31 Ocak 2018 Çarşamba

SAF FİLTRESİZ GERÇEK

Gerçek nedir, size göre ? Şu anın gerçek bir deneyim olduğunu nasıl ispatlayabilirsiniz? Muhtemelen 5 duyunuz ile algıladığınız verileri sıralayacaksınız. Ya bir illüzyonun içerisinde iseniz? Gerçekten şu an okumakta olduğunuz bu satırların var olduğunu nasıl kanıtlayabilirsiniz? Sadece görmeniz, dokunmanız, işitmeniz, koklamanız ve tadını duyumsamanız yeterli mi? Ya bunların hepsi beyninizin bir oyunu ise? 


 Gerçeklik ile  ancak öz yuvamıza döndüğümüzde bir diğer deyim ile 
kalbimizin gözü ile görmeyi yeniden hatırladığımız an temas edebiliriz. 
Bunun dışındaki her an gerçekliğin bir yansımasını yaratmaya devam ediyoruz. 

Şimdi, ayak tabanlarınız yeryüzü ile buluşurken eş zamanlı olarak kuyruk sokumunuzdan başınızın tepesine değin omurganız dik, esnek ve rahat bir biçimde oturun ve  nefes alışverişlerinize odağınızı yavaş yavaş yöneltirken; 
Ben kimim? sorusunu kendinize  yöneltin. Ve ardından, ilk zihninize düşen imgeye odağınızı yönlendirin, bu sizin mevcut bilinç boyutunuz hakkında birçok veri sunuyor aynı zamanda...


Kendimizi çoğu zaman; yaşımız--cinsiyetimiz--mezun olduğumuz okullar--icra ettiğimiz işler--çocuklarımız--soyismimiz--nerede dünyaya geldiğimiz ile tanımlayarak sınırlamayı tercih ediyoruz oysa ki bunların bizim gerçekte kim olduğumuza ilişin hiçbir anlamı yok iken, bu verilere belirli anlamlar yükleyerek varlığımızı ispat etmeye çalışıyoruz. Halbuki ne de nafile bir çaba  değil mi? :) 




Anlam yüklemeyi seçtiğimiz her an biraraya gelerek bizim kim olduğumuza dair bir hikaye oluşturuyor. Duyularımızdan yola çıkarak algıladığımız herşeye belirli anlamlar yüklüyoruz ve sonrasında bu anlamların her biri, anın içerisinde bir sürece bu süreçlerde birleşerek birer hatıraya dönüşüyor. 

Şimdi derin bir şekilde 3 kez nefes alıp verin ve sonrasında yavaşça göz kapaklarınızın gözlerinizin üzerine örtülmesine izin verin. Şimdi aklınıza gelen ilk hatırayı düşünün. Odaklanın. 

Acaba hatırladığınız hatıra, o olayın/durumun/sürecin deneyimlendiği an ile ne kadar birebir örtüşmekte sizce? Gerçeği mi anımsıyorsunuz? Yoksa zihninizin anımsamasına izin verdiği kadarı ile mi yetiniyorsunuz? 

Bilimsel araştırmalar göstermekte ki; deneyimlediğimiz bir olayı tekrar anımsadığımızda ya da bilinçli olarak zihnimize çağırdığımızda gerçekte olan şudur: o anıya ilişkin nöronlar arasındaki bağ yolları yeniden kurulur ve anınızda kimyasal olarak değişir. Zaman ile anılar değişir onları mevcut sinir sistemimizin yapısına bağlı olarak hatırlayabiliriz. Çünkü beden her daim bizden daha bilgedir ve bizim algılayabileceğimizin ötesinde bir gerçekliği biz hazır olmadan bize sunmaz.

Peki şimdi düşünün ki ; çok ciddi can kaybına mal olan bir trafik kazası gerçekleştirdiniz. Kaza sırasında sizin aracınız, güçlü bir biçimde diğer araca çarptı ve o araçta yer alan küçük bir kız çocuğu vefat etti. Anne ve babası da ağır yaralandı. Siz sağ salim kurtulmayı başarırken sizin yan koltuğunuzda oturmakta olan kardeşiniz de can verdi. Ancak son nefesini vermek üzere iken size birşeyler fısıldamakta idi. Bu anıyı her hafızanıza çağırdığınızda kardeşinizin dudak hareketlerini görüyor ancak bir türlü ne dediğini algılayamıyorsunuz.

Yukarıdaki paragrafta yer alan hikaye Peter Dinklage ın başrolünde yer aldığı "Rememory" isimli filmin senaryosunun bir kısmına ait. Peter Dinklage (Sam Bloom) mütavazı bir yaşam deneyimi sürmekte olan bir minyatür sanatçısıdır. Ölmeden önce kardeşinin ne söylediklerini hatırlamasına yardımcı olabilecek olanın peşinde iz sürerken yolu beyindeki hatıraları olduğu gibi tüm gerçekliği ile saf bir şekilde kaydedebilen bir cihaz geliştiren bilim adamı Gordon Dunn (Martin Donovan) ile kesişir.

HAFIZANIZIN ÖZÜNDEKİLERİ BEYAZ PERDEDE SEYRETMEK İSTER MİSİNİZ? 

Gordon Dunn (Martin Donovan), adeta bir "hafıza sineması" icat etmiştir. Kulaklık biçimindeki bir aleti kafanızın üzerine yerleştiriyorsunuz ve tek yapmanız gereken hatırlamak istediğiniz anı zihninize çağırarak o an"a odaklanmak, hepsi bu. Geri kalanını cihaz sizin gözlerinizden gördüğünüz herşeyi cam ekrana yansıtıyor ve minik bir diske kayıt ediyor. Böylece istediğiniz "an"larınızı tekrar tekrar her
canınız istediğinde saf filtresiz bir geçekliğin kalitesinde izleyebiliyorsunuz, ne harika değil mi? :)


GEÇMİŞ HİÇ ÖLMEZ, O EBEDİ VAROLUŞUN ŞU ANININ ÖZETİDİR...
Ancak her neyi ne kadar anımsıyorsak bunun bir anlamı olmalı değil mi?
Bazı anlar zihnimizde tilkiler gibi dönüp durur sürekli beynimizin etini kemiren sorular üretir.
Bazı anları ise çok istesek de kısıtlı olarak anımsarız. Sizin de var mı böyle anılarınız peşinizi bırakmayan ya da sürekli izini sürdüğünüz belki de her iki tip anı da mevcuttur şu anki yaşam deneyimizde...Bu anıların size nasıl bir mesaj iletmek istiyor olduğunu hiç düşündünüz mü?




İLK SOLUĞUN RİTMİ, MEVCUT YAŞAM DÖNGÜSÜNÜN AHENGİNİ YARATIR...
Örneğin, doğduğunuz an bir insan varlığının Dünya yaşamındaki en kıymetli anıdır ki, o an çok değerli bir hazinedir. Dünya gezegenine nasıl gelmeyi seçti isek yaşamımızda deneyimleyeceğimiz her şey o tonda renk alacaktır.  Lakin biz bu hazineyi pek bilinçli olarak anımsayamayız. Oysa ki; bedenimizin hafızasında her bir salisesi kayıtlıdır. Sinir sistemimiz her anı zihnimizin şu an idrak edemeyeceği kadar detaylı bir şekilde kayıt altında tutmaktadır.
Bazı anlar özellikle travmatik deneyimler içeren anların (güçlü duygulanımlar ile perçinlenmiş her türlü deneyim) bilinçli olarak hatırlanmamasının yegane sebebi organizmanın kendisini koruma isteğidir. Çünkü her hatırladığımızda beynimiz o anı şimdi tekrar deneyimliyormuş gibi algılar ve geçmişte kalan o an da sinir sisteminde ne olmakta ise yine aynı nöron ağları ateşlenir. Bu da travmanın izinin güçlenmesine yol açar. Oysaki geçmişi dönüştürmek mümkün değildir. Yaşanan çoktan seçilmiş bir nedenden ötürü deneyimlenmiş ve sistem denge halini kurmuş ya da kuruyordur...Deneyimlediğimiz bizim gözümüze göre en küçük, en basit anın bile çok kıymetli bir işlevi vardır. Çoğu kez ,zaman adı atfedilmiş, bilge öğretmen bize büyük resmi görmeyi öğretir büyük bir sebatla,  sınırlayarak, kısıtlayarak biraz "acı" deneyimlettirerek yapar bunu ki; iyice öğrenelim ve hep hatırımızda tutalım diye :)
Çoğu zaman insanlar; geçmişi dönüştürerek geleceği yeniden yapılandırabilcekleri illüzyonuna kapılıp gidiverirler...
Gerçek; geçmiş-şimdi-gelecek, şu an'ın realitesinde yaratılıyor. İşte buradan yola çıkılarak tek eyleme geçirilecek olan: olanı olduğu gibi kabul etmektir. İşte bu an dönüşümün ilk adımı atılmış olur. Şu an farklı olarak eyleme geçireceğiniz herşey gelecek dediğiniz alan ve zamanının realitesini değiştirir.
Mutlak kabulün gücü ile teslim olmak ve deneyimlemekte olduğunuz herşeye güvenin ve inancın gücü ile izin vererek, yeniden doğuşunuzu gerçekleştirebilmek sizin ellerinizdedir. Her an bir doğum anı olabilme potansiyelini özünde barındırmaktadır.

