19 Nisan 2013 Cuma

"HOYRAT DÜNYAYLA NASIL BAŞ ETSEM? "

Ne çocuksundur ne de yetişkin. Bazen çocuk gibi davranmak gelir içinden çoşkuyla bazen ise bir yetişkin edası ile konuşursun; derler ki" şuna bakın büyümüş de küçülmüş" . Ne hissettiğini bilirsin fakat kelimelere dökemezsin böyle zamanlarda ya içine kapanırsın kendini iyi tanımak, anlamak için ya da birazcık agresif dürtülerini fazlaca kullanarak içindeki anlamlandıramadığın enerjiden kurtulmaya çalışırsın. Her iki durumda da ebeveynlerin sana farklı bir gezegenden gelmiş bir canlı gibi yaklaşırlar. Ya derler; " Bizim kıza
& bizim oğlana bir haller oldu, kapandı odasına hiç konuşma yok!" Ya da " ah nedir çektiğim bu kızdan & oğlandan her gün gece yarılarına kadar sokaklarda kiminledir, ne yaparlar bu saate kadar hiç anlamıyorum!"  Bu ve benzeri diyaloglar; aile  içerisinde 11-21 yaş aralığındaki ergen bir bireyin var olduğu hemen hemen her evde gelişmektedir.

Ergenlik dönemi, gelişim evrelerimizdeki en hassas dönemlerden birisidir. Çünkü bu dönemde; kişi sosyal benliği ile içsel benliğinin farklı yönlerini keşfeder ve farkındalık kazanır. Bu dönemdeki en önemli kazanım, sosyal benlik ile içsel benliğin dengeli bir şekilde ayrıştırılıp buluşturulmasıdır. Ergenlik döneminde bilinç; iç ve dış verileri harmanlayan bir katalizör görevindedir. Ego gelişimi de ergenlik döneminde tamamlanır. Sağlıklı ego gelişimi; kim olduğunu bilen potansiyelini kendi gelişimi ve toplumun içerisindeki bireylerin gelişimi için faydalı amaçlar doğrultusunda kullanabilen sağlıklı bireyler oluşmasına vesile olur. Eğer ego sağlıklı bir şekilde gelişemezse: "kimlik krizi" kaçınılmazdır. "Ben kimim? Nereden geldim? Beni ben yapan değerlerim neler? Bu dünyaya ne/neler    Vermek istiyorum? Vb. Soruların cevaplarının hem sorulduğu hem de yanıtlarının verilmeye başlandığı kritik bir dönüm noktasıdır "ergenlik dönemi" .

Ebeveynler bu dönemde çoğunlukla nasıl davranacaklarını bilemezler, nasıl davranırsak davranayım "beni hiç dinlemiyor, kendi bildiğini yapıyor! Çok hırçın Davranmaya  başladı.  Artık hiç konuşamıyoruz. Çocuğuma ulaşamıyorum!" Vb. Cümleler ile kendi içlerindeki ve çocuklarıyla aralarındaki ilişkiye dair endişelerini dile getirebilmektedirler.

İşte tam da böylesine kaosun hakim olduğu bir kavşak noktasında; bir kitap çok şeyi değiştirebilir.  Danışmanlık hizmeti alamıyorsanız, kitapların danışmanlığında kaos ortamına ışık tutacak ve çocuğunuz ile kurduğunuz bağın nitelikli hale gelmesinde yararlı olacaktır.

Örneğin;  Can Çocuk yayınlarını beğeni ve ilgi ile takip ediyorum. Şu sıralar; "Hoyrat Dünyayla Nasıl Baş Etsem?" İsimli Oliver Grignon ve Bernadette Costa-Prades in kaleminden çıkmış ve dilimize Saadet Özen tarafından uyarlaması yapılmış, yaratıcı eseri okuyorum. Kitap 10-13 yaş arası çocuklar için uygun.  Hayatta karşılaşılabilecek; ayrımcılık, arkadaş edinme, ekonomik durum, aile içi iletişim, kendini ifade etme, öfke kontrolü, paylaşma, benlik algısı, ayrılık, duygusal karmaşa, ölüm vb. Nice konuda kısa yalın ve net bilgiler verirken " Oyun Sırası Sende" bölümleri ile yaratıcı düşün
ceyi destekleyerek çocukların içsel benlikleri ile buluşmasına vesile olabileceğini düşünüyorum.

Kitapların her daim dostlarınız olması dileğiyle...

