizi doğurabilmemiz için. Hiçbir şey şans eseri veya tesadüfen yaşamımızda var olmaz. Herşeyin belirli nedenleri ve bu nedenlerin belirli sonuçları vardır. Tahmin ettiğinizden de öte bir düzeyde birbirimize sımsıkı bağlıyız. Bir insan varlığının neşesi her birimizin neşesi aynı zamanda huzursuzluğu da her birimizin huzursuzluğudur. Birşeyleri dönüştürmek için hep dışarıya bakıyoruz lakin göremiyoruz, hep istiyoruz ki dış koşullar değişsin, karşımızdaki kişi değişsin ve böylece daha"mutlu", daha "huzurlu", daha "şanslı" hissedebileceğimize dair zanlar üretiyoruz zihinlerimizde halbuki kendimiz üzerinde çalışarak dönüştüğümüzde herşeyin de dönüştüğüne şahit oluyoruz hem de Dünya gezegenine sunabileceğimiz en özel ve biricik armağanımızı sunuyoruz KENDİMİZİ tabi ki ÖZ olarak :) 

Daha önce deneyimlediğiniz birtakım olaylar ve sizin bu olaylara yönelik tepkileriniz sonucunda kendinizden uzaklaşmış olabilirsiniz bu süreçte benzer bir olay kapınızı çalar ve siz kapıyı açar hiç de görmek istemediğiniz bir arkadaşınızı kapıda gördüğünüz an gibi hoşnutsuzluk tepkisi verir ve belki de içten içe öfke duygusunu deneyimlersiniz. Ancak bu olay, bu kişi, bu durum bana ne anlatmak istiyor? Mesajı ne olabilir? diye sormaya başladığınızda kapılar bir bir açılıveir. Daha önce yapmak isteyip de yapamadıklarınıza ilişkin kocaman bir şans ayağınıza gelmiştir. Şimdi seçim sizin ya daha önceki deneyiminizdeki gibi yüreğiniz yerine zihninizi dinleyek eyleme geçeceksiniz ya da bu sefer kendi değerleriniz ile bütünleşerek ve kendinizi bilerek şansa kucak mı açacaksınız? 

*Şansın mesajı ne olabilir?
Güven, teslim ol, kalbinin sesine kulak ver, çok değerlisin, çok özelsin, biriciksin... ???????

Özge Genlik
Uzman Psikolog
Vesta77 Psikolojik Dönüşüm ve Yaşam Akademisi Kurucusu
www.vestaakademi.com






21 Kasım 2016 Pazartesi

"HİÇ OL"...



Her varlık, ölüm-doğum döngüsündeki sonsuz yolculuğunda öz düşünce, öz duygu ve öz eylemlerinden sorumludur. Düşünceleri ve duygularını eylemler ile deneyimler. Her insan varlığı eylemlerinin sonucunu görür ve eylemlerinin tam olarak karşılığı kendisine sunulur. Hiçbir yolcunun yolunu bir diğer yolcu bilemez. Bu nedenle bir varlığın yolu ve kendisi için yapacağınız yorum size aittir. Her bir varlık Yaradanın eşsiz parçasıdır. O varlığın yerini hiçbir varlık dolduramaz dolayısı ile herşey “bir”liğe hizmet eder. Siz diğer bir varlığa acı çektirmeyi düşünüyorsanız. Sorun kendinize: kendi benliğimde neyi tam olarak kabul zeminime taşıyamıyorum ki, bu kadar acı çekiyorum?
Birisini cezalandırmak mı istiyorsunuz? Sorun kendinize: bugüne değin içselleştirerek öğrendiğim doğru’ –‘yanlış kavramları ne kadar gerçekliği yansıtıyor. Kendi benliğimi sürekli olarak cezalandırma arzum ve istediğim nereden kökleniyor ve besleniyor?” 

Her bir varlık bir amaca hizmet eder. Sınırlı bir bilinç yapısı parmağıyla işaret ederek bu yanlış”, “bu doğru” der. “Bu böyle olmalı yoksa başka türlü olamaz der.” Bir nevi “Tanrıcılık” oynar. Bilemez ki belki de “kötü” dediği “iyidir”. Veyahut “iyi” dediği “kötü”dür. Ancak bilmediğini bilmediğininin de farkında değildir.