KADERİNİZİ SEVİN  ve OLDUĞUNUZ KİŞİ OLUN (Nietzsche)

Nietzsche'ye katılmamak elde değil lakin kaderimizi yazan, çizen ve oynayan bizleriz. Ve sonrasında oyunu oynarken mızıkçılık ederek olduğumuzdan bambaşka biri gibi görünmeye yönelik delice bir sevdaya tutulup kendimizden uzaklaşan ve sonrasında gitgide yabancılaştığımız benliğimize koşar adım yeniden kavuşma arzusu ile yanıp tutuşan varlıklar olarak olanı olduğu gibi kabul etmeyerek hep birşeyleri değiştirir ve kendi istediğimiz doğrultusunda yeni formüller üretmeye çalışırız. Halbuki bu istek nereden geliyor diye sormaya tenezzül etmeden.

Rememory filmine geri dönecek olursak; "hayatlarımız hatıralarımızın toplamıdır" diyen bilim adamı Gordon Dunn  ve eşi  küçük kızını kaybetmiş yas sürecini deneyimlemekte olan acılı ebeveynlerdir. Dunn, kızı ile deneyimlediği mutlu anıları her daim hatırda tutabilmek ve istediğinde izleyebilmek, adına beyindeki tüm anıları ilk deneyimlediği gerçek hali ile kayıt eden bir cihaz geliştirirken belki de tek niyeti kendisi gibi olmakta olanı kabul alanına taşımakta güçlük deneyimleyen bireylere yardımcı olabilmekti, kim bilir? Ürettiği cihazın, kendi ölümüne attığı ilk adım olabileceğini olasılıklar dahilinde değerlendirmediğini var saymak yerinde olacaktır.
Dunn, bu cihazın yaratımı sürecinde bir araştırma grubu ile birlikte çalışır ancak araştırma grubunda yer alan her bireyin yaşamında halüsinasyonlar belirmeye adeta geçmiş hortlamaya başlar bu da araştırma grubunda yer alan bir bireyin kendi canına kast etmesine kadar ileri gitmişken, cihazın piyasaya hızla sürümünün gerçekleşmesini isteyen firma yetkileleri herşeye rağmen süreci hızlandırmışken bir gece aniden Dunn ofisinde ölü bulunur. Bu ölümün gizem perdesini aralayacak olan tabi ki, gerçekleştirdiği kaza sırasında Dunn ın kızının vefatına istemeden de olsa yol açmış minik adam Sam Bloom olacaktır...

SANKOFA MI & ZÜMRÜDÜ ANKA KUŞU MU?

Acılarımız bizleri yeni arayışlara yöneltirken çoğunlukla yoğun acı hissiyatı deneyimlediğimiz anları yok saymaya, bastırmaya veya yön boyut değiştirmeye çalışırken akıl sınırlarını zorlayacak birşeyler icat edebiliriz adeta bir bilim adamı gibi. Ancak şu bir gerçek ki; her ne deneyimleniyor isek bunu biz seçmişizdir, eve yuvaya dönüş yolunu hatırlayabilmek için. Acı, sıkıntı, huzursuzluk, mutsuzluk kaçtıkça büyüyen gölge gibidir. Siz karanlığa kaçtıkça gölgeniz büyür. Işık ile yüzleştiğinizde Güneş e (bilinç) bakmaya cesaretiniz olduğunda hakikati görürsünüz. Aksi takdirde analitik psikoterapinin kurucusu değerli Carl Gustav Jung un dediği gibi: "Bilincinize getirmediğiniz her şey karşınıza kader olarak çıkar."

Şimdi siz seçimizi yapın:
Bir Sankofa kuşu gibi: geleceği ön görebilmek için geçmişe dönmeniz gerektiği inancı ile geçmişin anılarına mı zihninizi konsantre ediyorsunuz?




Yoksa;
Bir Zümrüdüanka kuşu misali; olanı olduğu gibi kabul ederek an geldiğinde acıların içerisinden geçerek yeniden doğmak için cesaretle ölmeye hazır mısınız?



"Girmekten korktuğunuz mağara, aradığınız hazineyi barındırır." 
                                                                                                                                   Joseph Campell




ÖZGE GENLİK
Uzman Psikolog
Vesta77 Psikolojik Dönüşüm ve Yaşam Akademisinin Kurucusu
www.vestaakademi.com











22 Ocak 2018 Pazartesi

HATIRLA BENİ




Saygı ve sevginin tılsımlı bağı ile bağlı olduğunuz geniş bir aileye mensup olduğunuzu hayal edin belki de mevcut bedeninizdeki yaşam sürecinizde böyle bir aileye mensup olma şansına sahip olmuş iseniz, aile dinamiklerinize odağınızı yöneltin... 

Sizin ailenizin nesiller boyu süregelen en biricik niteliği ne? 
Ailenizin bir sembolü olsa bu ne olur? 



Her ailenin özünde nesilden nesile aktarılan tılsımlı öğretiler vardır ki;  vakti zamanı geldiğinde tıpkı Pandoranın Kutusu nun açılması gibi kan bağınıza özgü nitelikler cesur bir aile bireyi tarafından yeryüzüne topraklanıverir... Miguel in mensup bulunduğu biricik ailesinin de kendilerine özgü niteliklerinin başında; ilişkilerindeki özveri, atalarını saygı ve sevginin huzurunda her daim onurlandırmaları, öz sevgiyi şefkat ile dillendirmeleri, iletişim kurma biçimlerindeki şeffaflık,  bunlardan sadece birkaçı ... 

Atalarından  miras alınan öğretilere oldukça kıymet yüklenen Rivera ailesinde, müziğin "m" sini dile getirmeye görün ki; anneanneniz birden elinde terliği ile
,  sanki sizi büyük bir canavardan korumayan çalışır gibi, burnunuzun dibinde bitiveriyor siz Miguel in yerinde olsanız hangi duyguları deneyimlersiniz?



EN BÜYÜK TUTKULARIMIZ, EN BÜYÜK YAŞAM SINAVLARIMIZI 
VERECEĞİMİZ DÖNEMEÇLERİ SEMBOLİZE EDER...

Her canlı yaşam gücünü;  farklı biçimlerde, formlarda, farklı bir titreşim frekansı ile tezahür eder. Öz yuvamız kalbimizin ikametgah yeridir ve kalbimiz ile bağlı olduğumuz bizi biz yapan özel niteliklerimiz mevcuttur. Birliğin bizim vasıtamız ile dillendirmek istediği bir melodi vardır. Ve tüm yaşam süreci boyunca deneyimlediklerimizin yegane hedefi o melodiyi tüm kainat ile paylaşmamız, yuvamıza sevgiyle geri dönebilmemiz üzerine kurgulanmıştır.


Sizin kalbinizin ateşi nerede tutku ile alevleniyor? Vestanızın nabzı nerede aşkla atıyor?
Yuvaya dönüş yolculuğunuzda sizin meledinizin ahengi nasıl? 


 En büyük tutkunuz "müzik" ise? Ve hayranı olduğunuz bir zamanların ünlü müzisyeni Ernesto de la Cruz gibi olabilmenin  gece-gündüz hayali ile soluk alıp vermekte iseniz... Lakin çok değerli aileniz mutlak bir tutumla sizi mütemadiyen müzik tutkunuzdn vazgeçirmeye yönünde çaba gösteriyor ise?Siz de yüce gönüllü Miguel gibi lanetlendiğinizi zihninizden geçirmeyi seçer misiniz?


İFADE BULMAMIŞ HER GERÇEKLİK HER ZAMAN KENDİNE 
YENİ BİR ZEMİN YARATIR VE KAHRAMANINI SEÇER

Nerede yasaklar, sırlar, mevcut ise bizi özümüzün derinliklere ulaştıracak bilgi de orada ışımaktadır.