13 Nisan 2013 Cumartesi

CENNETTE BİR GÜN DAHA !





Yıl 2077, gökyüzünde her tarafı cam olan bir eviniz var; evinizin havuzunda suyla birlikte bulutlar da size eşlik ediyor ! Ne şahane bir deneyim olur, düşünsenize! Tabi bahsettiğim imajinasyon, yönetmenliğini Joseph Kosinski’nin gerçekleştirdiği ve Tom Crusie un başrol üstlendiği ‘Oblivion’ dilimize uyarlaması ile ‘unutma-unutuş-farkında olmama’ isimli bilimkurgu filminden J


Bilimkurgu yapımlarında fonda görünen hep bir ‘iyi’-‘kötü’ savaşı ve Dünyamızı kurtarmak üzere verilen amansız mücadele sonucu sevginin gücü ile taçlandırılmış mutluluklar.
Halbuki zeminde insanın kendisi ile mücadelesi sonucu ışığa ulaşması ve ışık olmasının öyküsü anlatılıyor. Işığa giden yolda ya da kendi olma, öz ile buluşma yolu da diyebiliriz, var olan ve ortaya çıkartmamız gereken  tek şey ‘sevgi’. Bu temel felsefeyi ‘Avatar’, ‘2012’, ‘Başlangıç’, ‘Matrix’, ‘Gerçeğe Çağrı’ vb. filmlerde gerek senaristler, gerek yönetmenler temcit pilavı gibi farklı hikayeler ile ısıtıp ısıtıp önümüze koymaktadırlar. Anlayacağınız, zemin aynı, zeminden yansıyan şekiller değişmekte. Artık uyanma vakti geldi, delta uykusunda mışıl mışıl uyuyoruz J

Birazcık da ‘Oblivion’ en uygun Türkçe uyarlama bana göre ‘Farkında Olmama’ filminin içeriğinden bahsedelim; 


Dünyamızın uydusu ay yok edilmiş ardından bir dizi yer küre felaketleri(depremler, tsunamiler vb.) İnsan ırkı, ay ı yok ettiği düşünülen Scav ordusuna yönelik başlattığı nükleer savaş sonrasında, savaşı kazansa da dünyayı kaybetmiştir. Dünya gezegeni zemininde canlı barındıramayacak düzeye geldiği için insan ırkı çözüm olarak Satürn ün uydusu Titan a yeni bir yaşam formu yapılandırmıştır.
Dünya gezegeninde ise, doğal kaynak sağlayan İHA adı verilen makinaların bakım ve denetiminden sorumlu bir ekip bulunmaktadır. Makinaların bakımını yapan Jack Harper (Tom Crusie) ve Jack e yardımcı olan ve aynı zamanda güvenliğini sağlayan
Victoria (Andrea Riseborough) Tüm kaynak sağlayıcı makinaları onararak, Titan a asıl merkezlerine dönecekleri günü beklemektedirler.
Ancak Jack in duygu durumunda birtakım dönüşümler oluşmaya başlar. Geçmiş zamana ait birtakım olaylara ait kareler Jack in rüyalarında belirir. Özellikle de bir kadına ait yüz sürekli olarak Jack in zihnindedir. Artık karanlığın girdabındaki kandilin ışığı görünmektedir. Işığı bulmaya kararlı olan cesur, Zeki ve merhametli karakterimiz JAck merakının izinde ilerlerken bir gün Scav adını verdikleri düşman tarafından kaçırılır ve kısa bir süre sonra gerçeğin sesini özünde bulan Jack anlar ki; ortada düşman yoktur, her şey bir oyundur ve kendisi de bu oyunda yer alan bir piyondur.
İnsan ırkı, makineler tarafından ele geçirilmiş ve hatta bir kısmı klonlanmıştır. Dünya içinde dünya yaratılmıştır. Tüm gerçekliğin parçalarını birleştiren JAck,   Gerçekte çok başarılı bir astronot olduğunu ve uzay
daki görevi sırasında delta uykusunda olan karısı ve bir grup insanı, tehlikeli bir anda yaşamlarını kurtarmak için kendi elleri ile dünyaya gönderdiğini hatırlar. Ve intikam zamanı gelir, kendini Tanrı yerine koymuş olan makinayı yok etmek üzere BEech (MOrgan FReeman) ile birlikte ölmek ve belki de yeniden doğmak, geride kalan insanlığın yaşam serüveninin devam etmesi için uzaya giderler ve sonunda tüm makinalar yok edilir. İnsan ırkı kurtulur! Jack de ailesine kavuşur:) mutlu son !

