Ne çocuksundur ne de yetişkin. Bazen çocuk gibi davranmak gelir içinden çoşkuyla bazen ise bir yetişkin edası ile konuşursun; derler ki" şuna bakın büyümüş de küçülmüş" . Ne hissettiğini bilirsin fakat kelimelere dökemezsin böyle zamanlarda ya içine kapanırsın kendini iyi tanımak, anlamak için ya da birazcık agresif dürtülerini fazlaca kullanarak içindeki anlamlandıramadığın enerjiden kurtulmaya çalışırsın. Her iki durumda da ebeveynlerin sana farklı bir gezegenden gelmiş bir canlı gibi yaklaşırlar. Ya derler; " Bizim kıza
& bizim oğlana bir haller oldu, kapandı odasına hiç konuşma yok!" Ya da " ah nedir çektiğim bu kızdan & oğlandan her gün gece yarılarına kadar sokaklarda kiminledir, ne yaparlar bu saate kadar hiç anlamıyorum!" Bu ve benzeri diyaloglar; aile içerisinde 11-21 yaş aralığındaki ergen bir bireyin var olduğu hemen hemen her evde gelişmektedir.
Ergenlik dönemi, gelişim evrelerimizdeki en hassas dönemlerden birisidir. Çünkü bu dönemde; kişi sosyal benliği ile içsel benliğinin farklı yönlerini keşfeder ve farkındalık kazanır. Bu dönemdeki en önemli kazanım, sosyal benlik ile içsel benliğin dengeli bir şekilde ayrıştırılıp buluşturulmasıdır. Ergenlik döneminde bilinç; iç ve dış verileri harmanlayan bir katalizör görevindedir. Ego gelişimi de ergenlik döneminde tamamlanır. Sağlıklı ego gelişimi; kim olduğunu bilen potansiyelini kendi gelişimi ve toplumun içerisindeki bireylerin gelişimi için faydalı amaçlar doğrultusunda kullanabilen sağlıklı bireyler oluşmasına vesile olur. Eğer ego sağlıklı bir şekilde gelişemezse: "kimlik krizi" kaçınılmazdır. "Ben kimim? Nereden geldim? Beni ben yapan değerlerim neler? Bu dünyaya ne/neler Vermek istiyorum? Vb. Soruların cevaplarının hem sorulduğu hem de yanıtlarının verilmeye başlandığı kritik bir dönüm noktasıdır "ergenlik dönemi" .
Ebeveynler bu dönemde çoğunlukla nasıl davranacaklarını bilemezler, nasıl davranırsak davranayım "beni hiç dinlemiyor, kendi bildiğini yapıyor! Çok hırçın Davranmaya başladı. Artık hiç konuşamıyoruz. Çocuğuma ulaşamıyorum!" Vb. Cümleler ile kendi içlerindeki ve çocuklarıyla aralarındaki ilişkiye dair endişelerini dile getirebilmektedirler.
İşte tam da böylesine kaosun hakim olduğu bir kavşak noktasında; bir kitap çok şeyi değiştirebilir. Danışmanlık hizmeti alamıyorsanız, kitapların danışmanlığında kaos ortamına ışık tutacak ve çocuğunuz ile kurduğunuz bağın nitelikli hale gelmesinde yararlı olacaktır.
Örneğin; Can Çocuk yayınlarını beğeni ve ilgi ile takip ediyorum. Şu sıralar; "Hoyrat Dünyayla Nasıl Baş Etsem?" İsimli Oliver Grignon ve Bernadette Costa-Prades in kaleminden çıkmış ve dilimize Saadet Özen tarafından uyarlaması yapılmış, yaratıcı eseri okuyorum. Kitap 10-13 yaş arası çocuklar için uygun. Hayatta karşılaşılabilecek; ayrımcılık, arkadaş edinme, ekonomik durum, aile içi iletişim, kendini ifade etme, öfke kontrolü, paylaşma, benlik algısı, ayrılık, duygusal karmaşa, ölüm vb. Nice konuda kısa yalın ve net bilgiler verirken " Oyun Sırası Sende" bölümleri ile yaratıcı düşün
ceyi destekleyerek çocukların içsel benlikleri ile buluşmasına vesile olabileceğini düşünüyorum.
Kitapların her daim dostlarınız olması dileğiyle...
19 Nisan 2013 Cuma
"HOYRAT DÜNYAYLA NASIL BAŞ ETSEM? "
Etiketler:
CAN YAYINLARI,
EGO,
ERGENLİK,
KİTAP,
PSİKOLOJİK DANIŞMANLIK
13 Nisan 2013 Cumartesi
CENNETTE BİR GÜN DAHA !