Bazı ailelerin dinamiklerinde sürekli olarak zincirleme bir reaksiyon gibi çeşitli bedensel-zihinsel-davranışsal dengede olma halinden uzak semptomların, sendromların, rahatsızlıkların tekrar ettiğini görürüz. Burada tekar eden bir hastalık olabileceği gibi dargınlıklar, kızgınlıklar da olabilir ki; bunlar bizim gerçekte kim olduğumuza dair  çok önemli veriler sunmektadır. Yeter ki birazcık araştırmacı şapkalarımızı takmayı hatırlayarak kalbimizin ışığında merakla iz sürmeyi bilelim...

Yaşam gücü daima derin bir tutkuyla tamamlanmayı arzularken, yeni nesilden bir kahraman seçer. Psikiyatrist Naasson Muanyandamutsa bu konu ile ilgili;  "bu beklenen bir olgudur, söylenmemiş herşey sonrakilere aktarılmıştır." demektedir. Ve Dr. David Sack şu şekilde eklemektedir ki; "travmanın geçmişten uzanarak yeni bir kurban seçme gücü vardır. Ebeveynin travması çocuğun travması haline gelir ve çocuğun davranışsal ve duygusal problemleri ebeveynin durumunu aynalamaktadır." 

Atalarımız daima bizlerledir, nitekim onlar sistemde bizlerin var olabilmesi için alan yaratmış kişilerdir. Geçmiş daima şu andadır ve şu andaki geleceği oluşturmaktadır. Sistemde gerçekleştireceğiniz bir parçacık değişim, büyük dönüşümün kapısını aralıyıverir.

YARATICI MERAK 

Meraklı ve azimli Miguel ailesine derin bir sevgi bağı ile bağlı olsa da gerçek yuvasına doğru yelken açma yönünde seçimini yaptığında, ışığa giden bir yol uzanıveriyor önünde, ailesi tarafından tam da müzik yarışmasına katılıp kendini ispatlama arzusu ile yanıp tutuşurken anneannesi tarafından
gitarı kırılsa da yoluna azimle devam ediyor ve böylece azimle emekle ilerlemeyi seçtiği için kapı mucivezi turuncu ışıkla Miguel e aralanıyor...

Büyük babası zannettiği Ernesto de la Cruz un gitarını aldığı anda diğer aleme Ölüler Diyarına geçiş yapıyor. Psikiyatrist Norman Doidge der ki: "psikoterapi, genellikle hayaletlerimizi atalarımıza dönüştürmekle ilgilidir." Atalarımızın tüm yeteneklerini DNA mızın sonsuz kaydında taşımaktayız, bu yeteneklerimizi ortaya çıkartan ise duygu frekansımız olan RNA mızdır. Aile ağacımızda nesiller boyu tekralayan paternleri dönüştürmek bizim elimizdedir.. Bunu ancak, kalbimizle görerek mutlak bir kabulün gücü ile şefkatin zemininde zihnimizi terbiye ederek gerçekleştirebiliriz. En çok zihinde kendisini tekrarlayan sözler ve görüntüler gerçekliği yaratır. Bilinçdışımız ile kuracağımız dialogda bilinçli farkındalık zemininde olabilirsek travmalarımızı şifalandırır ve gelecek nesile neyi miras bırakmayı seçiyorsak bunu gerçekleştirebiliriz. Kanadalı nöropsikolog Donald Hebb; "birlikte ateşlenen nöronların birlikte bağlandığını" ispatlamıştır. Bu nedenle birşeyi sürekli tekrar olmadan tekrar ettiğimizde sinir sistemimiz yeniden yapılanır ve yeni oluşan nöral yollar sürekli tekrar ile güçlenerek yeni bir gerçeklik yaratır. 


ŞANSINI YAKALA


Ve Ölüler Diyarındaki Miquel, ailesinin diğer üyeleri ile buluşur. Büyükannesi Coco nun annesi onu hemen eve göndermek niyeti ile eyleme geçse de; Miquel in lanetin özündeki ışığı ortaya çıkarması için daha zamana ihtiyacı vardır. Ölüler Diyarından geri dönmenin tek şartı aile bireyinden birisinin rızasının alınmasıdır. Büyükanne; ona eve dönmesini müziği tamamen yaşamından çıkartması koşulunu öne sürer ancak Miquel yaşam diyarına döner dönmez eline gitarı alarak yeniden ölüler diyarına geçiş yapar ve büyükbabası zannettiği Ernesto de la Cruz u bulmaya, onun son şansı olduğuna inanır. İnacının yoldaşlığı ile ilerlerken Hektor Rivera ile karşılaşır. Hektor, yolunda ilerlemesi için ona yardımcı olurken  büyük aile sırrını ortaya çıkmasına adım adım yaklaşmaktadırlar.
Büyükbabasının gerçekte Ernesto de la Cruz olmadığı aslında gerçek büyükbabasının Cruz un tüm şarkılarının yazarı ve bestecisi olan Hektor olduğunu ve  bizzat Ernesto de la Cruz tarafından zehirlenerek öldürüldüğü gerçeğini ortaya çıkartmayı başaran Miquel o an varoluşsal mucizesinin şansını da idrak etmiştir...



Şimdi Ölüler Diyarına geçme şansınız olsa, hangi aile bireyini daha yakından tanımak ister, nasıl sorular sormak istersiniz? Haydi o zaman şimdi kendi şansınızı yakalamanız için, sizi  Ölüler Diyarına gönderiyoruz merak etmeyin orada ruhların yolculuklarına yardımcı olan ruh rehberleriniz (Alebrije) olacak. Sizin ruh rehberiniz neye benziyor? Rengarenk tüyleri olan bir köpek mi, bir ejderha mı? Belki de kanatları olan bir kaplandır?...


Siz, kendi şansınızı nasıl tanımlıyorsunuz? 
Belki de en büyük şans ete kemiğe bürünerek bu mucizevi Dünya gezegeninde soluk alıp vermektir,
 ne dersiniz? 


GERÇEK ÖLÜM UNUTULMAKTIR

Latin Amerikalıların Kasım ayında 3 gün boyunca kutladığı Ölüler Bayramının özel bir anlamı var. Onların inanışına göre; asıl ölüm artık anılarının paylaşılmadığında gerçekleşiyor. Ölüler bayramı boyunca ölüler ile yaşayanlar arasında özel bir bağ kurulduğuna inanıyorlar ve süreç boyunca yemekler, şarkılar, anılar, hatıralar paylaşılıyor. Ölen kişilerin mezarlarına özel objeler götürülüyor. 
Yaşamın her nefesinin hakkını vererek eylemde olmanın önemi vurgulanırken atalarımızı her daim onurlandırmamızın gerekliliği vurgulanıyor. Ne de olsa onlar olmasa idi bizler de var olamazdık.

Siz fiziksel beden realitesinden ayrıldğınızda, nasıl anımsanmak istersiniz? 
Ardınızda bıraktığınız sevdikleriniz sizin için neler söylerler, onların hikayelerinde nasıl yer alıyorsunuz? 
Sizi siz yapan tüm niteliklerinizin söyleme geleceği bir hikayeniz var mı?


Miquel, varoluş amacını gerçekleştirİyor peki ya siz?
Neyi tamamlamak üzere Dünya da benden almayı seçtiğinizi bulabildiniz mi?
Ailenizin biricik sembolünü keşfetmek buna yardımcı olabilir.Bunun için yüreğinizin derinliklerine uzanmanız yeterli size kadife çiçeğinin yumuşaklığında ışıklı bir yolculuk deneyimi dileriz...





SEVGİNİN GÜCÜ ADINA VESTA 77

















14 Ocak 2018 Pazar

BİRİ BURAYA AİT DEĞİL, ONU BUL...

Her yeni doğan olağanüstü güzellikteki gün ile birlikte somut forma dönüştürmekte olduğunuz varoluşsal yeteneklerinizi icra etmeye yol alırken  hangi yolu izlemeyi tercih ediyorsunuz?...

Şimdi, ilk paragrafta yönelttiğim soruyu somut Dünya realitesinde  algılamayı seçelim. Sıklıkla rotanızı değiştirir, vasıta aracınızı değiştirir ve yeni güzellikler keşfetmenin gizeminin izini mi sürersiniz yoksa, rutinden yana olup sürekli aynı vasıta ile aynı güzergahta ilerlemeyi tercih ederek her an aynılığın varoluşundaki farklılıklara mı odağınızı yöneltmeyi tercih ediyorsunuz?...


GÜVEN...
Diyelim ki; hergün işyerinize varabilmek için banliyö trenini kullanmayı seçen bir yolcusunuz. Hergün aynı saatte trende var olduğunuz için, trendeki birçok simaya doğal olarak aşinasınız. Tüm istasyonları biliyorsunuz, kompartımanların nasıl göründüğü, dokusu, kokusu bütünüyle hafızanızın en derinlerine işlenmiş. Dolayısıyla banliyö treni artık sizin en güvendiğiniz alanlardan biri haline dönüşüvermiş.  Sahi "güven" nedir? Nedir "güven"mek? "Sana güveniyorum"., "Kendime güveniyorum"., "Sürece güveniyorum"., ... ve benzeri ifadeler ağzımızdan istekle telaffuz edilirken asıl olarak özümüzden ne demeyi seçtiğimizi hiç düşündünüz mü? Hep beraber zihinsel akışımızı "güven" kelimesi üzerine yönlendirelim mi? 