Film başarılı bir bilimkurgu ancak geleceğin de bir aynası belki de tahmin edebileceğimizden bile yakın bir gelecek! Çünkü şu an yaptığımız, ürettiğimiz, düşündüğümüz, hissettiğimiz her şey bir sonraki adımı belirliyor. Ancak asıl gerçek şu ki hiçbir nükleer savaş aleti, insanın özündeki sevgi kadar güçlü olamaz ve olamayacaktır da!

Her birimiz örülmüşüz ilmek ilmek sevginin ipleri ile her zaman var olmak ve sevginin rahminde çoğalmak üzere...

3 Nisan 2013 Çarşamba

'SİZİN GİBİ BİR İNSAN İLE İLK KEZ KARŞILAŞIYORUM!'

'Sizin gibi bir insan ile ilk kez karşılaşıyorum!' Bu cümleyi yaşamımın son iki aylık evresinde o kadar çok dinlemeye başladım ki şimdi düşünüyorum:
 'Acaba ben dünya gezegeni yerine farklı bir gezegende mi yaşıyorum?'
 
Kendimi şu sıralar fiziksel ve ruhsal olarak çok iyi hissettiğimi söylersem kendime çok büyük bir yalan söylemiş olurum. Son günlerde ismini tam koyamadığım, anlamlandıramadığım duygular hissediyorum özümde. Bu duygularımla buluşamamak da 'çaresizlik' ve 'yalnızlık' duygularını ruhumla özdeşleştiriyor.
 
Evrende var olan tüm enerjilere saygı duyuyorum, bu Özge'nin yaşamındaki en önemli ve temel felsefesi. Bir çiçeğe ne kadar saygı duyuyorsam bir insana da aynı saygıyı gösteriyorum. Bu insan ister 1 yaşında olsun, ister 90 yaşında olsun, aynı saygı, aynı özveri ve aynı hoşgörü ile ilişki kurma yönünde çabalıyorum. Mümkün olduğunca dinlemeye çalışıyorum, duymaya değil; anlamaya çalışıyorum, anlatmaya değil; görmeye çalışıyorum, bakmaya değil; duyumsamaya çalışıyorum, hissetmeye değil; vermeye çalışıyorum, almaya değil.
 
Sanırım çok çalışıyorum ve bir o kadar kendimi iyi ifade edemediğimi duyumsuyorum.
Bu sayfada mümkün olduğunca 'farkındalık' temalı konular işlemeye özen gösterdim. Çünkü inanıyorum ki; önce kendini bilecek insan! Önce kendi bedenini, kendi duygularını, kendi düşünce ve davranışlarını tanıyacak, özümseyecek ki; bir başka dünyayı keşfedebilsin!
 
Dün yaşamış olduğum bir olayı paylaşmak istiyorum sizlerle, bir bakalım bu iki insanın farkındalık düzeylerine:
 
Özge, bir daire kiralamak için bir emlak ofisine gider ve çok beğendiği dairenin ev sahibi ile tanışmak istediğini ifade eder:
 
Emlak işi yapan yetişkin: 'Valla abla, ben ev sahibi ile konuştum. Kendisi çok yoğun olduğunu hiç vakti olmadığını söyledi. Eğer bu kirayo kabul ediyorsa etsin başka türlü olmaz, dedi. Kira sözleşmesini imzalamaya geldiğimde tanışırız, dedi.'
 
Özge: 'Ev sahibi evini kiralayacak olan kişiyi tanımak için vakit ayırmak istemediğini söyledi, anlıyorum. Ancak ben, ev sahibinin kim olduğunu bilmeden, bir sözleşme düzenlemek istemiyorum. Benim amacım; ev sahibi ile kira ücreti hakkında konuşmak değil, benim amacım ve istediğim evini kiralayacağım kişinin 'kim olduğunu, nasıl bir karaktere-kişilik örgütlenmesine sahip olduğunu görmek, dünya görüşü hakkında fikir elde etmek ve en önemlisi bu evrene ne veriyor bunun hakkında fikir sahibi olmak istiyorum. '
 
Emlak işi yapan yetişkin: 'Ya abla Allah aşkına ne yapcan şimdi sen adamın kim olduğunu? Ben sana söyleyeyim: 'adam 40 lı yaşlarda bir avukat. Babası hakim. Bu bölgede 10 adet dairesi var. Yani anlayacağın varlıklı, zengin bir insan!'
 