Yıl 2077, gökyüzünde
her tarafı cam olan bir eviniz var; evinizin havuzunda suyla birlikte bulutlar
da size eşlik ediyor ! Ne şahane bir deneyim olur, düşünsenize! Tabi
bahsettiğim imajinasyon, yönetmenliğini Joseph Kosinski’nin gerçekleştirdiği ve
Tom Crusie un başrol üstlendiği ‘Oblivion’ dilimize uyarlaması ile ‘unutma-unutuş-farkında
olmama’ isimli bilimkurgu filminden J
Bilimkurgu yapımlarında
fonda görünen hep bir ‘iyi’-‘kötü’ savaşı ve Dünyamızı kurtarmak üzere verilen
amansız mücadele sonucu sevginin gücü ile taçlandırılmış mutluluklar.
Halbuki zeminde
insanın kendisi ile mücadelesi sonucu ışığa ulaşması ve ışık olmasının öyküsü
anlatılıyor. Işığa giden yolda ya da kendi olma, öz ile buluşma yolu da
diyebiliriz, var olan ve ortaya çıkartmamız gereken tek şey ‘sevgi’. Bu temel felsefeyi ‘Avatar’, ‘2012’,
‘Başlangıç’, ‘Matrix’, ‘Gerçeğe Çağrı’ vb. filmlerde gerek senaristler, gerek
yönetmenler temcit pilavı gibi farklı hikayeler ile ısıtıp ısıtıp önümüze
koymaktadırlar. Anlayacağınız, zemin aynı, zeminden yansıyan şekiller
değişmekte. Artık uyanma vakti geldi, delta uykusunda mışıl mışıl uyuyoruz J
Birazcık da ‘Oblivion’
en uygun Türkçe uyarlama bana göre ‘Farkında Olmama’ filminin içeriğinden
bahsedelim;
Dünyamızın uydusu ay
yok edilmiş ardından bir dizi yer küre felaketleri(depremler, tsunamiler vb.)
İnsan ırkı, ay ı yok ettiği düşünülen Scav ordusuna yönelik başlattığı nükleer
savaş sonrasında, savaşı kazansa da dünyayı kaybetmiştir. Dünya gezegeni zemininde
canlı barındıramayacak düzeye geldiği için insan ırkı çözüm olarak Satürn ün
uydusu Titan a yeni bir yaşam formu yapılandırmıştır.
Dünya gezegeninde ise, doğal kaynak sağlayan İHA
adı verilen makinaların bakım ve denetiminden sorumlu bir ekip bulunmaktadır.
Makinaların bakımını yapan Jack Harper (Tom Crusie) ve Jack e yardımcı olan ve
aynı zamanda güvenliğini sağlayan
Victoria (Andrea Riseborough) Tüm kaynak
sağlayıcı makinaları onararak, Titan a asıl merkezlerine dönecekleri günü
beklemektedirler.
Ancak Jack in duygu durumunda birtakım dönüşümler
oluşmaya başlar. Geçmiş zamana ait birtakım olaylara ait kareler Jack in
rüyalarında belirir. Özellikle de bir kadına ait yüz sürekli olarak Jack in
zihnindedir. Artık karanlığın girdabındaki kandilin ışığı görünmektedir. Işığı
bulmaya kararlı olan cesur, Zeki ve merhametli karakterimiz JAck merakının
izinde ilerlerken bir gün Scav adını verdikleri düşman tarafından kaçırılır ve
kısa bir süre sonra gerçeğin sesini özünde bulan Jack anlar ki; ortada düşman
yoktur, her şey bir oyundur ve kendisi de bu oyunda yer alan bir piyondur.
İnsan ırkı, makineler tarafından ele geçirilmiş ve
hatta bir kısmı klonlanmıştır. Dünya içinde dünya yaratılmıştır. Tüm
gerçekliğin parçalarını birleştiren JAck, Gerçekte çok başarılı bir
astronot olduğunu ve uzay
daki görevi sırasında delta uykusunda olan karısı ve
bir grup insanı, tehlikeli bir anda yaşamlarını kurtarmak için kendi elleri ile
dünyaya gönderdiğini hatırlar. Ve intikam zamanı gelir, kendini Tanrı yerine
koymuş olan makinayı yok etmek üzere BEech (MOrgan FReeman) ile birlikte ölmek
ve belki de yeniden doğmak, geride kalan insanlığın yaşam serüveninin devam
etmesi için uzaya giderler ve sonunda tüm makinalar yok edilir. İnsan ırkı
kurtulur! Jack de ailesine kavuşur:) mutlu son !