Türk dil kurumu sözlüğüne göre "güven" sözcüğünün anlamları şöyle:

1. "korku, çekinme ve kuşku duymadan inanma ve bağlanma duygusu, itimat",
2. "yüreklilik, cesaret"

Özge'ce güven; herşeyin varoluşun ardında mükemmel bir matematiksel dehanın resmini her an yaratmakta olduğu bilinci ile teslimiyetle yol almaktır. 

Sizce? güven:..................................................................................................................................

.........................................................................................................................................................

Bir insan varlığı kendi yaradışının güzelliği ile buluştukça özündeki güven ve inanç eş zamanlı olarak çoğalarak maddi düzenekte tezahür eder. Dış dünyada azaldıkça iç dünyasında çoğalır insan... 

Yolcu, bazı anlarda ne kadar "güven" duyumsadığı üzerine sınanmalar deneyimler. Bu anlar genellikle "denge" de olma halimizin sarsıntıya uğradığı zaman süreçlerinde kapımızı tıklatırlar...
Örneğin Yolcu (The Commuter) filminde Liam Neeson ın hayat verdiği sigortacılık mesleğini icra etmekte olan emekli polis memuru Michael McCauley in tam da işten çıkartıldığını öğrendiği gün yüz bin doların sahibi olabileceği esrarengiz bir teklif ile karşı karşıya kalması gibi...
Şimdi kendimizi Michael in gözlerinden Dünya yı yorumlarken vizyonlayalım. İşten çıkartılmışız çok değer verdiğimiz sevgi dolu bir ailemiz var ve onlara henüz işten çıkartıldığımızı söyleyememişiz. Hergün işyerimize gitmek üzere yolculuk etmeyi tercih ettiğimiz banliyö trenine yine biniyoruz, kompartımanların birinde oturacak bir yer seçtikten sonra tam da büyük bir iştah ile kitabımızı okumaya dalacakken, karşımızda hoş, güzel, alımlı, zeki bakışları ile ilgi merak uyandıran bir kadın beliriveriyor ve bizden şu an bu trende aslında buraya ait olmayan bir kişiyi bulmamızı istiyor, üstelik o kişiyi bulmamız karşılığında yüz bin dolar teklif ediyor... Kendinizi nasıl duygular denyimlerken bulursunuz ve yanıtınız ne olur? 

HER SEÇİM YENİ BİR DOĞUM ANIDIR...

Sunulan teklifi kabul etmek ya da etmemek sizin seçiminiz. Ve her seçim bir an doğurur, yepyeni bir yol açar yolcuya...Ve her seçimde kendimize bir adım daha yaklaşırken yeni yolculukta çok şey öğrenme fırsatı yakalarız, en çok da kendimizi hatırlamaya dair...

Her gerçekleşen seçimin yönü, en yoğun olarak tatmin edilmesi gereken ihtiyaca yöneliktir. Para adını verdiğimiz maddeye yönelik ihtiyacınız var ise muhtemelen size sunulan cazip bir teklifi hemen red etmeyi seçmeyeceksinizdir. Michael'ın, merak duygusuna eşlik eden hamleler ile kendisini, kendi aynasında tanıyacağı bir oyun içersinde bulduğu gibi bakalım sizin seçiminiz size neler sunuyor? 

Eğer birşey planlamadığımız, istemediğimiz, ya da bizim kontrolümüz altında gerçekleşmiyorsa; yaşama istediklerimizi sunması için zorlayıcı tutumlar ile yaklaşmayı seçebiliriz, yaşama yönelik olumsuz tutumlar sergileyerek bir diğerini başımıza gelenler için suçlamayı veya yaşama küsmeyi tercih ederek seçim yapmama hakkımızı kullanabiliriz ki seçim yapmamak da bir seçimdir ne de olsa :) Halbuki seçimler çoktan gerçekleşmiş mevcut bedenimizdeki yaşamımızda hatırlamamız gerekenlere dair rota beden almayı seçerken belirlenmiştir. Ancak biz bu bilgiyi birçoğumuz hatırlayamadığımız için; şu an kendi zihinsel dünyamız içerisinde isteklerimiz gerçekleşmediğinde bunun pek de olumlu olmadığını düşünerek iç dünyamızda panik ve korku hissiyatlarını uyandırmayı seçmekteyiz. Ve çoğu zaman boyutunda,  kaybettiklerimizin ardından hemen daha fazla kazanmaya yöneltiyoruz rotayı. Oysa ki; durmak ve sindirmek için kendimize alan ve zaman tanıma yönünde ilerlersek, neden-sonuç döngüsünü daha net görüp algılayabiliriz. Ve hayatın bizlere sunduğu deneyimin,  neyi hatırlatmaya yönelik olduğunu kavrayabiliriz. İşte bu noktada cesaretle, yüreklilikle diğer bir deyim ile öz-e-güven ile yol almak yolcunun yolunu ışır...

Gelelim bizim yolcunun yoluna; Michael merak ile paranın bir kısmını bahsi geçtiği gibi saklandığı yerde bulur ve ardından trende oraya ait olmadığı öne sürülen yolcuyu bulmak için oyuna tam olarak gönülden istemese de dahil olmuş olur. Ve artık ona, kendisinden başka kimse yardım edemeyecektir. Kendi seçiminin sonuçları ile kendisi yüzleşecektir. İlk olarak değer verdiği bir arkdaşının ölümünü izlemek ile yüzleşir sonrasında trende birkaç kişinin daha ölümüne tanıklık etmek durumunda kalır. Seçimlerimizi gerçekleştirdikten sonra sonuçları için mutlak bir teslimiyet bilinci ile ilerlemeyi seçtiğimiz an gerçekten seçim yapmış oluruz ve hayat akar. Seçimimizin sonuçlarını başka insanlara yöneltiyorsak o zaman gerçekte bir seçim gerçekleştirmiş sayılmayız ve yeni baştan bir döngü yaratmış oluruz farkında olarak ya da olmayarak. Hatırlamamız gerekenleri hatırlayıncaya kadar yaşam oyunu yeniden kurar, tam bitti dediğimiz yerden yeniden başlar, yuvaya dönünceye dek...

Filmin sonunda ne gerçekleşiyor sizce? Michael ondan bulunması talep edilen yolcuyu buluyor mu? Ya da oyunu yarıda bırakıp kaçıp gidiyor mu? Siz olsanız nasıl davranmayı seçersiniz? 
Maalesef ki tahmin edeceğiniz üzere kaçıp gitmeyi çok istese de Michael oyunu sonuna kadar sürdürüyor ve en nihayetinde çok güvendiği eski bir meslektaşının kendisine bir oyun oynamakta olduğunu anlıyor. Herşeyi aslında onu çok iyi bilen bir arkadaşı planlamış.
Yaşam oyununda, güvenimizi kazanmış insanlara yönelik kartlarımızı hep açık oynarız. Ailemiz, ailemiz kadar bizi bilen insanlara yönelik derin bir güven duygusu besleriz. Ve bu insanlardan gördüğümüz saadakatsizlik derin yaralar açılmasına vesile olabilir. Lakin bu yaraların da anlatmak istedikleri hikayeler ve her hikayenin sonunda hatırlanacak bir mesaj gizlidir. Olay/durum her ne kadar olumlu ve iyi görünmese de bizim için en iyi gerçekleşebilecek olan ihtimaldir. Her bir yara bizim kendimize açılan kapımızdır, gerçekliğe bir adım daha yaklaşabilmemiz için...
Yolcumuz Michael için deneyimledikleri iyi bir sınanma olsa da sonunda kendi vicadının sesini dinleyerek yol almayı seçiyor. Seçtiğimiz yolda seçimimiz doğrultusunda yeni seçimler yapabilmekte özgürüz ve bunu ancak kalbin sesi ile buluşanlar gerçekleştirebilir. Trende hayatta kalan yolcuların kahramanı olan Michael vicdanın sesini dinleyerek yol almanın her daim aydınlığa çıkacağını gözler önüne bilgelikle sunuyor, özündeki kahramana bir adım daha yaklaşmayı seçerek...

Ya siz? Özünüzdeki kahramana kulak vermeyi seçiyor musunuz? Ait olmayanı buldukça, keşfettikçe ait olana bir adım daha yaklaşmakta iken...




