Özge: 'Sanırım ihtiyacımı doğru bir şekilde anlatamadım. Ben ev sahibinin NE İŞ YAPTIĞI İLE DEĞİL, NE OLDUĞU İLE İLGİLENİYORUM. Bu kişi İstanbul ilindeki tüm evlerin de sahibi olabilir ve bu beni hiç ilgilendirmez. Çünkü siz bana kişinin sahip olduğu şeyler hakkında bilgi veriyorsunuz, ben ise kişinin kim/ne olduğu ile ilgileniyorum.'
 
Emlak işi yapan yetişkin: 'Abla, sanane adamın nasıl biri olduğundan. 36 yıllık yaşamımda ilk kez senin gibi bir insan ile karşılaşıyorum.'
 
Özge: 'Eğer ben her ay bu kişiye bir ödeme yapacaksam, bu yaptığım ödemenin hangi amaçla kullanılacağını öğrenmek benim en tabi hakkımdır.
 
Emlak işi yapan yetişkin: 'Ablacım, aradım tekrar, tamam dedi. Bugün 15.30 da gelecek ofise, sizin için de uygunsa bekliyorum.'
 
Özge: 'Tamam, geliyorum. Teşekkür ederim.
 
Emlak işi yapan yetişkin: 'Abla, kira sözleşmesinde kefil olarak babanızı mı gösterecek siniz?
 
Özge:' Ben size kira sözleşmesini hazırlayın, şeklinde bir talimat vermedim. Sadece avukat bey ile tanışma talebimi ilettim. Belki de bu tanışmadan sonra bu daireyi tutmaktan vazgeçebilirim.'
 
Emlak işi yapan yetişkin: ' Ya abla ben söyledim avukat bey sözlşeme için geliyor'...
 
Sonrasını sizlerin hayal gücüne bırakıyorum:)  Bu kişiye kendimi doğru bir şekilde anlatamadım. Ve bu kişi benim düşüncelerimi anlayabilmek adına hiç çabalamadı.  Bana söylediği; 'sizin gibi bir insan ile ilk kez karşılaşıyorum'. Bir bilse ben kendisi gibi kaç insan ile karşılaşıyorum bir günde!
 
İşte size 'İLETİŞİM', işte size 'FARKINDALIK' . İletişimsizlik becerisinin en güzel örneklerinden bir tanesini okudunuz. Başından itibaren kafasındaki senaryoya göre hareket eden genel bir insan.
İletişimin temel kuralı: 'ÖNCE DİNLE, ANLAMAYA ÇALIŞ, SONRA ANLAŞILMAK İÇİN ÇABA GÖSTER'.
 
Farkında olan insan; temas ettiği, karşılaştığı her insanın farklı bir dünya görüşü olduğunu bilen ve koşulsuz kabul gösterebilen erdem sahibi insandır.
  •  BENİ İLGİLENDİRMİYOR !
 
Yaşadığımız dünya gezegeninde her birimiz beden kılıfındaki  enerjileriz. Ve bir'iz, bütünüz. Yaşamınızda bugüne kadar temas ettiğiniz her bir enerjiden sorumlusunuz. Yukarıdaki örnekte anlatmak istediğim, para da bir enerjidir. Ve bu enerji ile ne yaptığınız, nereye verdiğiniz vee hatta sonrasında verdiğiniz kişinin bu enerji ile ne yaptığı da sizi ilgilendirir ve bu bağlamda sorumluluk sahibisinizdir. İşte farkında olmak demek budur. Örneğin; sokaktaki bir dilenciye para veriyorsunuz. Duygunuz: merhamet. Zihninizden: 'yardım ettim ve ben iyi bir insanım' imajınızı güçlendiriyorsunuz. Halbuki siz 'iyilik' yapmıyorsunuz, o kişinin mevcut durumuna destek oluyorsunuz, o kişinin dönüşümüne yardımcı olmak yerine mevcut halinle kalması için üzerine para veriyorsunuz!
 
Aman o kadar ince mi düşüneceğiz diyorlar! Evet düşüneceğiz, düşünmek zorundayız. Sorgulayacağız, 'Beni ilgilendirmez!' diyerek birbirimizden öte kendimize ne kadar yabancılaştığımızın ve dünya gezegenini nasıl bir sona sürüklediğimizi farkında mıyız?
 