Şu an pek de hoş olmayan olaylar mı var gündemde?  Ne kadar hoş ve muhteşem, bundan daha iyisi nasıl olabilir? Şimdi Dünya daki canlılar kendi zihin yapıları ile yüzleşiyorlar. Yüzleşme, dönüşümezemin hazırlar. Dönüşüm diyorum değişim değil. Bugüne değin “dili ehil” kullanmadığınız için sürekli değişim peşinde enerjilerinizi boş yere harcadınız. Değişim var olan birşeyi farklı bir şekilde yapmaktır. Hergün koşu eyleminde ormada  bulunuyorsunuz, artık sahil kenarında koşmayı tercih ediyorum. Eylem aynı, eylemin form sahası değişti, bu değişimdir. Veyahut elinizde bir kabak var bu kabağı dolma olarka yada mücher olarka pişirebileceğiniz gibi belki de kabak salatası yapmayı tercih edersiniz, kim bilir? Var olandan farkı formlar üretmek bunun adı değişim”dir. Dönüşüm derken; “büyümek”ten bahsediyorum. Olanı oladuğu gibi kabul ederek, tüm olanların, tüm gördüklerinin, tüm işittiklerinin, tüm hissettiklerinin kendi zihninin bir ürünü olduğunu fark etmek dönüşümün ilk adımıdır. İkinci adım bugüne kadar öğrendiğin, doğru-yanlış etiketlerini bir bir soymaktır bedeninden, zihninden ve duygularından ve en önemlisi yüreğinden ki bu son derece acı” vericidir. Acı olmadan “dönüşüm gerçekleşmez. Acı derken; ah, vah diyerek sürekli sancıyan bir yaradan bahsetmiyorum. Nefsini terbiye etmekten söz ediyorum. Kendine şiddet uygulamaktan özgürleşmek acı vericidir. Çünkü sürekli acı bedeninde “kurban” rolündesin. Sorumluluk alarak tüm varoluş potansiyelin ile bütünleşebilmek için benliğinin karanlık yönleri” ile buluşmak bu karanlıkların özündeki aydınlıkları idrak etmek durumundasın ki bu yol acı verir. İşlevsel olmayan düşünsel, duygusal, eylemsel bütün kılıflarından sıyrılmak ve çıplak kalmak
İşte bunun adı dönüşümdür. Benliğini bütünüyle keşfederek, kim olduğunu hatırlamak.
Bugüne değin bizlere hep “en iyisi ol” denildi. Okulda “başarılı olmak gibi çarpık kavramlar benliğin en derinlerine ilmek ilmek işlendi. “Başarılı ve en iyisi ol, tek ol, bir tane ol” , egosal kendini bilmeyen bir zihnin tezahürleri. 
Dünya adını verdiğimiz gezegende can bulan her bir varlık başarılıdır, bir tanedir, en iyisidir. 
Başarılı olmak için çaba harcamaya, efor sarf etmeye gerek yoktur. Adı üstünde başarılı OLmak Sadece kendin OLduğunda her an her nefesinde başarılı OLduğunu görebilirsin. 

Bunun için; iyice köklenmek gerek—bilmek gerek her ne oluyorsa en muhteşemi oluyor ki bu mutlak teslimiyet ile ÖZgüven büyür.
Yaratıcı potansiyeli ortaya koymak gerek-her eşsiz varlığın gerçekleştirmesi gereken çok özel eylemler var, keşif için zaman ve alan tanımak gerek
İradenin gücü, yolda bir sürü çakıl taşı var. Mutlak irade ÖZe güvenerek Yaratıcı potansiyelini ortaya koyar. 
İşte bir adım sonrası BİZ diyebileğin KALP makamına erişirsin. Kalbim gözü ile gördüğünde, tüm varlıklarının acılarını avuçlarında duyumsadığında işte o an zihnindeki “ikilik” son bulur ve “bir” olursun. Hiç OLmak istersin. 
Herkes BİRŞEY olmak uğruna koşarken sen HİÇ OLMAK için herşeyimi feda ederim dersin

