25 Nisan 2013 Perşembe

HER VAROLUŞ BİR YİTİMİ, HER YİTİM DE BİR VAROLUŞU ÖZÜNDE BARINDIRIR...


Yeryüzünde var olan her canlı türünün nihai eşit olduğu tek olgu; ölümlü olduğu gerçeğidir. Yaşam ile ölüm bir bozuk paranın iki yüzü misali birbiri ile ilintili ve biri olmadan diğeri de var olmayacak şekilde iç içe geçmiş olgulardır.

Her varoluş bir yitimi, her yitim de bir varoluşu özünde barındırmaktadır.

Sevilen bir kişinin ölümünün ardından insanoğlu soyut bağlamda kaybettiği ilişki bağını anlamak ve yeniden yapılandırmak üzere kendisini dinamik bir sürece teslim etmektedir. Kaybı yaşayan kişinin içgörü kazanmasına vesile olabilecek dinamik sürece “yas” denilmektedir.

Yas süreci, sevilen birinin ardından her bireyin kendi öznel içselliğinde deneyimleyeceği çok özel bir süreçtir.
Bu özel sürecin ne kadar süreceği ve bu süreçte meydana gelebilecek değişimler kişiye özgüdür. Ancak yasın doğasını etkileyebilecek bazı faktörler olduğu düşünülmektedir. Yas süreci kaybı yaşayan kişinin ölüm nedenine, yaşına, kaybı yaşayan kişinin kültürel normlarına ve dini inançlarına göre farklı şekillerde yaşanmaktadır.

Yas Tepkileri:
Her insan birini kaybettiğinde çok farklı duygusal, fiziksel ve davranışsal tepkiler verir. Bu tepkilerin yoğunluğu merhumun ölüm biçimine, merhum ile oluşturulan niteliksel bağın önem derecesine göre değişim göstermektedir.
Fiziksel Tepkiler: kalpte sıkışma hissi, boğazda düğümlenme hissi, ağız kuruluğu, midede yanma yada boşluk duygusu, gürültüye karşı duyarlılık, nefeste darlık.
Düşünsel Tepkiler:  inkar etme-inanamama, halüsinasyonlar, dikkat dağınıklığı, zihinde dağınıklık/ karışıklık, sık sık tekrarlayıcı unutma halleri, rahatsız edici rüyalar.
Duygusal Tepkiler:  şok, üzüntü, öfke, suçluluk, kaygı, korku, yalnızlık, umutsuzluk, çaresizlik, yorgunluk.
Davranışsal Tepkiler: uyku ve yeme bozuklukları, alkol ya da madde kullanımı, sosyal çevreden uzaklaşma, dikkatsiz davranma, merhumu hatırlatan uyaranlardan kaçınma.

Yas Tutma Süreci:

İnkar: Hiçbir şey olmamış gibi davranma, inanmama-gerçekliği ret etme.

Şok:  Kaybın öğrenildiği ilk zamanlarda yaşanmaktadır. Kısa bir süre kişi gerçeği reddeder.

 Pazarlık: Kayıp inkar edilerek geri gelmesi arzu edilir. Ve kişi merhumun döneceğine inanır. kişi kendisine ve çevreye yönelik yoğun bir öfke duygusu duyumsar.

 Depresyon: Suçluluk duygusu ile beraber yoğun üzüntünün eşlik ettiği bir süreçtir. Kişi, ölümü kabullenmiştir. Bu dönemde geleceğe ilişkin kaygı duygusu hissedilir ve bu bağlamda kişinin özel ve iş yaşamı olumsuz etkilenebilir.

Yeniden düzenlenme:  yaşama yönelik yeni bir aydınlanmanın gerçekleştiği, kişinin yaşam enerjisinin arttığı bir süreçtir.

Yaşama devam edebilmek için kaybın gerçekliğini kabullenmek, acıyı yaşamak- yas tutmak ve merhumun olmadığı bir dünyaya uyum sağlamak ve yaşamın diğer alanlarına yatırım yapmak önemlidir.  Kayıp yaşamın doğal bir parçası ve yas bizlerin kayba yönelik deneyimlediğimiz doğal ve olması gereken bir tepkidir.

Yas sürecini daha sağlıklı atlatabilmek için öneriler:
 
   * Sizi iyi dinleyebilecek ve anlaşıldığınızı hissettiğiniz birisiyle konuşun.  Ailenizden birini kaybettiyseniz diğer aile bireylerinden farklı tepkiler gösteriyor olabilirsiniz. Duygularınızı diğer aile üyeleriyle paylaşmak zor olabilir. Onları üzeceğim düşüncesiyle konuşmaktan, paylaşımda bulunmaktan çekinmeyin. Arkadaşlarınızın desteğini talep edin, sosyal yaşamınızı canlı tutmaya çalışın.
 