Sevgiyle :)

14 Mart 2013 Perşembe

'ÖZ' ÜMÜZDEN MESAJ VAR :))




       Kendi özümüzle iletişimimiz ve diğer enerjiler ile oluşturduğumuz iletişim ağlarına şimdi ve burada birazcık sohbet edelim istiyorum, ne dersiniz?
        21. yüzyılın ilk çeyreğine kadar olan süreçte insanlar birbirlerini nasıl daha iyi anlayabilecekleri üzerine oldukça kafa yordular, nitekim teknoloji alanında olumlu verimli gelişimler oluştu. Ve aynı zamanda ruhsal boyuttaki rahatsızlıklarda dramatik bir şekilde artış meydana geldi. Neden?  
İnsan ismi verilen canlı yaşamda dört varoluş boyutunu oluşturmaktadır: Düşünce-Duygu-Beden(fizyoloji)-Tinsel(ruhsal). Gelişen ve modernleşen teknoloji; insan ırkının düşünce boyutunda kendisini diğer boyutlara göre daha fazla var etmesini zorunlu hale getirdi. Duygular mekanikleşti hatta kimse duygusunu  açıkça, özgürce ifade edemez hale geldi. Bedenimizin belden yukarısını daha çok kullanır olduk; bilgisayar başında bir tık-arkadaşın karşında hem de görüntülü konuş konuşabildiğin kadar; karnın mı acıktı, bir tık- yemek kapında; alışveriş mi yapacaksın, bir tık sanal mağazadan istediğini alabiliyorsun, tık tık çağı başladı anlayacağınız J

       Ruh mu? O da ne canım var işte bir ruh hapsettim bedenime, otursun oturduğu yerde. Sonuç mu? Biyolojik robot ırkı olmak üzere hızla ilerlerken, uyanış yavaş yavaş hissedilmeye başlandı ve uyanış hızla devam ediyor…

Fizyolojik ve psikolojik açıdan sağlıklı olabilmemiz için; duygularımızın-düşüncelerimizin-davranışlarımızın bir olarak dengede birbiri ile uyum içinde olması gerekir. Tüm ruhsal ve fizyolojik rahatsızlıkların temelini insanlığın varoluş boyutlarında meydana gelen dengesizlik oluşturmaktadır.

Danışanlarımdan en çok duyduğum cümlelerden bazıları: ‘hiç kimse beni anlamıyor’, ‘zaten beni neden dinlesinler ki?’, ‘nereye ait olduğumu bilmiyorum’, ‘kaybolmuş gibi hissediyorum’, ‘artık insanları anlayamıyorum’. Sizlerin de benzer düşünceleri var mı? Duyalım: __________________________________________________________________.

     Yukarıdaki tüm bu düşünce odaklı cümlelerin bir ortak noktası var, buldunuz mu? Paylaşın lütfen:_____________________________________________________________________.
Ortak ses: ‘O kadar fazla anlamadığım ve tanımadığım enerjilere sahibim ki, kendi duygumu, düşüncemi bilmiyorum, tanımıyorum.’

      Bilmediğimiz, tanımadığımız ihtiyaçlarımızı genellikle yansıtma yaparak ifade ederiz, yani şu benzeri cümleler ile:  ‘senin yüzünden oldu’, ‘tüm bu yaşadıklarım senin yüzünden’, ‘hayatımı mahvettin!’. Halbuki demek istediğimiz şudur: ‘şu anda yaşamakta olduğum her şey kendi tercihlerimin ve bu tercihler doğrultusundaki davranışlarımın bir sonucudur.’

       Evrendeki hiçbir enerji, bir başka enerjiyi iradesi dışında etkileyemez, değiştiremez, dönüştüremez. Eğer siz izin verir, sınırlarınızı daha geçirgen hale getirirseniz etkileşimde bulunabilirsiniz. Şu ana kadar yaşamakta olduğunuz ve halen yaşamakta olduğunuz her şey sizlerin tercihleri sonucu oluşmuştur. Peki bu tercihlerimiz nereden geliyor? Neden en sevdiğim renk mavi? Neden sütlü tatlıları, şerbetli tatlılardan daha fazla seviyorum? Neden fantastik türdeki filmleri komedi filmlerine tercih ediyorum? Ya da bugüne kadar hiç uçağa binmemiş bir kişi neden uçmaktan korkar? Bu davranış seçimlerinin temeli neye ya da nereye dayanıyor? Hiç düşündünüz mü?
______________________________________________________________________________________________________________________________________________________.