27 Temmuz 2017 Perşembe

MELİ MANA

Işıl ışıl parlayan masmavi sonsuzluğun ahengi ile dans eden gökyüzü...Ayak tabanlarınıza nazikçe sevgi dokunuşları ile gıdıklayan akışkan mini minicik kum taneleri...sabah uyanır uyanmaz güne merhaba demek için baktığınızda sizi sonsuzluğun ve derinliğin gücünü tatmaya davet eden mavinin her tonunu özünde barındıran bilge okyanus... 

                                                 

Mül gezegenine hoşgeldin...

Şu an Mül gezegeninde varoluşunuzu sürdürmektesiniz. Her sabah uyandığınızda yüzünüzü birbirinden eşsiz harikulade inci taneleri ile yıkıyorsunuz ve inciler her bir dokunuşu ile güzelliğinize güzellik katıyor. Özünüzdeki yaratıcı bilge güç ile bir olduğunuz her anı doya doya duyumsayarak deneyimlediğiniz cennet bilinç boyutunda var olmaktasınız. Ve tabi ki cennet bilinç boyutunda istediğiniz herşeyi dönüştürebilme gücünü de hatırlıyorsunuz. Çok sevimli "mül dönüştürücü"leriniz var, şirin ve küçük goblin benzeri varlıklar sizin en iyi dostlarınız. Ve çok önemli işlevleri şu ki; sizin var oluşunuzu sürdürebilmeniz için gerekli olan inci tanelerini çoğaltabiliyorlar. Bir tane inci tanesi milyonlarca inci tanesine dönüşebiliyor anında, ne kadar da harikulade değil mi? 
Böyle bir dönüştürünüz var olsa en çok neyi çoğaltmak istersiniz? 




Belik de,  insan varlıkları böylesine harikulade bir dönüştürücüyü her an özlerinde barındırıyor olmasınlar? Her birimiz dönüştürücünün ta kendisi değil miyiz? 
"sevgi" = mutlak yaratıcı güç




Mül halkı tıpkı inci tanelerinin eşsizliği gibi saflığı sembolize ediyor. Saflığın özündeki ateş ve suyun dansı gibi; ateş suyu söndürür lakin mutlak "denge" halinde dönüşümün gücü ile akışın gücü bir diğer deyim ile sevginin sonsuz gücü ile bilgeliğin "bir" olma halinden mutlak "aşk" doğar.











Fim sürecinde Mül gezegeninde herşey güzellikle akarken aniden gökyüüznde kara kara bulutlar ve patlama sesleri beliriverir, hiç beklemedikleri bir anda bir saldırıya maruz kalan; İnci halkının bir kısmı kaçmayı başarırken Mül gezegenin imparatorunun kızı bedenini özgür bırakarak bilincini Valerian ismindeki cesur, zeki, inancın gücü ile ışıldayan hükümette görev almakta olan ajana yönlendirir. Bu andan sonra eve dönüş yolculuğu için verilecek tüm emek, Mül gezegeninde var olan İnci halkının var oluşunun geleceği Valerian ın ellerindedir. Tıpkı; "bir"liğe geri dönmek üzere atalarımızdan miras aldıklarımızla Dünya gezegenine merhaba demeyi seçen biz insan varlıkları gibi değil mi?  




















Cennete Neresi? Nasıl Bir Yer?

Cennet; bir bilinç boyutudur. Her an her soluğun bilincinde isen cennette var olmaktasındır...birkaç doğal nefes alıp verin kendi soluk ritminizde... Şimdi şu şekilde devam edin 1-2-3-4 sayıda nefes alın ve 8-7-6-5-4-3-2-1 sayıda nefesi verin, özgür bırakın. Göz kapaklarınızın verdiğiniz nefes eşliğinde ağır ağır gözlerinizin üzerine kapanmasına izin verin. Soluğun bu ritminde uygulamayı 3 dakika boyunca sürdürün lütfen... 
Zihninizdeki düşünce akımları yavaşlamaya başlıyor ve gittikçe sakinliği, huzuru tüm bedeninizde duyumsuyorsunuz. Beyin dalgalarınız Beta boyutundan yavaşça Alpha boyutuna doğru ilerliyor. Zihninizdeki planlarınız, harekete geçmek üzere dizayn ettikleriniz bir süre bekleyebilirler. Ağırlaşan ve yavaşlayan zihin ile eş zamanlı bedeninizde rahatlıyor ve gittikçe gevşiyor. Her verdiğin solukta bir parça daha gevşemeyi ve rahatlamayı araştırıyorsun...
Yaratıcı, bilinç dışının aktif oldğu Alpha boyutuna hoş geldin... Burada tüm kainattaki bilgi ve deneyimler koşulsuzca paylaşılır. Hani bir an gelir "aha" anını deneyimlerken izlersin kendini; uzun süre kafa yorduğun bir konu hakkında hiç de beklemediğin bir dinlenme, rahatlama anında zihninde parıldayıverir aradığın yanıtlar ya da daha önce hiç tanımadığını zannettiğin bir kişinin ağzından döküleverir cevaplar...İşte burası Alpha boyutudur uyanık olduğun ancak biraz meditatif olduğun bir boyut. Her varlık ile sonsuz sevginin gücünü "bir" olarak deneyimlediğin ve yansıttığın boyut...

VALERİAN ve BİN GEZEGEN İMPARATORLUĞU

Valerian= kedi otu; uyku haline geçişi kolaylaştıran bir şifa kaynağı. Sakinleştirici ve yatıştırıcı nitelikleri ile beynin hızla Alpha boyutuna geçişini destekler. Bin gezegenin şehri = Alpha; yüzyıllardır barış halinde her özgür varlığın bilgi ve deneyimini paylaştığı güzelliğin sonsuz muktedir gücünü yansıtan uzayın derinliklerindeki en parlak boyutlardan sadece birisi...
Gördüğünüz üzere filmin özü isminde saklı... 

Alpha boyutunda herşey yolunda akarken an gelir "denge" hali bozuluverir, güvenin yerini korku alıverir işte bu an mutlak inancın ve cesaretin gücüne gereksinim vardır. Valerian ve Laureline Mül gezegenindeki İnci halkının umudunu temsil etmektedirler. Hedefleri Melo adındaki son dönüştürücüyü ait olduğu boyuta teslim edebilmektir. 

Eve dönüş yolculuğu çok kolay olmayabilir ancak vazgeçmeyi hiç zihinden geçirmeyerek inancın ışığında ve kalbin bilgeliğinde yol almayı seçtikten sonra önünüzde hangi kapı durabilir?
film boyunca boyutlar arası rengarenk bir yolculuk sizleri bekliyor. Gideceğiniz yer hedef belli lakin yolculuğun tadını çıkarmak için kendiziniz akışa teslim edin... 


Luc Besson;  zaten zamanın çok ötesinden beri özümüzde var olan bilgelik kapısını açarak bizilere gerçekte kim olduğumuzu hatırlatıyor; "sınırı olmayan bir evrenin sınırı olmayan kahramanları" olduğumuzu... Besson ın bilge zekasına şapka çıkarmak gerekir ki; Valerian ve Bin Gezegen İmparatorluğunda bizlere;  bilinç dışının gücünü, sevginin sonsuzluğunu, cesaretin sadece yürekte var olabileceğini, yürekten doğan inancın önünde hiçbirşeyin duramayacağını, bir varlığın özünde barış var olmadığı sürece kendisine ve çevresindeki diğer varlıklara olan etkilerini, "öz"e güvenin ve affetmenin önemini 137 dakikada bu kadar ahenkli ve renkli aktarabildiği için...


16 Temmuz 2017 Pazar

EVE DÖNÜŞ


KADER AĞLARINI ÖRÜYOR...


Şu an bulunduğunuz zeminde bir örümcek tam yanıbaşınızda, ne yaparsınız?
Bedeninizde neler duyumsuyorsunuz şu an?
Şimdi zihninizden neler geçiyor?
Ve gerçekleştiriyor olduğunuz eylem..............................................................

Örümcekler, masumca sebatla adeta sihirli kabileyeti ile ağlarını ören, kozmik yaratılışın en eşsiz canlıları...