Lao Tzu öğrencileriyle seyahat ediyormuş ve yüzlerce oduncunun ağaçları kestiği bir ormana gelmişler. Oraya büyük bir saray inşa edeceklermiş. Neredeyse tüm orman kesilmiş, ama binlerce dalı olan büyük bir ağaç duruyormuş. Öyle büyükmüş ki gölgesinde on bin kişi oturabilirmiş. Lao Tzu, öğrencilerinden tüm orman kesilmişken bu ağacın henüz neden kesilmediğini öğrenmelerini istemiş.
Öğrenciler gidip odunculara sormuşlar: Bu ağacı neden kesmediniz?
Oduncular yanıtlamışlar: Bu ağaç işe yaramaz. Ondan hiçbir şey yapamazsın, çünkü her dal boğumlu. Hiçbir şey düz değil. Sütun yapamazsın. Mobilya yapamazsın. Yakıt olarak kullanamazsın, çünkü dumanı gözler için çok tehlikeli. Seni kör eder. Bu ağaç hiçbir işe yaramaz. Nedeni bu.
Öğrenciler geri dönmüşler. Lao Tzu gülmüş ve şöyle demiş:
Bu ağaç gibi olun. Bu dünyada ayakta kalmak istiyorsanız, bu ağaç gibi olun. İşe yaramaz. O zaman kimse size zarar vermez. Dümdüz olursanız kesilirsiniz, bir başkasının evinde mobilya olursunuz. Güzel olursanız pazarda satılırsınız, bir eşya olursunuz.
Bu ağaç gibi olun tamamen faydasız. O zaman kimse size zarar veremez. Ve siz büyürsünüz, binlerce insan gölgenizde dinlenebilir.
Lao Tzu’nun mantığı seninkinden çok farklıdır.
O “Sonuncu ol”, der. “Dünyada yokmuşsun gibi ilerle. Bilinmezliğini koru. Birinci olmaya çalışma, rekabet etme, değerini kanıtlamaya çalışma. Gerek yok. Faydasız kal ve hayatın keyfini çıkar. 

Elbette pratik olduğu söylenemez. Ama onu anlarsan derin bir katmanda, derinliklerde onun aslında çok pratik olduğunu göreceksin. Çünkü hayat keyfini çıkarmak, kutlamak içindir, bir fayda olmak için değil. Hayat pazardaki bir eşyadan çok şiir gibidir; bir şiir, bir şarkı, bir dans gibi olmalıdır. 
Lao Tzu der ki: “Çok akıllı olmaya çalışırsan, çok faydalı olmaya çalışırsan kullanılırsın. Çok pratik olmaya çalışırsan, o veya bu şekilde kullanılırsın, çünkü Dünya pratik bir insanı rahat bırakmaz. TÜm bu fikirlerden kurtul. Bir şiir, bir çoşku olmak istersen, faydacıllığı unut. Kendine sadık ol.

Belki de neden bahsettiğimi henüz idrak edemiyor olabilirsin bunun için öz olarak: 

Dışarıda baktığın tecavüzlerin sona ermesini istiyorsan önce kendi içindeki tecavüzcüyü ara ve gör. Sonrasında herşey olması gerektiği gibi mükemmel ve tam



Özge Genlik
Uzman Psikolog-Yoga Eğitmeni
Vesta 77 Psikolojik Dönüşüm ve Yaşam Akademisi Kurucusu

www.vestaakademi.com

23 Ocak 2015 Cuma

BUGÜNKÜ KARNENİZİ ALDINIZ MI?

Bugün karnenizi aldınız mı? Hangi derslerden geçtiniz? Hangilerinden sınıfta kaldınız? Yaşam adını atfettiğimiz sonsuz varoluş döngüsü zaten her gün bizlere bir karne sunmuyor mu?
Bugün nasıl bir karne var yüreğinizde bir bakın bakalım:
Merhamette, sevgide, işbirliğinde, paylaşmada, özveride ki notlarınız nasıl?

Hayat sonsuz bir döngüde her gün kendisini doğuran ve öldüren bir sevgi yumağı olduğuna göre;  her an bir karnemiz yok mu, değerli varıklar? Her aldığınız nefes ve verdiğiniz nefes arasındaki boşlukta bir karneniz var, bu karnedeki notunuz kaç, biliyor musunuz?