Film başarılı bir bilimkurgu ancak geleceğin de
bir aynası belki de tahmin edebileceğimizden bile yakın bir gelecek! Çünkü şu
an yaptığımız, ürettiğimiz, düşündüğümüz, hissettiğimiz her şey bir sonraki
adımı belirliyor. Ancak asıl gerçek şu ki hiçbir nükleer savaş aleti, insanın
özündeki sevgi kadar güçlü olamaz ve olamayacaktır da!
Her birimiz örülmüşüz ilmek ilmek sevginin ipleri
ile her zaman var olmak ve sevginin rahminde çoğalmak üzere...
Etiketler:
2077,
Bilimkurgu,
dünya,
Joseph Kosinski,
OBLIVION,
sevgi,
Tom Crusie
3 Nisan 2013 Çarşamba
'SİZİN GİBİ BİR İNSAN İLE İLK KEZ KARŞILAŞIYORUM!'
'Sizin gibi bir insan ile ilk kez karşılaşıyorum!' Bu cümleyi yaşamımın son iki aylık evresinde o kadar çok dinlemeye başladım ki şimdi düşünüyorum:
'Acaba ben dünya gezegeni yerine farklı bir gezegende mi yaşıyorum?'
Kendimi şu sıralar fiziksel ve ruhsal olarak çok iyi hissettiğimi söylersem kendime çok büyük bir yalan söylemiş olurum. Son günlerde ismini tam koyamadığım, anlamlandıramadığım duygular hissediyorum özümde. Bu duygularımla buluşamamak da 'çaresizlik' ve 'yalnızlık' duygularını ruhumla özdeşleştiriyor.
Evrende var olan tüm enerjilere saygı duyuyorum, bu Özge'nin yaşamındaki en önemli ve temel felsefesi. Bir çiçeğe ne kadar saygı duyuyorsam bir insana da aynı saygıyı gösteriyorum. Bu insan ister 1 yaşında olsun, ister 90 yaşında olsun, aynı saygı, aynı özveri ve aynı hoşgörü ile ilişki kurma yönünde çabalıyorum. Mümkün olduğunca dinlemeye çalışıyorum, duymaya değil; anlamaya çalışıyorum, anlatmaya değil; görmeye çalışıyorum, bakmaya değil; duyumsamaya çalışıyorum, hissetmeye değil; vermeye çalışıyorum, almaya değil.
Sanırım çok çalışıyorum ve bir o kadar kendimi iyi ifade edemediğimi duyumsuyorum.
Bu sayfada mümkün olduğunca 'farkındalık' temalı konular işlemeye özen gösterdim. Çünkü inanıyorum ki; önce kendini bilecek insan! Önce kendi bedenini, kendi duygularını, kendi düşünce ve davranışlarını tanıyacak, özümseyecek ki; bir başka dünyayı keşfedebilsin!
Dün yaşamış olduğum bir olayı paylaşmak istiyorum sizlerle, bir bakalım bu iki insanın farkındalık düzeylerine:
Özge, bir daire kiralamak için bir emlak ofisine gider ve çok beğendiği dairenin ev sahibi ile tanışmak istediğini ifade eder:
Emlak işi yapan yetişkin: 'Valla abla, ben ev sahibi ile konuştum. Kendisi çok yoğun olduğunu hiç vakti olmadığını söyledi. Eğer bu kirayo kabul ediyorsa etsin başka türlü olmaz, dedi. Kira sözleşmesini imzalamaya geldiğimde tanışırız, dedi.'
Özge: 'Ev sahibi evini kiralayacak olan kişiyi tanımak için vakit ayırmak istemediğini söyledi, anlıyorum. Ancak ben, ev sahibinin kim olduğunu bilmeden, bir sözleşme düzenlemek istemiyorum. Benim amacım; ev sahibi ile kira ücreti hakkında konuşmak değil, benim amacım ve istediğim evini kiralayacağım kişinin 'kim olduğunu, nasıl bir karaktere-kişilik örgütlenmesine sahip olduğunu görmek, dünya görüşü hakkında fikir elde etmek ve en önemlisi bu evrene ne veriyor bunun hakkında fikir sahibi olmak istiyorum. '
Emlak işi yapan yetişkin: 'Ya abla Allah aşkına ne yapcan şimdi sen adamın kim olduğunu? Ben sana söyleyeyim: 'adam 40 lı yaşlarda bir avukat. Babası hakim. Bu bölgede 10 adet dairesi var. Yani anlayacağın varlıklı, zengin bir insan!'