Bir mucize gerçekleşiyor ve yanıbaşınızdaki örümcek şimdi sizi ısırıyor eş zamanlı olarak size olağanüstü yetenekler bahşediyor. Şimdi bu örümceğe ilişkin duygularınızda / hissiyatlarınızda bir değişim gerçekleşiyor mu?
Bir anda çok güçlü bir süper kahraman oluverdiniz :)
Bir kahraman olarak en önemli niteliğiniz nedir? Uçabiliyor musunuz? Dokunduğunuz herşeyi istediğiniz şeye dönüştürme gücünüz var mı? Duvarların üzerinde yürüyebiliyor musunuz?
Vücudunuzu istediğiniz forma dönüştürebiliyor musunuz hem fiziksel hem de ruhsal olarak; biçim değiştirerek başka bir bireyin yerine geçebiliyor musunuz?...
Ben süper bir kahramanım ve beni en iyi niteleyen özelliğim.......................................................cümleyi tamamlarken ilk zihninize gelenleri özgürce ifade edin, bir süre sonra fark edeceksiniz ki zaten bir insan varlığı olarak tahmin ettiğinizin ötesinde süper bir gücünüz zaten hali hazırda mevcut: yaratım gücü. Sizler herşeyi yaratma potansiyeline sahip eşsiz sonsuz ruhani varlıklarsınız, hatılıyorsunuz değil mi? :)

Şimdi çok değerli uğurlu örümceğin size bahşettiği süper niteliklere geri dönelim; mesela ağ örebiliyorsunuz, ve en anlamlısı yarattığınız her ağ bir hikaye anlatıyor, her an yaratmayı seçtiğiniz kaderinizin hikayesini, hıımmm sizin ki nasıl bir hikaye; tatlı mı, acı mı, ekşi mi yoksa birazcık tuzlu mu? Belki de her bir tadın ağzınızda dengeli dağılmayı seçtiği eşsiz bir taddır, kim bilir?
Her bir ördüğünüz ağ bir sembol yaratıyorsa, nasıl bir sembol yaratmayı seçersiniz? Haydi biraz gözünüzün önünde canlardırın eşsiz ağınız tüm evrene bir mesaj veriyor. Bu mesaj:/şu an varoluşumun hikayesinin ana mesajı:  .....................................................................................................



BÜYÜK BİR GÜÇ BERABERİNDE BÜYÜK BİR SORUMLULUK GETİRİR 

(Örümcek Adamın varoluş hikayesinin ana mesajı)

Örümcek adamın özgün yaratıcısı Stan Lee; ilk kez  örümcek formundaki süper kahramanını tanıttığında yapımcısından duyduğu ilk cümlenin: "örümcekleri kimse sevmez ki..." olduğunu biliyor musunuz?

Emek verdiğiniz, yaratıcı potansiyelinizin tezahüründe oluşturduğunuz herşeye öncelikle kendi yüreğiniz ile inandıktan sonra hayallerinizin gerçeğe dönüşmemesi için herhangi bir neden var oluşunu sürdüremez.
Örümcek Adam : Eve Dönüş filminde de aynı yaratıcısı Stan Lee gibi inandığı yolda her ne olursa olsun öz sesini dinleyerek ilerleyen genç, cesur, sebatkar ve bizlerin zihinlerine çok önemli mesajıları ilmek ilmek ören bir Peter Parker var karşımızda;   bizlere denemekten hiç çekinmemiz aynı zamanda hiç vazgeçmememiz gerekliliğini hatırlatıyor. Hiç risk alınmamış bir yaşam hiç yaşanmamış bir yaşamdır dercesine defalarca üstlendiği görevleri eline yüzüne bulaştırsa da herşeyi yoluna koyabileceği inancından bir zerre dahi kaybetmeden sürekli olarak yolda olan bir Örümcek Adam ile Eve Dönüş yolculuğumuza azim  ve cesaret yoldaşlarımız ile bereberce çıkıyoruz...

Her ne kadar filmdeki aksiyon sahneleri, Peter Parker ın yaşı, filmin yavaş akışı olumlu olmayan bir takım eleştiri kıskaçlarına takılmış olsa da önemli olan görünenin ardındaki görebilmektir, değil mi?
Filmin özündeki mesaj oldukça değerli:  Deneyimlerimiz bizi biz yapandır. Deneyimlerimiz yolu ile özümüzdeki sonsuz güç potansiyeli eşsiz sesini varoluşun melodisine dahil eder. Hiç iz olmayan bir yolda yolculuğa çıkmaya niyet ettiğimizde mutlak kabul ve teslimiyetin gücünden beslenir ve akışta var olarak sağlıklı olma = denge halini deneyimleyebiliriz.


EVE DÖNÜŞ

Bir eviniz var mı? 
Bu soru zihninizde ilk belirdiği an ne(ler) duyumsuyorsunuz? 
Belki de çoktan evet bir evim var kelimeleri birbiri ile ağ kurarak inceden inceye yayılıverdi dudaklarınızın arasından... belki de birden fazla eviniz olduğunu söylemekte zihniniz... :))

Halbuki her birimizin sadece 1 adet evi var, değil mi? O da: "öz" evimiz = kaynağımız...

Gerçekte ev neresi? Eviniz neresi? Ve hangi amaca hizmet ediyor?


Ev-rahim-sığınak-mağara: geçmişin geleceğe dönüştüğü zemin. Özgür eşsiz insan varlığının sonsuz potansiyelinin fiziksel olarak doğmasına destek sunan, özgün bir sanat eserinin doğumuna vesile olan alan ve zamandır. 

Hayat adını vermeyi seçtiğimiz; ölüm-doğum döngüsünde tezahür eden kendini hatırlama yolculuğunda eve geri dönüş için tek bir hamle gerekiyor o da; "keşfederek özü hatırlamak"...

Her birimiz "bir" olduğumuza göre mutlak "BİR"in farklı yansımaları olduğumuza göre belki de ilk adım bu yanılsamalar dünyasının idrakıdır, ne dersiniz? 

Herşey olmak, en iyisi olmak yerine sadece 
kendin olabilen kendini bulduğun an 
eve dönüş kapısı aralanıverir...

Doğduğumuz an; kim olduğumuzu, neden-niçin-nasıl Dünya adı verilen minik mavi güzel, ışık gezegenimizde beden almayı seçtiğimizi bildiğimiz andır. Yaş aldıkça bilinç boyutumuzun üzerine bir sis perdesi iniverir ağır ağır... Özellikle çocukluk çağlarımızda herşeyi yapabileceğimizi söyleriz, korkusuzca cesurca, "bana hiçbir şey olmaz" dercesine eylemlerimizi tezahür ettiririz.  Halen özümüzdeki güç ile temas halinde olduğumuzdandır, bu "içimizden, geldiği gibi" eylemde olma hallerimiz. Ergenlik çağlarımıza geldiğimizde halen özümüzdeki sonsuz güç ile temas halindeyizdir lakin artık şöyle bir söylem bir çoğumuzun zihnini esir almıştır: "en iyisi olmak", bize birincil dereceden bakım veren kişiler, akrabalarımız, arkadaşlarımız, sosyal çevremizdeki kişiler tarafından "en iyisi ol" söylem ağına yakalınıveririz, çok az kişi "sadece kendin ol" diyecektir. Ergenlik çağlarından yetişkin dönemine geldiğimizde çoktan kim olduğumuzu unutuvermişizdir, özümüzde gerçekleştirmemiz gerekenler yerine başka başka hiç gerçekleştirmemiz gerekenleri eyleme dönüştürdüğümüzde ise bir kaos yaratır sonra da "niye hep bunlar benim başıma geliyor?", "bir türlü istediğimi yapamıyorum!" vb. kelimelerinden oluşan cümle dizileri ile hayıflanır dururken hayatı da sevimli olmayan, keyifli olmayan bir sürece dönüştürürüz, sanki kendi hayatımız yerine bir başkası tarafından yaratılarak bizlere dayatılmış bir süreç gibi nitelendiririz hayat döngümüzü...

Her bir düşünce, her bir duygu, her bir duygulanım ile ilmek ilmek ördüğümüz, bizzat kendi özümüzü keşfetmek için yarattığımız biricik hayat sürecimizde;  olan ile var oluşun tüm zerreciklerini duyumsamayı seçmek yerine kendimizi kanıtlamak, kendimiz dışında herşey olabilmek adına muazzam bir mücadele veririz. Bizler bizim dışımızda var olan birşeye yönelik mücadele verdiğimizi zannetsek de asıl büyük mücadeleyi sadece kendi kendimize yönelik vermekteyizdir. Her birimizin bildiği üzere bir diğeri sadece bizi bize yansıtan bir aynadan ibarettir. Baktığımız her yerde gördüklerimiz; özümüzde var olan nitelikten başka hiçbirşey değildir. Gördüğümüz, tattığımız, kokladığımız, duyduğumuz, hissettiğimiz herşey sadece beynimizdeki algılardan ibarettir...