  *  Yaşadığınız duygu ve düşünceleri paylaşmaya, ifade etmeye özen gösterin. Konuşarak kendinizi ifade etmekte güçlük yaşıyorsanız; yazarak yada resim yolu ile kendinizi ifade etmeye çabalayın. Kendinize yas tutmak için bir süre izin verin, yasın doğal bir süreç olduğunu hatırlayın.
      
 *    Fiziksel ihtiyaçlarınıza (yemek, uyku, bedensel ve ruhsal sağlık) özen göstermeye gayret edin.
       Size iyi gelen davranış ritüellerine katılmaya çabalayın (kitap okumak, açık havada yürüyüş   yapmak,        sevdiğiniz türde müzikler dinlemek vb.).
       
 *   Doğumgünleri, bayramlar ve yıldönümleri gibi özel günler sizin için zor geçebilir, psikolojik olarak kendinizi hazırlayın.
 
 *   Yavaş yavaş okul, iş vb. normal günlük rutininize geri dönmeye çabalayın. Güçlük çektiğinizi hissediyorsanız adım adım bir program oluşturmayı deneyebilirsiniz.

Yas Sürecinde Ne Zaman Psikolojik Danışmanlık Almak Gerekir?
Yas sürecinde, kişinin yeniden yapılanma süreci yaşadığı duygu durumunun şiddetine göre farklılık göstermektedir. Araştırmalara göre; yas sürecinin tamamlanması ortalama iki yıl sürebilmektedir. Ancak bu süreçte; uyku ve beslenme düzenindeki bozulmalar, merhum ile ilgili aklımızdan çıkaramadığımız  düşünceler, yoğun üzüntü ve kaygı gibi duygular, kişinin normal yaşamına devam etmesinde bir engel oluşturuyorsa mutlaka profesyonel bir danışmanlık hizmetine başvurulmalıdır.


Kaynaklar:
American Psychiatric Association (1994). Diagnostic and Statistical Manuel of Mental Disorders, 4. Baskı (DSM IV), Washington DC: American Psychiatric Association.

Balk, D. (2004). Recovery following bereavement: An examination of the concept. Death Studies, 28, 361-374.

Genlik, Ö. (2012). Grieving Process and Analyses Depression and Anxiety Levels of Bereaved Individuals. Published Master Thesis İstanbul: İstanbul Arel Üniversitesi.

Shapiro,  E. (2008). Whose recovery of what? Relationship and environments promoting grief and growth. Death Studies, 32, 40-58.

Shuchter, S. R., Zisook, S. (1993). The course of normal grief, In M. Stroebe, W. Stroebe, R. Hansson (eds.), Handbook of bereavement: Theory, research, and intervent,on (pp.23-43), New York: Cambridge Unıversıty Press. 

23 Nisan 2013 Salı

ÖZGÜVENİN GÜCÜ ADINA !

Özgüven gelişimi, benlik tanımının yapı iskelesinin oluşumundaki "duygusal" öğesidir. Bir bireyin fiziksel ve duygusal dünyaya uyum sağlayabilmesi ve kendisini güvende hissedebilmesi için benlik şemasının temel yapı taşıdır.


Bebekler dünyadaki ilk aylarında kendilerini anneleri ile bir bütün olarak algılamaktadırlar.
Çocuk, annesinin kendisinden ayrı bir varlık olduğunu düşünememektedir. Bir bebek için
 sadece meme vardır, bebek ağladığında ağzında beliren meme "iyi meme"; ağzında belirmeyen
meme ise "kötü meme"dir. Bu evrede çocuğun özgüveninin ilk tohumları atılmaya başlamıştır,
çünkü çocuk "ben merkezci" düşünce algısının yanı sıra "ben vücudum" algılamasından "benim
 bir vücudum var" algılamasına geçiş yapmaktadır.

Çocukların 0-6 yaş dönemindeki beyin yapılarını 'sünger'e benzetebiliriz. Çevrelerindeki uyaranlara karşı çok duyarlı olan minik bireyler; ebeveynlerinden onay aldıkları davranışları pekiştirme, ebeveynlerinden onay alamadıkları davranışları ise kendi benlik şemalarından ayrıştırarak kendi öz-değerler sistemlerini oluşturmaktadırlar. Bu nedenle ebeveynlerin çocuk yetiştirme biçimlerinin sevgi zemininde; bağımsızlığa ve sorumluluk bilincine dengeli bir biçimde tutarlı olarak sergilemesi  büyük ölçüde önem teşkil etmektedir.