Bugün “ Türkiye de milyonlarca birbirinden eşsiz öğrenci “karne” adı verilmiş sadece sol beynin sistematiğine göre dizayn edilmiş bir sistemde deneyimden, yaşantılamaktan uzak bir eğitim-öğretim sonucunda ortaya çeşitli sayı ifadeleri ile ortaya konan bir sistemin sonucunda bir kağıt parçası alıyorlar.
Bu kağıt parçasında Matemetik, Türkçe, Tarih, Fizik, Kimya gibi derslerde, öğrencinin sözde “başarı” notu ifade ediliyor. Ya sonra şimdi bu yazıyı okuyan ebeveynler bir düşünün şu ana dek hangi Fizik, Kimya, Matematik bilgisini günlük yaşamınızda kullanıyorsunuz? Tabi ki belirli bir bölümünü kullanıyorsunuz ancak trigonometri, osmanlı tarihinin derinlerindeki bilgiler, kütle çekim kanunu, biyoloji dersinde anlatılan vücut sistemleriniz vb. hangisini gündelik yaşamınıza katabiliyorusunuz? Bir düşünün sokağa çıkıp sorsak “pankreas” organınız nerede yer alıyor diye? Kaç kişi cevap verebiliyor? Halbuki bizler bunları öğrendik mi? Demek ki öğrenmemişiz, çünkü öğrenmek demek yaşamın her anında o bilgiyi deneyimlemek demektir.

“Yaşlanma önce nerede başlar?”

(yaşlanma öncelikle fiziksel bedenimizde bağırsaklarımızda başlar) sorusuna dahi çoğu kişinin yanıt veremediği bir toplumda varoluşumuzu sürdürürken, şu an mevcut sistemi ile insan ırkının evrimselleşmesi ve bir adımı bırakın yarım adım dahi kendisini keşfetmek üzere destek vermediği apaçık bir gerçekliktir.

Hal durum böyle iken değerli ruhani varlıklar bugün sadece çocuğunuza “koşulsuz sevgi” nizi sunun, ve onun mevcut eğitim sisteminin ortaya çıkarmadığı niteliklerini ortaya koyabilmesi, somutlaştırabilmesi için destek verin.

Bir çocuğun ebeveynlerinin “koşulsuz sevgi”sinden başka hiçbir şeye ihtiyacı yoktur.  
**“koşulsuz sevgi” Dünya gezegenindeki en besleyici öğretmendir…

Bugünkü karnede Matemetik dersi hanesinde “zayıf, orta, başarılı” ibarelerinin hiçbir anlamı olmadığını biliyorsunuz. Sadece bu süreçte “matematik” dersini hangi strateji ile çalıştığınızı gözden geçirmeniz dahi çocuğunuzun bu dünyayı algılama sürecinde kullandığı filtreleri gözler önüne serecektir.

Çocuklarınıza ve kendinize “bakmak”yı değil, “görmeyi” öğreteceğiniz biricik an deneyimleriniz olması dileğimle…
                                                                                       Sevgiyle

ÖZ

7 Aralık 2013 Cumartesi

"BİR" OLMA YOLUNDAKİ YEDİ ADIM


“Değiştiremeyeceklerimizi kabullenmek için huzur, değiştirebileceklerimizi değiştirmek için cesaret ve bu ikisini ayırt etmek için bilgelik ver.” –Karl Paul Reinhold Niebuhr-

Dünya gezegeninin yaratılış serüveninde, bu gezegende can alarak var olacak her bir enerjiye Yaratıcı, “bilgelik” erdemini bahşetti. Yalnız bu bilgeyi dinleyebilmek için tek bir şart vardı: “zihin-beden-nefes” üçgeninin içerisinde “denge”li bir şekilde var olabilmek!

Zihnin efendisi olabilmek için; önce bedenin(varoluşun en somut olgusu) özüne doğru cesaretle, tıpkı dev dalgalarla var olan bir okyanusta yüzmek gibi, özgürce dalabilmek gerekiyordu.

Bedenin sınırlarını muhafaza eden en büyük üstat ise “nefes” idi. İrade ve teslimiyetin; kabul ve direncin anlaşılabilmesindeki en önemli öğretmen “nefes” idi.

Ne kadar alıp ne kadar vereceğimiz konusunda ustalaştığımızda; içimizde akışkan iyi boşluklar oluşturabildiğimizde yaşam da kendiliğinden anlam bulacak, her bir hücremizde…

Dünya gezegenindeki enerjiler, özlerinde akışkan iyi boşluklar oluşturmaya başladıklarında yavaş yavaş yaşamlarında bir mana aramaya başladılar ve sordular: “Ben kimim? Neden bu Dünya gezegeninde var oluyorum? İçimde, özümde var olan bilgeliği nasıl somut düzleme aktarabilirim?”
Yaratıcı cevap verdi: “Olmak” ile “Yapmak”—“Geçmiş” ile “Gelecek” kavramlarını “Bir” hale getirebildiğinizde orta yolu dengeyi keşfedeceksiniz ve işte o an her şeyin sadece ve sadece “şimdi” ve “burada” zemininde oluştuğunu idrak edeceksiniz.