           Kişinin; duygu, düşünce ve fizyolojik reaksiyonları henüz bebeklik ve ilk çocukluk çağında öğrenilir ve o zaman çocuk için haklı nedenleri vardır. Bebek, temel yaşamsal ihtiyaçlarının giderilmesi yönünde kendisine bakım veren kişiye bağımlıdır. Bu nedenle hayatta kalabilmek için, bakım veren kişinin onay verdiği davranışları pekiştirir, diğerlerini ise bir süreliğine rafa kaldırır. Ta kii yetişkin yaşamında bir engellenmişlik duygusu yaşayıncaya dek. Bu bağlamda, kişi iki kez dünyaya gelir. Birinci doğum; fizyolojik olarak biyolojik ebeveynleriniz tarafından meydana gelen doğum. İkinci doğum ise; psikolojik olarak kişinin özgür iradesi ile kendi kendisini dünyaya getirdiği ve bugüne kadar ışık tutulmamış potansiyeli ile buluşmasına vesile olan doğum.

Şimdi psikolojik doğumunuzu gerçekleştirmeye hazır mısınız?  ________________________

Einstein ın dediği gibi; ‘Problemi, problemin ortaya çıktığı kapta çözmeye çalışmayın, kabı değiştirin’'.

         Yaşamımızda dümdüz bir yolda yürümüyoruz, hayatın yolunda başlangıç ve bitiş noktaları tek bir doğrusal çizgi olarak değil, dairesel olarak düzenlenmiştir. Her birimiz başlangıca dönmeyi arzularız. Başlangıç ne ise son da o olacaktır. Kendim ve dünya hakkında bildiklerim, bilmediklerim ve bilmediğimi bilmediğim olgular vardır. Her yeni psikolojik doğumla birlikte; dönüşümler oluşur. Dönüşümleri farkındalık gözlüğü ile takip edebilmemiz için ihtiyaçlarımızın sesine kulak verelim. Şimdi ve burada ihtiyaçlarınıza kulak verin, nasıl mı yapacaksınız? Ne yaptığınıza bakın yani eylemlerinize. Eylemleriniz ne ise en çok enerji yüklü ihtiyacınız da o dur. Nasıl bulabildiniz mi? 

                                                                                                             Sevgi ve ışıkla olun...

25 Ocak 2013 Cuma

''BAŞARISIZ'' KARNELER OLABİLİR AMA ''BAŞARISIZ'' ÖĞRENCİ OLAMAZ !!!


Bugün karne günü :) Kendi çocukluk ve ergenlik yıllarımdaki karne günlerini anımsıyorum, pek heyecanlı ve sürprizli olmazdı bizim evde karne günleri. Her yıl karnemin yanında ataçlanmış bir de 'takdir belgesi' getirirdim eve, 12 yıl boyunca ... Bu nedenle karne üzerine konuşmalar olmazdı bizim evimizde. Bugün, geçmişe baktığımda tam tersi olsaydı daha mı iyi olurdu acaba? demekten kendimi alamıyorum neden mi?

Karne,  üzerinde,o eğitim-öğretim dönemi boyunca aldığınız derslerin isimlerinin ve bu dersleri kavrama va anlama becerinizin rakamlarla ifade edildiği bir kağıttır ya da bir değerlendirme formatıdır.

** Değerlendirme nedir?

Değerlendirme, anlamlandırma demektir. Bir başka deyim ile, algıladığım uyarana yüklediğim anlamdır.

Değerli ebeveynler, çocuğunuzun karmesine baktığınızda; çocuklarınızın bir dönem boyunca öğrendiklerinin sonucunu mu, yoksa ideal ve hayallerinizi mi değerlendiriyorsunuz?

Soru = Baştan aşağı zayıf notlar ile dolu bir karne mi yoksa baştan aşağı en yüksek notlar ile donatılmış bir karne mi 'başarı' nın göstergesidir?

Bu soruya vereceğiniz yanıt, sizin dinamikleriniz ve hayata bakış açınızı değerlendiren değerler sisteminden zemin alır.

Cevap= Bir öğrencinin bir ya da birden fazla dersten zayıf not alması, o öğrencinin ''başarısız bir öğrenci'' olduğunun göstergesi değildir. Bunun diğer kutbunu düşünürsek; her dersinden yüksek notlar almış bir öğrenci de 'başarılı bir öğrenci' olarak nitelendirilemez. Birçok dersinden başarı notu almaya hak kazanmış bir öğrenci; o dersin gereklilikleri ile nasıl başa çıkacağına yönelik uygun stratejiler geliştirmeyi başarmış bir öğrencidir !