KOSTÜMSÜZ BİR "HİÇ" İSEN KOSTÜM SENİN HİÇ OLMAMALI


Bizlere kim olduğumuz sorulduğunda, kendimizi anlatırken genellikle ürettiğimiz yaptığımız alan ile ilgili bir diğer deyim ile mesleğimizi söyleyiveririz hemencecik. Ben mühendisim, ben müzisyenim, ben yoga eğitmeniyim, ben inşaat mühendisiyim, ben dolula yım, ben avukatım, ben doğum psikoloğuyum, ben mimarım.... Zamanın bir zerresinde muhakkak kendimizi bu şekilde nitelendirmeyi seçmişizdir. Ya da belki de anneyim, babayım, dedeyim, ablayım,amcayım, teyzeyim vb. diyerek kendimizi nitelendirmeyi seçiyoruzdur bir başka deyim ile yaşam sahnemizdeki rollerimiz ile... Roller ve üretmeyi seçtiklerimiz bizleri ne kadar tanımlayabilir? Ya bedenimiz-ırkımız-dinimiz-cinsiyetimiz-dilimiz-dinimiz....yeterli mi kim olduğumuzu tanımlamamız için?

Her birimizin üzerinde giymekten son derece keyif almakta olduğu birçok niteliğe sahip bir kostüm var, kimimiz bu kostümün tüm özelliklerini kullanabiliyor, kimimiz  henüz sınırlı özelliklerini kullanabilme yetisine muktedir... 

Görmek, dinlemek, duyumsamak, hissetmek, koklamak, tatmak gibi duyularımızın ötesi mevcut her birimizin özünde ve bu duyuları anlamlandırabilmek, yönlendirebilmek ve seçtiğimiz boyut ve formlarda  gerçekliği yaratmak her bir eşsiz insan varlıklarına bahşedilmiş varoluşsal bir armağan.
Peki siz nasıl kullanmayı seçiyorsunuz bu özel armağanınızı? Bu özel armağınızı etkin bir biçimde kullanmayı seçerek "Eve Dönüş" yolunu keşfediyor musunuz?




"Örümcek Adam: Eve Dönüş" filminde genç oyuncu Peter Parker bizlere eve dönüşümüzü sürekli olarak yolda olmayı başardığımız an gerçekleşebileceğini "kendine inancın" büyüsünü sindire sindire aktarıyor...

Dünya gezegenindeki iyi ve doğru olmayan herşeyi iyi, doğru, dürüst ve adil forma dönüştürmek. Haksız yere eyleme geçen herkesi olduğu yeri hatırlatmak; genç ve cesur Örümcek Adamımızın üstlendiği misyonlardan birkaçı sadece. Sorumlulukları büyük eş zamanlı olarak gücünün büyüklüğü gibi...

Sizler, Dünya gezegenin adil, mutlu, huzurlu, besleyen ve büyüten gücünün her bir varlığa ulaşabilmesi için ne gibi misyonlar üstlenmeyi ve bu misyonların gerekliliklerini nasıl yerine getirmeyi tercih ediyorsunuz?

Öncelikle yapabileceğinize inanıyor olmalısınız? İnancın ışığı eve dönüş yolunu ışıtır...
İnancın ardından cesaretle gelen ilk adım ancak bu ilk adıma muhakkak "cesaret" eşlik etmeli ki yüreğin ateşi körüklensin...
Ateş; dönüşümü gerçekleştireceği için eve dönüş yolunun zemininde muhakkak biraz teslimiyet olmalı: herşeyin olduğu gibi kabulü...
Kabulün gücü ile iradenin gücü işbirliği halde çalıştığında mutlak azmin güçlü adımları ile daima her koşulda yüreğinizdeki melodinin harikulade eşsiz senfonisi dinlemeyi seçtiğinizde; melodi ile eylemleriniz uyumun gücünü oluşturduğunda  eve ulaşabiliriz...






ÖZGE GENLİK
Uzman Psikolog
Vesta77 Psikolojik Dönüşüm ve Yaşam Akademisinin Kurucusu
www.vestaakademi.com

































9 Temmuz 2017 Pazar

ÖZGÜR YÜREK DORU

Trt Çocuk ekranlarının sevilen çizgi filmi Doru; özgür ve büyük yürekli hayranları ile şimdi beyaz perde de buluşuyor...


Haydi bakalım hazır mısınız? Dıgıdık dıgıdık dıgıdık....Doru nun Dünyasına doğru yola çıkıyoruzzz...Arkadaşlık, aile bağları, özgürlük, öz sevgi, cesaret, merak, ebeveyn tutumlarının temalarının ön plana çıktığı film özünde herşeyin nasıl da birşeye vesile olduğunu, yaşam serüvenimizde tesadüfe hiç yer olmadığının herşeyin birbirinin özünde anlam bulduğu bir döngüde var oluşumuzu her an yarattığımızı bizlere cesaret ve özgürlüğün naif dili ile en şık biçimde sevgiyle aktarıyor...

Önce biraz asaletin timsali can dostlarımız atların dünyasına göz atalım mı? sonrasında Doru nun serüvenindeki yolculuğumuza geçiş yapıyoruz...

Binlerce yıldır insanoğlu ile iç içe yan yana yaşayarak insanlığın gelişim sürecinin en önemli şahitleri olan atlar ; hızın -- özgürlüğün --güzelliğin ve asaletin simgesidir.

İlkçağlarda atlar; yaşam gücünü sembolize etmekte imişler.

Beyaz at; spiritüel aydınlanma ve mutluluk halinin timsalidir. 

Yunan mitolojisinde önemli yere sahip beyaz kanatlı atlar nam-ı değer; Pegasus : düşünce hızını ve maneviyatı sembolize etmekte olduğunu biliyor musunuz? 





Sebatın, kararlılığın semboliği bir at olsanız nasıl bir at olursunuz? 

Hızınızın gücünü nasıl eylemler ile tezahür ettirmeyi seçersiniz? 

Özgürlüğü; insanlara nasıl aktarmayı seçersiniz? 

Güzel doğağınızı nasıl tüm kainatla paylaşmayı tercih edersiniz?

Göz alıcı asaletiniz ile var oluşunuzun anlamlılığını, yaşam gücünüzü nasıl tezahür ettirirsiniz? 



"Bir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde uzak çok uzak diyarlarda Kara at adında kötü mü kötü kendini Dünya nın en hızlı atı sanan bir aygır yaşarmış. En sevdiği şey tüm küçük tayları zincire vuruyormuş..." insanlar diyarından anlattığı masallar ile Doru ve arkadaşlarının keyifli vakitler geçirmelerine vesile olan Çenebaz ın Doru nun yaşamının en anlamlı macerasına atılması için yüreğindeki cesaret alevini ateşlendireceğini kim bilebirlirdi ki?

Doru; Demirkır adındaki bilge sürü lideri önderliğindeki geniş ailesi ile yaşamını mutlu mesut geçirmekte iken; Demirkır bir baba edasıyla ileride Doru nun sürünün lideri olabilmesi için elinden geldiğince emek vermektedir.

Ancak, Demirkır sürüde insanlardan konuşulmasını yasaklamıştır. İnsanlar onların özgürlüğünü kısıtlayan bir engeli temsil etmektedir. Bu nedenle özgür doğada yüreklerindeki sevginin doğası gereği özgür bir şekilde yaşam güçlerini tezahür ettirebilmeleri için insanı hatırlatacak en ufak birşey sürüde gerçekleşmemelidir.

Lakin Çenebaz, bir zamanlar insanlar tarafından ehlileştirilmiş ve yetenekleri geliştirilerek bir yarış atına dönüştürülmüştür. Katıldığı yarışların birinde sakatlanan Hızlı Toynak ı (Çenebaz ın yarışlardaki adı) eski sahipleri özgür doğaya geri bırakmıştır. Çenebaz da Demirkır ın liderliğindeki sürüde yaşamını sürdürmeye devam etmektedir. 

Bir gün Doru, en yakın arkadaşları Alaca ve Karatay ile kendi aralarında bir hız yarışı gerçekleştirdikten hemen sonra Çenebaz ile biraraya gelirler ve ondan insanlar ile ilgili anılarını paylaşmalarını isterler çünkü merak etmektedirler ki Demirkır neden insanlara yönelik bu kadar olumsuz duygular beslemektedir? Çenebaz a göre insanlar son derece dost canlısı, yardımsever varlıklardır. 

YASAKLAR---ENGELLER :: BÜYÜMENİN TOHUMDA VAR OLAN ÖZLERİ

Merak, eylemleri tezahür ettiren en önemli motivatör duygu durumlarından birisidir. Birçok zaman nedenlerini izah etmeden kurallar ve yasaklar koyduğumuzda; karşımızdaki birey konulan yasak ve kuralın ötesini görmek için merakla eylem gerçekleştirir. Tıpkı Demirkır ın insanlar ile ilgili koyduğu yasaklar sürünün genç taylarının bu konunun özündeki nedenini bilme yönünde iştahlarını kabartması gibi. Özellikle 3-6 yaş arasındaki genç yürekleri,  bazı yaş olarak büyük bakım verenleri; yararlı ve güvenli olmayandan korumak amaçlı koyduğu ve nedenini nasılını izah etmediği yasaklar belki de onların büyümesine vesile olacak yaşam deneyimlerini özünde saklıyordur? 