Enerjiler sordu: “Peki nasıl ? Nereye bakmamız gerekiyor? Bizlere bir yol göster!!”
Yaratıcı: “Bedeninizi ayakta tutan ve sizleri Dünya Gezegenine kökleyen mekanizmanın içerisine temel olarak yedi adet enerji merkezi yerleştirdim. Bu yedi enerji merkezi; evrende var olan yaşam enerjisini sizlerin bedenine aktarmakla görevlidir. Ancak, bu enerji merkezlerini her biriniz görebilecek ve elle dokunabilecek yeterliliğe sahip değilsiniz. Birçoğunuz yalnızca bu enerji merkezlerini hissedebilirsiniz. Nereden başlamanız gerektiğini hisleriniz sizlere fısıldayacaktır.

Dünya gezegeninde can alarak var olan enerjiler, hayrete düşmüşlerdi.  Bedenlerinde var olan bu enerji merkezleri ile tanışmaya karar verdiler. Bu seçim ile beraber, birden bire, insan bedenindeki enerjilerden birisi; kuyruksokumunun ikinci segmentinde yoğun bir hareketlilik hissetti. Her yer kıpkırmızı olmuştu. Kırmızı renkte parlak ışınlar çıkıyordu; kuyruksokumu bölgesinden. Bir süre sonra, kalın bir ses tonu duyuldu sanki “Do” notasına benziyordu bu sesin tonu. Benim adım: “Muladhara Çakra” . Bir karınca gibi çok çalışarak sizleri Dünya Gezegeninde var eder, köklendiririm. Benimle iyi geçinir, bana iyi bakarsanız; Dünya gezegeninde sıcaklık-yakınlık hisseder ve evrenle-tüm diğer enerjiler ile iyi, olumlu, dingin ilişkiler geliştirirsiniz. Aynı zamanda benim hafızam çok kuvvetlidir; varoluşun ilk gününden bugüne kadar olan tüm kayıtlar bende saklıdır. Özünüze doğru, iç dünyanızda bir korku,güvensizlik ya da endişe hissiyatlarını duyumsarsınız bu bana iyi bakmadığınız, benim sesimi dinlemediğiniz anlamına gelir. Bir diğer anlamda Dünya Gezegeni ile olan bağınız gevşer ve kopabilir. Toprağınızın sağlıklı olmasını istiyorsanız, onu gübrelemeyi ve sulamayı, belki de en önemlisi bol sağlıklı hava ile beslemeyi her daim hatırlamalısınız.

Herkes birbirine şaşkın gözler ile bakarken; yer ve gök turuncu rengin ahengi ile dans etmeye başlamıştı bile. Tüm ihtişamı ile bir selam ve saygı duruşunun ardından, “Ben, SvadhisthanaÇakra”yım diyerek kendisini tanıttı, biraz önce konuşan “Muladhara Çakra” dan biraz daha ince bir ses tonu ile hitap ediyordu. Ben, sizlerin yaratıcı gücünüzün merkeziyim. Bir kelebek gibi pır pır uçarım, sizlere hep çoşkulu duygular duyumsatabilmek, yegane görevimdir. Ayrıca, bedeninizde sürekli olarak var olan tüm sıvılar benden sorulur. Fiziksel bedeninizdeki hiçbir sıvı (kanınız-idrarınız-teriniz-mide suyunuz-spermleriniz vb.) benden habersiz hareket edemez. Bir diğer çok önemli görevim ise; sizleri “arındırmak” tır. Bedenlerinizi ve ruhlarınızı temizler, arındırırım böylece yaşamınız daha akışkan hale dönüşür. Benim meskenim; hayatı kucakladığınız, yaşam verdiğiniz yerdir. Hayatı sevgiyle yaratabileceğinize inanıyorsanız ve diğer enerjilere yönelik sıcaklık ve sevgi hissiyatlarını hem kendi iç dünyanızda besleyip hem de verebiliyorsanız, ben sağlıklı ve işlevsel bir şekilde çalışıyorum demektir. İşte eğer ben sağlıklı isem; yaşamınız bir su gibi berrak, saf, temiz ve akışkan olacaktır.