Özge: 'Sanırım ihtiyacımı doğru bir şekilde anlatamadım. Ben ev sahibinin NE İŞ YAPTIĞI İLE DEĞİL, NE OLDUĞU İLE İLGİLENİYORUM. Bu kişi İstanbul ilindeki tüm evlerin de sahibi olabilir ve bu beni hiç ilgilendirmez. Çünkü siz bana kişinin sahip olduğu şeyler hakkında bilgi veriyorsunuz, ben ise kişinin kim/ne olduğu ile ilgileniyorum.'
Emlak işi yapan yetişkin: 'Abla, sanane adamın nasıl biri olduğundan. 36 yıllık yaşamımda ilk kez senin gibi bir insan ile karşılaşıyorum.'
Özge: 'Eğer ben her ay bu kişiye bir ödeme yapacaksam, bu yaptığım ödemenin hangi amaçla kullanılacağını öğrenmek benim en tabi hakkımdır.
Emlak işi yapan yetişkin: 'Ablacım, aradım tekrar, tamam dedi. Bugün 15.30 da gelecek ofise, sizin için de uygunsa bekliyorum.'
Özge: 'Tamam, geliyorum. Teşekkür ederim.
Emlak işi yapan yetişkin: 'Abla, kira sözleşmesinde kefil olarak babanızı mı gösterecek siniz?
Özge:' Ben size kira sözleşmesini hazırlayın, şeklinde bir talimat vermedim. Sadece avukat bey ile tanışma talebimi ilettim. Belki de bu tanışmadan sonra bu daireyi tutmaktan vazgeçebilirim.'
Emlak işi yapan yetişkin: ' Ya abla ben söyledim avukat bey sözlşeme için geliyor'...
Sonrasını sizlerin hayal gücüne bırakıyorum:) Bu kişiye kendimi doğru bir şekilde anlatamadım. Ve bu kişi benim düşüncelerimi anlayabilmek adına hiç çabalamadı. Bana söylediği; 'sizin gibi bir insan ile ilk kez karşılaşıyorum'. Bir bilse ben kendisi gibi kaç insan ile karşılaşıyorum bir günde!
İşte size 'İLETİŞİM', işte size 'FARKINDALIK' . İletişimsizlik becerisinin en güzel örneklerinden bir tanesini okudunuz. Başından itibaren kafasındaki senaryoya göre hareket eden genel bir insan.
İletişimin temel kuralı: 'ÖNCE DİNLE, ANLAMAYA ÇALIŞ, SONRA ANLAŞILMAK İÇİN ÇABA GÖSTER'.
Farkında olan insan; temas ettiği, karşılaştığı her insanın farklı bir dünya görüşü olduğunu bilen ve koşulsuz kabul gösterebilen erdem sahibi insandır.
- BENİ İLGİLENDİRMİYOR !
Yaşadığımız dünya gezegeninde her birimiz beden kılıfındaki enerjileriz. Ve bir'iz, bütünüz. Yaşamınızda bugüne kadar temas ettiğiniz her bir enerjiden sorumlusunuz. Yukarıdaki örnekte anlatmak istediğim, para da bir enerjidir. Ve bu enerji ile ne yaptığınız, nereye verdiğiniz vee hatta sonrasında verdiğiniz kişinin bu enerji ile ne yaptığı da sizi ilgilendirir ve bu bağlamda sorumluluk sahibisinizdir. İşte farkında olmak demek budur. Örneğin; sokaktaki bir dilenciye para veriyorsunuz. Duygunuz: merhamet. Zihninizden: 'yardım ettim ve ben iyi bir insanım' imajınızı güçlendiriyorsunuz. Halbuki siz 'iyilik' yapmıyorsunuz, o kişinin mevcut durumuna destek oluyorsunuz, o kişinin dönüşümüne yardımcı olmak yerine mevcut halinle kalması için üzerine para veriyorsunuz!
Aman o kadar ince mi düşüneceğiz diyorlar! Evet düşüneceğiz, düşünmek zorundayız. Sorgulayacağız, 'Beni ilgilendirmez!' diyerek birbirimizden öte kendimize ne kadar yabancılaştığımızın ve dünya gezegenini nasıl bir sona sürüklediğimizi farkında mıyız?