Eğitim ve öğretim yıllarını bir süreç olarak algılamalı, çocuklarımıza sonuç odaklı yaklaşmak yerine sürecin içerisinde sorgulamayı ve öğrendiklerini anlamlandırma kabiliyetine erişkin olan bireyler olma yolunda rehber rolü üstlenmeliyiz.

İnsanın kendi kendisini bulmak istemesi demek içe ve dışa yönelik yeni yollar keşfetmek için arayışa çıkması demektir,eğitim ve öğretim beşikten mezara kadar devam eden bir süreçit; okullar ise bu süreçteki duraklardan bir kaçıdır sadece.

Ebeveynlere önerim, çocuklarınızın karnelerini değerlendirirken farklı ve çok boyutlu gözlüklerden bakın, bu süreçte sizlerin de payı olduğunu unutmayın. Çocuğunuzu ya da kendi hedef ve hayallerinizi değil sadece karneyi değerlendirin. Çocuğunuzun başarısız bir karneye sahip olması sizi kötü-değersiz-başarısız bir ebeveyn yapmayacağı gibi; başarılı bir karne de ne sizi ne de çocuğunuzu başarılı bir insan yapmaz !!


* Çocuğunuzun karnesini, arkadaşlarının ya da kardeşlerinin karneleri ile kıyaslamaktan kaçının.

*Çocuğunuza olan güveninizi yansıtın, karne günü duygu sözcükleri her zamankinden biraz daha çok evinizde yankılansın; 'Sen benim için çok özel ve çok değerlisin, karnendeki sonuç ne olursa olsun seni çok seviyor ve sana saygı duyuyorum!!'

*Evde öncelikle çocuğunuzun kendi karnesini değerlendirmesini isteyin. Çocuğunuz kendi karnesinin 'başarısız' olduğunu düşünüyorsa, 'başarısız' olgusunu tanımladığı gibi 'başarılı' olgusunu tanımlaması için teşvik edeci açık uçlu sorular yöneltin. Böylece bir sonraki dönemler için değişimi sağlayabilirsiniz. Değişim olanı kabul etmekle başlar.

* Bu karne NEDEN böyle? Sorusu yerine bu dönem NASIL geçti sorusuna çekirdek aile olarak hep birlikte cevaplar üretmeye çalışın.

*Bir sonraki dönem için hedefler belirleyin ve o hedefe nasıl ulaşabileceğini tartışın, somut bir yol haritası oluşturun.

** Karnede gelen sonuçlar her ne olursa olsun, çocuğunuzu tebrik edin-takdir edin ve ödüllendirin.

Tüm öğrenci arkadaşlarımı bu eğitim-öğretim dönemi boyunca gösterdikleri sabır için kutluyor ve kendilerini anlamlandırmak için çıktıkları keşif gezisinde yeni yollar buldukça zenginleşmelerini diliyorum. Sevgiyle...

2 Ocak 2013 Çarşamba

SEVDİĞİM HİKAYELERDEN BİRİ: YAŞAMAK ÖZGÜRLÜKTÜR !


 
 
Bir Zen ustası öğrencisine bir soru sorar. Soru tam olarak gerektiği gibi cevaplanır. Ertesi gün usta aynı soruyu sorar. Öğrenci ‘Ama bu soruyu dün cevapladım’ der.

‘Şimdi tekrar soruyorum’ der usta.  Öğrenci aynı cevabı verir. ‘Bilmiyorsun!’ der usta.

‘Ama dün de aynı şekilde cevapladım ve siz başınızla onayladınız’’ der. ‘’O zaman cevabın doğru olduğunu anladım. Şimdi neden fikir değiştirdiniz?’

‘’Tekrarlanabilen bir şey senden gelmiyordur’ der usta. ‘Yanıt senin hafızandan geldi, bilincinden değil!’ Gerçekten bilseydin, yanıt farklı olurdu çünkü çok şey değişti. Ben dün sana bu soruyu soran adam değilim. Bütün durum farklı; sen de farklısın-------ama cevap aynı!

Cevabı tekrarlayıp tekrarlamadığını görmek için soruyu tekrar sormam gerekiyordu. Hiçbir şey tekrarlanamaz.