Turuncu yer ve gök bir anda ateş kıvılcımları saçan “sarı” renk oluverdi. Selam olsun herkese; ben sizin iradenizin, kişisel gücünüzün merkezi olan “Manipura Çakra” şeklinde fısıldadı hoş tınılı bir ses. Kendi iç sesiniz ile varoluşa sunduğunuz dış sesin dengeli olmasını istiyorsanız öncelikle kendi gücünüzün farkına varıp, içinizdeki ateşi yakmayı öğrenmelisiniz. İçinizdeki ateşi canlandırdığınızda, kendinizi var olduğunuz gibi ifade ettiğinizde, tüm kainat sizinle “Bir” olacak ve sizleri tüm varoluş gücü ile destekleyecektir. Bana iyi bakmanız çok kolay; nefes alıp verdiğiniz her  an olumlu, güzel kelimeler ile beni beslemeyi başarırsanız, iç ahenginiz son nefesinize kadar yolunuza ışık olur.

Herkes duyduklarını, gördüklerini, hissettiklerini anlamlandırmaya çalışırken, “Sevin dostlarım sevin yaratılan ve yaratılmakta olan her şeyi sevin. Şefkat ve merhamet ile doldurun tüm boşluklarınızı.” Diye sözlerine başladı tüm göz alıcı ihtişamı ile yeşil renge bürünmüş olan Anahata Çakra. Ve şöyle devam etti: “Siz sevdikçe, her enerjiye şefkatle yaklaştıkça evren sizi kucaklayacak, sizinle sırlarını paylaşmaya her zamankinden daha fazla hazır bir şekilde bekleyecek. Benim tek besin kaynağım: “SEVGİ” dir. Dokunun, hissedin, her varoluşun içerisindeki “iyiliği-safkığı-temizliği” fark ederek sevgiyle bakabildiğinizde kalbiniz sevgi ile çarpacak, soluduğunuz her hava molekülü içerisinde “sevgi” bulunduracak ve yaratıcılığı hissedeceksiniz.

Anahata Çakra bir ceylan edasıyla gözden kaybolurken, yerini “ifadenin ve temiz bilginin” efendisi olan Vıshuddha Çakra ya bıraktı.
Vişhuddha’nın sesi çok uzaklardan ve bir o kadar da yakından geliyordu. Vişhuddha seslendi: “Selam olsun herkese; ifade edin kendinizi güvenle-istikrarla J En hoş, en edalı ses tonunuz ile olumlu-samimi ve en güzel sözcükleriniz ile ifade edin, kendinizi. Gücünüzü kullanın; kendinizi, hislerinizin somut düzlemde ifade bulabilmesi için özgür bırakın. Beni bir köprü olarak kullanabilirsiniz; kendinizi sevgi ve güven ile ifade etmeyi tercih ettiğiniz her an bilin ki; Yaratıcı ya bir o kadar yaklaşmaktasınız. Bilin ki; iç huzura ulaşmanın en büyük sınavı benim. Benim besin kaynağım samimiyet ve açıklık.  Ne kadar açık-net ve samimiyetle kendinizi ifade ederseniz varoluş potansiyelinizi gerçekleştirmeye bir o kadar yaklaşırsınız.
Şunu bilin ki, kendinizi ifade ederken hep kendi zemininizden ifadeler yaratırsanız, sizi desteklerim. Zihniniz ile değil, kalp ile konuşmayı seçin. Kalpten dilinize oluşturduğunuz sevgi köprüsünün basamakları güneş kadar sıcacık, okyanus kadar engin ve yıldızlar kadar parlak olsun.

Evrenle uyumlu olmak; sağlıklı olmak demektir. Sezgilerinize kulak verin. Sezgileriniz her zaman en doğru, en ışık dolu yolun rehberleridir. Rehberliği hissettiğiniz an; bir başkasının rüyasını gerçekleştirebilmek için adım atacaksınız. Çünkü o zaman, sen-ben ayrımının bittiğini fark edeceksiniz. Sen-ben yok olacak. “Sen”; “bensin”—“Ben” de “sen”im i tüm varoluşsal boyutlarınızda soluyacaksınız. Bu “Bir” olma yolundaki en önemli adımdır. Kuşkularınızı-uyumsuzluklarınızı yok ettiğiniz an, tüm varoluşunuzla teslim olduğunuzda, içsel o biricik özünüzün ışığının tüm evrene dalga dalga nasıl da asilce—bilgece tıpkı bir kuğu kuşunun su yüzeyinde süzülmesi gibi hem görecek hem de bileceksiniz; şeklinde usulca fısıldadı Ajna Çakra, mis gibi yasemin kokularının ahenginde…