Sevgiyle :)
Etiketler:
dünya gezegeni,
emlak,
enerji,
farkındalık,
iletişim,
insan olmak
14 Mart 2013 Perşembe
'ÖZ' ÜMÜZDEN MESAJ VAR :))
21.
yüzyılın ilk çeyreğine kadar olan süreçte insanlar birbirlerini nasıl daha iyi
anlayabilecekleri üzerine oldukça kafa yordular, nitekim teknoloji alanında
olumlu verimli gelişimler oluştu. Ve aynı zamanda ruhsal boyuttaki
rahatsızlıklarda dramatik bir şekilde artış meydana geldi. Neden?
İnsan ismi verilen canlı yaşamda dört varoluş
boyutunu oluşturmaktadır: Düşünce-Duygu-Beden(fizyoloji)-Tinsel(ruhsal). Gelişen
ve modernleşen teknoloji; insan ırkının düşünce boyutunda kendisini diğer
boyutlara göre daha fazla var etmesini zorunlu hale getirdi. Duygular
mekanikleşti hatta kimse duygusunu
açıkça, özgürce ifade edemez hale geldi. Bedenimizin belden yukarısını
daha çok kullanır olduk; bilgisayar başında bir tık-arkadaşın karşında hem de
görüntülü konuş konuşabildiğin kadar; karnın mı acıktı, bir tık- yemek kapında;
alışveriş mi yapacaksın, bir tık sanal mağazadan istediğini alabiliyorsun, tık
tık çağı başladı anlayacağınız J
Ruh
mu? O da ne canım var işte bir ruh hapsettim bedenime, otursun oturduğu yerde.
Sonuç mu? Biyolojik robot ırkı olmak üzere hızla ilerlerken, uyanış yavaş yavaş
hissedilmeye başlandı ve uyanış hızla devam ediyor…
Fizyolojik
ve psikolojik açıdan sağlıklı olabilmemiz için;
duygularımızın-düşüncelerimizin-davranışlarımızın bir olarak dengede birbiri
ile uyum içinde olması gerekir. Tüm ruhsal ve fizyolojik rahatsızlıkların
temelini insanlığın varoluş boyutlarında meydana gelen dengesizlik
oluşturmaktadır.
Danışanlarımdan
en çok duyduğum cümlelerden bazıları: ‘hiç kimse beni anlamıyor’, ‘zaten beni
neden dinlesinler ki?’, ‘nereye ait olduğumu bilmiyorum’, ‘kaybolmuş gibi
hissediyorum’, ‘artık insanları anlayamıyorum’. Sizlerin de benzer düşünceleri
var mı? Duyalım:
__________________________________________________________________.
Yukarıdaki
tüm bu düşünce odaklı cümlelerin bir ortak noktası var, buldunuz mu? Paylaşın
lütfen:_____________________________________________________________________.
Ortak
ses: ‘O kadar fazla anlamadığım ve tanımadığım enerjilere sahibim ki, kendi
duygumu, düşüncemi bilmiyorum, tanımıyorum.’
Bilmediğimiz,
tanımadığımız ihtiyaçlarımızı genellikle yansıtma yaparak ifade ederiz, yani şu
benzeri cümleler ile: ‘senin yüzünden
oldu’, ‘tüm bu yaşadıklarım senin yüzünden’, ‘hayatımı mahvettin!’. Halbuki
demek istediğimiz şudur: ‘şu anda yaşamakta olduğum her şey kendi tercihlerimin
ve bu tercihler doğrultusundaki davranışlarımın bir sonucudur.’
Evrendeki
hiçbir enerji, bir başka enerjiyi iradesi dışında etkileyemez, değiştiremez,
dönüştüremez. Eğer siz izin verir, sınırlarınızı daha geçirgen hale
getirirseniz etkileşimde bulunabilirsiniz. Şu ana kadar yaşamakta olduğunuz ve
halen yaşamakta olduğunuz her şey sizlerin tercihleri sonucu oluşmuştur. Peki
bu tercihlerimiz nereden geliyor? Neden en sevdiğim renk mavi? Neden sütlü
tatlıları, şerbetli tatlılardan daha fazla seviyorum? Neden fantastik türdeki
filmleri komedi filmlerine tercih ediyorum? Ya da bugüne kadar hiç uçağa
binmemiş bir kişi neden uçmaktan korkar? Bu davranış seçimlerinin temeli neye
ya da nereye dayanıyor? Hiç düşündünüz mü?
______________________________________________________________________________________________________________________________________________________.