Yaşam sürecimizde mevcut yaşam deneyimlerinde bizlerden yaş olarak büyük kişiler bazen yaşamımızın dümenini kontrol ettikeleri sanı ile eylemler gerçekleştirebilir ve kendi korku, kaygı, endişe gibi hissiyatlarını bizlere yansıtarak kendilerinin güvende olma halini besleyebilirler. Lakin bizler her ne kadar plan yaparsak yapalım; yaşamın bizler için planı daima açık ve nettir. Bazen bu yaşam planını izah ederken acı, üzüntü, hayal kırıklığı gibi duygu durumlarını sıkça deneyimlettirir ki, gerçekte kim olduğumuzu, ne kadar güçlü ve muazzam derecede eşsiz mucizevi bir varlık olduğumuzu hatırlayalım diye... Acı verir ki; hayatı, kendimizi, varoluşumu sorgulayalım diye...
                         
                  Her anın bir amacı, anlattığı bir hikayesi ve hatırlattığı güzellikler vardır...


Doru; Çenebaz ın anlattığı hikayede en çok merak ettiği kişi; babasına ilişkin   bir iz yakalar ve bu izi takip ederek annesine babasının ismini sorar, annesinden aldığı yanıtla, biraz öfke biraz hayal kırıklığı biraz heyecan duygu durumlarının harmanladığı buharın içerisinde kendini bulmaya çalışan  Doru, bir anda kim olmak istediğine karar verir ve Demirkır ın gözlerinin taa derinine  bakarak; "bir gün babam gibi ünlü bir at olmak istiyorum ben, sürünün lideri olmak istemiyorum."kelimeleri öz güven ile dökülüverir dudaklarından...Bunun üzerine Demirkır  ın " sen de paçalı bir atsın yeryüzünün en hızlı atı da olsan insanların gözünde asla değerli olamayacaksın bu boş hayalleri bırak." cümlesi Doru nun yüreğindeki ateşi körükler ve hayallerini gerçekleştirmek niyeti ile 
dört nala koşmaya başlar... Demrikır ın yasak koyduğu bölgeye doğru dört nala koşarken hiçbir şey planlamadan, cesaretin gücü ve odaklandığı tek birşey vardır zihninde ve yüreğinde; özgür olmak...

ÖZGÜRLÜK YÜREĞİN GÜCÜDÜR

Özümüzün  ikametgah merkezi; yüreğimizi dinleyerek kendimize yaklaştığımız kadar özgür olabiliriz. Çoğu zaman dış uyaranların renkli dünyasında kendimizi kaybeder ne kadar çok şeye/maddeye sahip olursak ya da iktidar makamında yer alırsak, lider olursak, en başarılı olursak, çok para kazanırsak, istediğimiz herşeyi yaptıracak güce sahip olursak.... özgür olabileceğimiz yanılgısının sisli bir perde ile zihnimizi örtmesine izin veririz. Halbuki bedenimize bile sahip değil iken özgürlüğe sahip olabilecekmiş olmamızı zannetmemiz harikulade bir ironi değil mi? 
Özgürlük; zihnin sınırlarının aşıldığı an deneyimlenebilir. Bu da kendimizi ne kadar çok keşfetmeye yöneldiğimiz ile doğru orantılıdır. Kendimizi keşfettiğimiz an tüm kainatın bilgisi de bizlere açılır dolayısı ile mutlak özgürlük deneyimlenebilir. 

SUÇ KİMDE? "SUÇ" LU ARAMAK YERİNE "YANLIŞ" OLARAK NİTELENDİRİLEN EYLEMİN ARDINDAKİ MESAJI ARAMAK...

Doru nun sürünün sahasının dışına çıkması ile Seyis kardeşler tarafından at sürüsünün yeri de keşfedilmiş olur ve Doru kendisini suçlamaya başlar; keşke Demirkır ı dinleseydim bunlar hiç olmazdı diye kendi kendine hayıflanmakta iken eş zamanlı olarak Demirkır da kendi kendine: "sürüye yasaklar ve kurallar getirmek yerine herşeyi anlatsa idim bunlar yaşanmazdı." diyerek kendine kızmak ile meşguldur. Peki gerçek şuç kime ait? Kendi kendini suçlayan herkese değil mi? "yanlış" olarak nitelendirdiğimiz herşey "doğru"ya atılan bir adım olabilir mi? Kesinlikle "evett"! 

Söylenen, anlatılan, dikte edilen nasihatlardan öğrenmek yerine, 
birebir tüm hücrelerimiz ile deneyimlediklerimizden hatırlarız...


Doru ve Karatay, sürünün yerini keşfeden seyis ikiz kardeşlerin uzattığı havuçlara kendilerini masumca teslim ederlerken, nereden bileceklerdi ki o havuçların Doru nun babasına kavuşması için atılan ilk adımlar olduğunu...

Bu ilk adımları takiben; Doru, Karatay ve Doru nun annesinin yeniden özgür doğalarına geri
döenbilmek  için verdikleri inancın emeklerini izliyoruz burada aydınlanan en önemli husus: gerçek dostuluğun, öz arkadaşlığın öz niteliklerinin sıcacık bir biçimde aktarılması. Karatay hiçbir nedeni olmamasına rağmen sadece Doru ya olan sevgisinden, saygısından ve en önemlisi inancından dolayı onun peşi sıra giderek özgürlüğünden vazgeçme cesareti gösterir; gerçek dostluk da bu değil midir?








İkiz seyis kardeşler tarafından çiftleğe kapatılan Doru ve Karatay inançlarını daima taptaze tuttukları an çiftlikte yaşamakta olan diğer hayvan kardeşler tarafından da sevgiyle desteklenirler.

Bizler inanç ile tüm odağımızı bir amaca yöneltirsek ve bu amacın çok önemli bir nedeni var ise tüm evren bizim ile sevgiyle işbirliği yapmaya hazır değil midir?

En karanlık, en umutsuz hissedebilecekleri an larda dahi Doru ve Karatay her an çiftlikten nasıl ayrılabileceklerini düşünmeye kendilerini odaklamasalar idi çiftlikten nasıl yeniden özgür doğalarına kavuşabilirerdi? Nitekim birkaç denemede başarılı olamasalar dahi Doru nun annesinin de ikiz seyis kardeşler tarafından yakalanması ile tam çiftlikten özgürleşmişken yeniden geri dönmeleri sevginin gücünün muazzam biçimde gözler önüne sermekte...

Doru nun : "ben Bozkırın oğluyum herşeyi yapabilirim, özgürlük herkesin hakkı" diyerek boyundan yüksekçe tellerin ardına doğru cesaretle atlaması ve bir anda karşısında babasını görmesi... 
"Engel", olarak nitelendirdiğimiz herşeyin ardında bizleri muhteşem güzellikte bir armağan beklediğini ne de güzel aktarıyor mutlaka bu sahneye bilinçli bir farkındalıkla göz atmalısınız...

Belkide  engel =gelen olarak değerlendirmek daha etkin olabilir mi? 
Acaba şimdi gelen ne? 
Her "zorluk" dediğimiz süreçler bizi daha da güçlendiriyor aslında 
sevginin gücünü idrak etmemize vesile olmuyor mu? 

Doru, deneyimleyerek insanların aslında özlerinde çok iyi varlıklar olduğunu ancak insanların aşırı ilgi ve sevgisinin atların özgürlüğünü yitirmesine sebep olduğu kanatine varıyor. 
Yaşayarak, görerek, dokunarak, hissederek, anlamlandırıyor ve en özel ödülüne de kavuşuyor yıllardır çok merak ettiği babasına...
Ve yaşamına kattığı yepyeni deneyimlerin lezzeti ile varoluşsal döngüsüne devam ediyor...
Bir hikaye,  bir söz nelere vesile olabiliyor, değil mi?

Haydi bakalım, merakınızın izini sürmek için kaç bedene daha ihtiyacınız var?  
Şu an bu hikaye ile başlamak için bundan daha iyi ne olabilir? 

*"Dünyadaki her şeyin bir sebebi vardır. Her bitki bir hastalığı tedavi etmek için büyür. Ve her insan bir görevle yaratılmıştır." 
                                                                                                             Kızılderili Atasözü






ÖZGE GENLİK
Uzman Psikolog
Vesta77 Psikolojik Dönüşüm ve Yaşam Akademisinin Kurucusu
www.vestaakademi.com