İşte o an: “O, bilme haline ulaştığınız biricik anda”; “Bir” i hissedecek-görecek-bileceksiniz. Zihninizi aşıp; evrensel bakış açısına sahip olacaksınız. Sakinleşecek, yaşamınızda zaman zaman “oyuncu” belki de çoğu zaman “gözlemci” koltuğunda oturacaksınız. Benim adım: “Sahasrara”; kozmik enerjiden beslenir tamamen ruhsal enerji boyutunda var olurum. Yegane görevim; dönüştürmektir. Sizlere her türlü sorunuzun cevabını verebilirim. Ancak, bunun için sorunuzu sorarak ardından dikkatlice görmeniz, dinlemeniz ve hissetmeniz yeterli olacaktır. İşte şu an; içinizdeki bilge ile karşılaşmış bulunuyorsunuz. Sevgi ile ilmek ilmek örüldüğünüz bu gezegende sonsuzluk pınarında ışıkla ilerleyin cesurca çünkü sizler ölümsüz ruhani varlıklarsınız…

2 Haziran 2013 Pazar

YENİDEN DOĞUŞUN SANCILARI

Ağaçlar; pek çok kültür ve dini inançlarda “yaşam enerjisini” temsil etmektedir. Keltler; evrenle ağaçları eşdeğer olarak görürdü. Ağaçların; doğum-hayat ve yeniden doğma döngüsünü temsil ettiğine inanılırdı.

Türkiye de 10 yıldır yaşanmakta olan doğum sancılarının en şiddetlilerini son 7 gündür her canlı daha şiddetli halde hissetti ve hissetmeye devam ediyor. Olayları biraz daha geniş açıdan değerlendirmenin yerinde olacağını düşünmekteyim.


Türkiye de ve diğer tüm dünya ülkelerinde insan varlığı “yeniden doğuş” aşaması yaşanmakta. Birçok insan varlığı, evrendeki tüm enerjilerle tek bir kaynağa bağlı olduğunu her zamankinden daha güçlü ve kuvvetli hissediyor.  Ye-iç-yat-çocuk doğur-işe git-belli bir inancın getirdiklerini uygula-sev-sevdiğini ifade et-iş üret-yeni projelerde aktif rol al-……vb. Eeee peki “neden”? “Neden bu dünya gezegeninde varım?” “Niçin var oldum?”, “Kimim ben?” gibi varoluşsal soruların yankılandığı bir Yeni Çağ da kökleniyoruz artık. Ve bu enerjilerin dünya gezegenindeki  zeminlerinde kendilerini göstermeleri de farklı biçimlerde, şekillerde kendisini göstermektedir.  

Gelelim Taksim Gezi Parkındaki “özgürlük direnişine”,  bu olay Türkiye de yaşayan insanların ruhsal sağlıklarının harap olduğunun apaçık ortaya konulmasıdır. Dünya Sağlık Örgütünün verilerine göre; depresif bozukluk 2020 yılında Dünya genelinde en aygın 3. Ruhsal bozukluk olacaktır. Türkiye de ise hızla yayılan bir veba gibi, şimdiden kalp ve kronik damar hastalıklarının ardından, en çok tanı konan 2. Ruhsal bozukluk olduğunu bilmekteyiz. Depresyonun aslında çok basit bir açılımı var= öfke duygusunu kendine yönlendirme. Kişinin kendi varoluşuna yönelik yoğun “öfke” duygusu hissetmesi ve geleceğe yönelik ve aynı zamanda varoluşuna yönelik anlam atfedememe sürecidir.