Ne kadar canlıysan o kadar az tekrarlarsın. Ancak bir ölü tutarlı olabilir. Yaşamak tutarsızlıktır. Yaşamak özgürlüktür, özgürlük tutarlı olamaz.

30 Aralık 2012 Pazar

VAROLUŞUN GÜCÜ ADINA :: 'Pİ'nin YAŞAMI'


İnsanoğlunun hür iradesi ile kendisini gerçekleştirmek için kalbinin sesine kulak vererek, kendisi ve bütün adına harikulade bir yaşam oluşturabileceğinin en anlamlı özeti; Pİ’nin Yaşamında muhteşem bir görsel şölen eşliğinde sinema severler ile buluşuyor…

                Pasifik okyanusunun ortasında bir Bengal kaplanı ile 227 gün geçirmek zorunda kalsanız, nasıl hissedersiniz? Muhtemelen her birimiz korku duygusunu hissederiz. Korku duygusunu akıllıca kullanmayı başarabilirsek yaşamsal mücadelemiz için işlevsel bir araca dönüştürebiliriz tıpkı cesur Pi’nin yaptığı gibi.

                Kanadalı yazar Yann Martel’in 2001’de yayımlanan macera romanı ‘Life of Pi’, Ang Lee nin usta bakış açısı ile 3 boyutlu olarak beyaz perdeye taşındı.  Filmi mutlaka 3 boyutlu izlemenizi öneririm, hikayenin çoğunluğu okyanusta geçiyor ve okyanus canlılarının ve tabiatın olağanüstü canlılığı ve huzuru adeta ruhunuza terapi uyguluyor J

                Hindistan da doğmuş ve yetişmiş olan Piscine, inancın ve umudun varoluş mücadelemizdeki önemini aktarırken, yaşamımızdaki her insanın bizi kendi yaşam amacımıza nasıl hazırladığını da ustaca satır aralarında anlatmakta. Yaşamımızdaki sevdiğimiz-sevmediğimiz, inandığımız değerlerimizin bizi biz yapan en değerli hazineler olduğunu açıkça ifade eden yapıt bana göre 2012 yılının en iyi filmi.

 
 
 
                Filmin ilk yarısında, Piscine’nin Hindistan daki yaşamını izliyoruz. Hayatı öğrenme yolundaki genç adamın, cesur, istikrarlı, meraklı ve zeki kişilik nitelikleri hemen göze çarpıyor. Hayatı okuyarak ya da dinleyerek değil, yaşayarak –yaşamı iliklerine kadar hissetmeyi tercih ediyor. Babasının bir hayvanat bahçesi var fakat işleri yolunda gitmeyince bahçeyi satarak hayvanlar ile birlikte Kuzey Amerika ya gitmek üzere bir gemiye biniyorlar. Birkaç gün sonra korkunç şiddetli bir fırtına meydana geliyor, şimşekleri izlemeyi çok seven Pi, gece uyanarak güverteye çıkıyor ve gerçek yaşam serüveni belki de o dakikada başlıyor cesur kalpli Pi için. Sonrası mı? Bir insanın, kendisine olan sevgisi ve inancının onu nasıl yaşama arzusu ile her şeyin üstesinden gelebileceğinin muazzam görsel şöleni.Bence muhakkak bundan sonrasını sinemada kendiniz şahitlik edin…

                Yaşamda nefes almayı sürdürebilmek için;

Zihninizden daha çok kalbinizin sesine kulak verin,

 Her yeni gün bir şeyler öğrenin ve paylaşın,

Gerektiği durumlarda savaşın,

Başımıza her ne geliyorsa olayları etiketlemeden ziyade olduğu gibi kabul edin,

Evrende her şeyin bir enerji olduğunu her an hatırlayın,

En çaresiz, en karanlık anlarda dahi daima güçlü bir enerji tarafından desteklendiğimizi bilin,

Nefes aldığımız sürece her anın bir fırsat olduğunu özümseyin,

İnançlarımızı ve ümitlerimizi daima

Her ‘an’ a umutla bakın,

Ve belki de en önemlisi SEVGİNİN GÜCÜNÜ hissedin; bir çiçek, bir insan, bir ağaç, belki de bir kaplan her ne olursa olsun yüreğinizdeki sevgiyi aktarabileceğiniz bir şey olsun ki hayata sımsıkı bağlanın ve evreni ışığınızla aydınlatın…