Kişinin;
duygu, düşünce ve fizyolojik reaksiyonları henüz bebeklik ve ilk çocukluk
çağında öğrenilir ve o zaman çocuk için haklı nedenleri vardır. Bebek, temel
yaşamsal ihtiyaçlarının giderilmesi yönünde kendisine bakım veren kişiye
bağımlıdır. Bu nedenle hayatta kalabilmek için, bakım veren kişinin onay
verdiği davranışları pekiştirir, diğerlerini ise bir süreliğine rafa kaldırır.
Ta kii yetişkin yaşamında bir engellenmişlik duygusu yaşayıncaya dek. Bu
bağlamda, kişi iki kez dünyaya gelir. Birinci doğum; fizyolojik olarak
biyolojik ebeveynleriniz tarafından meydana gelen doğum. İkinci doğum ise;
psikolojik olarak kişinin özgür iradesi ile kendi kendisini dünyaya getirdiği
ve bugüne kadar ışık tutulmamış potansiyeli ile buluşmasına vesile olan doğum.
Şimdi
psikolojik doğumunuzu gerçekleştirmeye hazır mısınız? ________________________
Einstein
ın dediği gibi; ‘Problemi, problemin ortaya çıktığı kapta çözmeye çalışmayın,
kabı değiştirin’'.
Yaşamımızda dümdüz
bir yolda yürümüyoruz, hayatın yolunda başlangıç ve bitiş noktaları tek bir
doğrusal çizgi olarak değil, dairesel olarak düzenlenmiştir. Her birimiz
başlangıca dönmeyi arzularız. Başlangıç ne ise son da o olacaktır. Kendim ve
dünya hakkında bildiklerim, bilmediklerim ve bilmediğimi bilmediğim olgular
vardır. Her yeni psikolojik doğumla birlikte; dönüşümler oluşur. Dönüşümleri
farkındalık gözlüğü ile takip edebilmemiz için ihtiyaçlarımızın sesine kulak
verelim. Şimdi ve burada ihtiyaçlarınıza kulak verin, nasıl mı yapacaksınız? Ne yaptığınıza bakın yani eylemlerinize. Eylemleriniz ne ise en çok enerji yüklü ihtiyacınız da o dur. Nasıl bulabildiniz mi?
Sevgi ve ışıkla olun...
25 Ocak 2013 Cuma
''BAŞARISIZ'' KARNELER OLABİLİR AMA ''BAŞARISIZ'' ÖĞRENCİ OLAMAZ !!!
Bugün karne günü :) Kendi çocukluk ve ergenlik yıllarımdaki karne günlerini anımsıyorum, pek heyecanlı ve sürprizli olmazdı bizim evde karne günleri. Her yıl karnemin yanında ataçlanmış bir de 'takdir belgesi' getirirdim eve, 12 yıl boyunca ... Bu nedenle karne üzerine konuşmalar olmazdı bizim evimizde. Bugün, geçmişe baktığımda tam tersi olsaydı daha mı iyi olurdu acaba? demekten kendimi alamıyorum neden mi?
Karne, üzerinde,o eğitim-öğretim dönemi boyunca aldığınız derslerin isimlerinin ve bu dersleri kavrama va anlama becerinizin rakamlarla ifade edildiği bir kağıttır ya da bir değerlendirme formatıdır.
** Değerlendirme nedir?
Değerlendirme, anlamlandırma demektir. Bir başka deyim ile, algıladığım uyarana yüklediğim anlamdır.
Değerli ebeveynler, çocuğunuzun karmesine baktığınızda; çocuklarınızın bir dönem boyunca öğrendiklerinin sonucunu mu, yoksa ideal ve hayallerinizi mi değerlendiriyorsunuz?
Soru = Baştan aşağı zayıf notlar ile dolu bir karne mi yoksa baştan aşağı en yüksek notlar ile donatılmış bir karne mi 'başarı' nın göstergesidir?
Bu soruya vereceğiniz yanıt, sizin dinamikleriniz ve hayata bakış açınızı değerlendiren değerler sisteminden zemin alır.
Cevap= Bir öğrencinin bir ya da birden fazla dersten zayıf not alması, o öğrencinin ''başarısız bir öğrenci'' olduğunun göstergesi değildir. Bunun diğer kutbunu düşünürsek; her dersinden yüksek notlar almış bir öğrenci de 'başarılı bir öğrenci' olarak nitelendirilemez. Birçok dersinden başarı notu almaya hak kazanmış bir öğrenci; o dersin gereklilikleri ile nasıl başa çıkacağına yönelik uygun stratejiler geliştirmeyi başarmış bir öğrencidir !