Gezi Parkındaki direniş uygulamasının ardından pek çok insan kendi görüşünü ifade ediyor; “Sen böylesin, o şöyle, bu böyle…” (Şimdi Özge’nin de bir duruşu ve görüşü var, şimdi ve burada onu bir kenara koyarak görüşümü bildiriyorum, biraz daha yüksekten kuşbakışı gözlemlemeye çalışıyorum yaşananları şu an).  Dünya üzerinde “mutlak doğru-mutlak yanlış” diye bir şey yok! Dolayısı ile ne kimse haklı, ne de kimse haksız… Ne yapmalı? Bundan sonra nasıl davranılmalı? Bir insan olarak neler yapabiliriz? Gibi soruların sorulması gerekirken; sadece bir tarafı yücelterek-düğer tarafı karalayarak, bir şeyler dönüşür mü? Bir şeyler iyileşir mi? Hayır, hayır, hayır.  Böyle yürümez. Hoşumuza gitmeyen görüşlere “saygı” duymayı öğrenmemiz gerekiyor. Sen öyle düşünüyorsun, arkadaşım bunu görüyorum ve KABUL EDİYORUM ANCAK BEN DE YA DA BİZ DE ……….. ŞEKLİNDE DÜŞÜNÜYORUZ. Biçiminde görüşlerimizi bildirmeyi öğrenmeliyiz. Öğrenebilir miyiz? Evet, öğrenebiliriz, bunu başarabiliriz, bir insan isterse tüm dünya gezegenindeki belirli enerjileri dönüştürebilecek güce ve potansiyele sahibiz.  Bunun özgürce yapılabileceğinin bir örneğini 31Mayıs 2013 de yaşadık! Ancak bunu herkesin yapabilmeyi, uygulamayı öğrenmesi gerekiyor…

Taksim deki “özgürlük direnişine” katılmadım, kendi görüşlerimi belirttim ve bolca meditasyon çalışması yaptım. Neler hissettiğimi ve gördüğümü burada anlatabilecek kelimeler bulamıyorum, çünkü bu duyguları anlatabileceğim kelimeler henüz yok ya da ben bilmiyorum. Niye katılmadım, bu harekete? Çünkü, şunu çok iyi biliyorum ki; “ne ekersen onu biçersin” bu dünya ya ne verirseniz o da size onu verecektir. Şunu hatırlayalım; dünya bizim içimizde var oluyor, dışımızda bir yerde değil! Ben dünyamıza ve insan varlığına şifa vermeyi tercih ettim. Nötr kalabilmek çok zordur ancak başarabilirseniz… Mutlak ile bağlantı kurduğunuzda farkındalık bilinciniz öylesine yükseliyor ki; şu an ne konuşuluyor, ne yapıyor bu insanlar-bir an kopuş yaşıyorsunuz. Neyse kendi deneyimlerimi bir kenara koyacak olursam;  hükümette görev alan her bireyin ve Taksim Gezi Parkındaki tüm vatandaşlarımızın psikolojik destek almaları gerekmektedir. 


“Haydi bakalım, izin verdik çıksınlar parka ne yapacaklar bir görelim.” “ne olursa olsun, oraya kışla yapılacaktır.” Şeklinde ulusuna hitap eden bir yöneticinin çok ciddi psikolojik sağlık sorunları vardır. Ve o yöneticiyi, kendisini yönetmeye dair hak veren insan varlıklarının da eşit ölçüde psikolojik sağlık sorunları vardır, lütfen ruhsal sağlığınızı tedavi ettiriniz.
Ayrıca; söylemler karşısında “vay, sen bunu bize nasıl söylersin, seni diktatör, hadi git seni istemiyoruz, çek git!” diyen insan varlığının da çok ciddi psikolojik sağlık sorunları vardır.

Şunu hatırlayalım; bir şeyi dışlayarak, iterek, ret ederek yok edemezsiniz! Ancak dönüştürebiliriz!  
Nasıl dönüştüreceğiz?
Bir olduğumuzu hatırlayarak, tek bir nefesiz. Bedenlerimiz ölümlü olabilir ancak bizler ölümsüz ruhani varlıklarız.
Nasıl dönüşümü uygulayacağız?
Önce kendimizi bilerek. “KENDİNİ BİL” Sonrasında ise ; “Sevmeyi öğrenerek”, evet koşulsuz kayıtsız önce kendimizi sevmeyi öğreneceğiz sonra da tüm canlıları sevmeyi öğreneceğiz.

SEVGİNİN İYİ EDEMEYECEĞİ HİÇBİR YARA YOKTUR, LÜTFEN YARALANAN RUHLARIMIZI SEVMEYİ TERCİH EDELİM…

Bizler dünya gezegenine sevgiyi oluşturmak için geldik, hatırlayalım...

Sevgiyle,
Özge GENLİK

Uzman Psikolog