Eğitim ve öğretim yıllarını bir süreç olarak algılamalı, çocuklarımıza sonuç odaklı yaklaşmak yerine sürecin içerisinde sorgulamayı ve öğrendiklerini anlamlandırma kabiliyetine erişkin olan bireyler olma yolunda rehber rolü üstlenmeliyiz.
İnsanın kendi kendisini bulmak istemesi demek içe ve dışa yönelik yeni yollar keşfetmek için arayışa çıkması demektir,eğitim ve öğretim beşikten mezara kadar devam eden bir süreçit; okullar ise bu süreçteki duraklardan bir kaçıdır sadece.
Ebeveynlere önerim, çocuklarınızın karnelerini değerlendirirken farklı ve çok boyutlu gözlüklerden bakın, bu süreçte sizlerin de payı olduğunu unutmayın. Çocuğunuzu ya da kendi hedef ve hayallerinizi değil sadece karneyi değerlendirin. Çocuğunuzun başarısız bir karneye sahip olması sizi kötü-değersiz-başarısız bir ebeveyn yapmayacağı gibi; başarılı bir karne de ne sizi ne de çocuğunuzu başarılı bir insan yapmaz !!
* Çocuğunuzun karnesini, arkadaşlarının ya da kardeşlerinin karneleri ile kıyaslamaktan kaçının.
*Çocuğunuza olan güveninizi yansıtın, karne günü duygu sözcükleri her zamankinden biraz daha çok evinizde yankılansın; 'Sen benim için çok özel ve çok değerlisin, karnendeki sonuç ne olursa olsun seni çok seviyor ve sana saygı duyuyorum!!'
*Evde öncelikle çocuğunuzun kendi karnesini değerlendirmesini isteyin. Çocuğunuz kendi karnesinin 'başarısız' olduğunu düşünüyorsa, 'başarısız' olgusunu tanımladığı gibi 'başarılı' olgusunu tanımlaması için teşvik edeci açık uçlu sorular yöneltin. Böylece bir sonraki dönemler için değişimi sağlayabilirsiniz. Değişim olanı kabul etmekle başlar.
* Bu karne NEDEN böyle? Sorusu yerine bu dönem NASIL geçti sorusuna çekirdek aile olarak hep birlikte cevaplar üretmeye çalışın.
*Bir sonraki dönem için hedefler belirleyin ve o hedefe nasıl ulaşabileceğini tartışın, somut bir yol haritası oluşturun.
** Karnede gelen sonuçlar her ne olursa olsun, çocuğunuzu tebrik edin-takdir edin ve ödüllendirin.
Tüm öğrenci arkadaşlarımı bu eğitim-öğretim dönemi boyunca gösterdikleri sabır için kutluyor ve kendilerini anlamlandırmak için çıktıkları keşif gezisinde yeni yollar buldukça zenginleşmelerini diliyorum. Sevgiyle...
Etiketler:
başarı,
çocuk,
EBEVEYN,
karne,
karne günü
2 Ocak 2013 Çarşamba
SEVDİĞİM HİKAYELERDEN BİRİ: YAŞAMAK ÖZGÜRLÜKTÜR !
Bir Zen ustası öğrencisine bir soru sorar. Soru tam olarak
gerektiği gibi cevaplanır. Ertesi gün usta aynı soruyu sorar. Öğrenci ‘Ama bu
soruyu dün cevapladım’ der.
‘Şimdi tekrar soruyorum’ der usta. Öğrenci aynı cevabı verir. ‘Bilmiyorsun!’ der
usta.
‘Ama dün de aynı şekilde cevapladım ve siz başınızla
onayladınız’’ der. ‘’O zaman cevabın doğru olduğunu anladım. Şimdi neden fikir
değiştirdiniz?’
‘’Tekrarlanabilen bir şey senden gelmiyordur’ der usta.
‘Yanıt senin hafızandan geldi, bilincinden değil!’ Gerçekten bilseydin, yanıt
farklı olurdu çünkü çok şey değişti. Ben dün sana bu soruyu soran adam değilim.
Bütün durum farklı; sen de farklısın-------ama cevap aynı!
Cevabı tekrarlayıp tekrarlamadığını görmek için soruyu
tekrar sormam gerekiyordu. Hiçbir şey tekrarlanamaz.
Ne kadar canlıysan o kadar az tekrarlarsın. Ancak bir ölü
tutarlı olabilir. Yaşamak tutarsızlıktır. Yaşamak özgürlüktür, özgürlük tutarlı
olamaz.
Etiketler:
CANLI,
özgürlük,
tutarsızlık,
Zen felsefesi
30 Aralık 2012 Pazar
VAROLUŞUN GÜCÜ ADINA :: 'Pİ'nin YAŞAMI'
İnsanoğlunun hür iradesi ile
kendisini gerçekleştirmek için kalbinin sesine kulak vererek, kendisi ve bütün
adına harikulade bir yaşam oluşturabileceğinin en anlamlı özeti; Pİ’nin
Yaşamında muhteşem bir görsel şölen eşliğinde sinema severler ile buluşuyor…
Pasifik
okyanusunun ortasında bir Bengal kaplanı ile 227 gün geçirmek zorunda kalsanız,
nasıl hissedersiniz? Muhtemelen her birimiz korku duygusunu hissederiz. Korku
duygusunu akıllıca kullanmayı başarabilirsek yaşamsal mücadelemiz için işlevsel
bir araca dönüştürebiliriz tıpkı cesur Pi’nin yaptığı gibi.
Kanadalı
yazar Yann Martel’in 2001’de yayımlanan macera romanı ‘Life of Pi’, Ang Lee nin
usta bakış açısı ile 3 boyutlu olarak beyaz perdeye taşındı. Filmi mutlaka 3 boyutlu izlemenizi öneririm,
hikayenin çoğunluğu okyanusta geçiyor ve okyanus canlılarının ve tabiatın
olağanüstü canlılığı ve huzuru adeta ruhunuza terapi uyguluyor J
Hindistan
da doğmuş ve yetişmiş olan Piscine, inancın ve umudun varoluş mücadelemizdeki
önemini aktarırken, yaşamımızdaki her insanın bizi kendi yaşam amacımıza nasıl
hazırladığını da ustaca satır aralarında anlatmakta. Yaşamımızdaki
sevdiğimiz-sevmediğimiz, inandığımız değerlerimizin bizi biz yapan en değerli
hazineler olduğunu açıkça ifade eden yapıt bana göre 2012 yılının en iyi filmi.
Filmin
ilk yarısında, Piscine’nin Hindistan daki yaşamını izliyoruz. Hayatı öğrenme
yolundaki genç adamın, cesur, istikrarlı, meraklı ve zeki kişilik nitelikleri
hemen göze çarpıyor. Hayatı okuyarak ya da dinleyerek değil, yaşayarak –yaşamı iliklerine
kadar hissetmeyi tercih ediyor. Babasının bir hayvanat bahçesi var fakat işleri
yolunda gitmeyince bahçeyi satarak hayvanlar ile birlikte Kuzey Amerika ya
gitmek üzere bir gemiye biniyorlar. Birkaç gün sonra korkunç şiddetli bir
fırtına meydana geliyor, şimşekleri izlemeyi çok seven Pi, gece uyanarak
güverteye çıkıyor ve gerçek yaşam serüveni belki de o dakikada başlıyor cesur
kalpli Pi için. Sonrası mı? Bir insanın, kendisine olan sevgisi ve inancının
onu nasıl yaşama arzusu ile her şeyin üstesinden gelebileceğinin muazzam görsel
şöleni.Bence muhakkak bundan sonrasını sinemada kendiniz şahitlik edin…
Yaşamda
nefes almayı sürdürebilmek için;
Zihninizden daha çok kalbinizin
sesine kulak verin,
Her yeni gün bir şeyler öğrenin ve paylaşın,
Gerektiği durumlarda savaşın,
Başımıza her ne geliyorsa
olayları etiketlemeden ziyade olduğu gibi kabul edin,
Evrende her şeyin bir enerji
olduğunu her an hatırlayın,
En çaresiz, en karanlık anlarda
dahi daima güçlü bir enerji tarafından desteklendiğimizi bilin,
Nefes aldığımız sürece her anın
bir fırsat olduğunu özümseyin,
İnançlarımızı ve ümitlerimizi
daima
Her ‘an’ a umutla bakın,
Ve belki de en önemlisi SEVGİNİN
GÜCÜNÜ hissedin; bir çiçek, bir insan, bir ağaç, belki de bir kaplan her ne
olursa olsun yüreğinizdeki sevgiyi aktarabileceğiniz bir şey olsun ki hayata
sımsıkı bağlanın ve evreni ışığınızla aydınlatın…
Etiketler:
Ang Lee,
Bengal kaplanı,
Hindistan,
pİ'nİN yaşamı,
sevgi,
varoluş,
Yann Martel,
yaşam
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
.jpg)