Çocuklar, koşulsuz sevgi ve kabul hissettikleri bir aile ortamında kendilerini değerli ve yeterli hissederek özgüven duygularını yapıcı bir biçimde geliştirebilirler.
Çocukların, kendilerini değerli ve önemli belki de en önemlisi eşsiz olduklarını hissettirebilmek her ebeveynin birincil görevi olmalıdır.

Çocuklarımızda özgüven duygusunu pekiştirebilmek için sergileyebileceğimiz davranışsal tutumlar:

* Çocuğunuz  ile birlikte nitelikli zaman geçirin. Şunu hatırlayalım; zamanın niceliği değil, niteliği önemlidir. Örneğin; çocuğunuzla mutfakta birlikte yemek yapmak, sinema ve tiyatro gibi sanatsal etkinliklere katılmak, bahçeye çiçek tohumları ekmek, birlikte eş zamanlı olarak kitap okumak ve
sonrasında okuduklarınızdan anladıklarınızı birbiriniz ile paylaşmak, birlikte resim çizmek, boyamak vb.  Bu ve benzeri etkinlikleri yaparken çocuğunuza "birlikte" yapıyoruz bilincini ve "sana ihtiyacım var çünkü sen benim için çok değerlisin" inancı aşılanmalıdır.

*Çocuğunuzu sevdiğinizi sözlü/sözsüz mesajlarla pekiştirin: çocuğunuzla sık sık göz teması kurun, çocuğunuza sarılın, çocuknuza mümkün olduğunca sık dokunmaya özen gösterin( çocuğunuzdan izin alarak!) . Çocuklarımız bu şekilde sevildiklerini ve önemsediklerini hissederler.

*Çocuğunuz ile sık sık duygu ve düşünce alışverişinde bulunun. Örneğin; işten eve döndüğünüzde kendinizi yorgun hissediyorsanız bunu çocuğunuz ile paylaşın ve "sence bu yorgunluk hissini nasıl azaltabilirim?" Ve benzeri sorularla çocuğunuza "senin düşüncelerin benim için önemli" mesajını verin.

*Çocuğunuza karşı doğal ve içten davranın; " seni olduğun gibi kabul ediyorum" cümlesini vurgulayın. Olumsuz davranışlar ile karşılaştığınızda "senin bu davranışın beni şu anda öfkeli hissettirdi" mesajını " çok öfkeliyim" mesajına her zaman tercih edin.

*** Çocuğunuzun olumlu nitelikte sergilediği her davranışı sözel olarak ödüllendirin, olumsuz nitelikteki davranışlarını ise görmezden gelin ;)

21 Nisan 2013 Pazar

KİŞİSEL TARİHİMİZİ YENİDEN YAZMAK


Metaforik olarak iki çeşit birey barındırırız içimizde;

Bedensel birey: yediklerimizin yararlı olanlarını alıp, zararlı olanlarını dışkı olarak dışarı atıyoruz.

Ruhsal birey:  ruhumuzun sağlığı için de hayal kırıklıklarımızı, üzüntülerimizi dışarı atmamız gerekebilir, bunu da sadece sözel olarak duygularımızı ve düşüncelerimizi söze dökerek ve davranışlarımıza yansıtarak yapabiliriz.


Şimdi rahat bir yere oturun ve sessizce sadece okuyun, yazının içine dalın, zihniniz yolculuğa devam etsin…

Geleceğe doğru uzanan bir yolda yolculuğa çıktığımızı varsayalım. Haydarpaşa garından bir trene bindik, gidiyoruz… Trenin nereye gideceğini bilmiyoruz ama bazı peronlarda inenler ve binenler olacak. Bu trende geçmiş-şimdi-gelecek kavramları var ama biz hangisinde olduğumuzu anlayamıyoruz. 



Günümüze bakacak olursak da geçmiş-şimdi-gelecek kavramlarını anlamdıramadan sürekli geleceğin peşinden yaramaz bir çocuk gibi koşarken şimdi ve burada olmanın farkındalığına ‘an’ ların tadına doyasıya varamıyoruz.



 Biz yolculuğumuza geri dönelim. Çuf çuf çuf bilinmez diyarlara gidiyoruz. Trenin camlarından seyir ettiğiniz manzarayı sizlerin hayal gücüne bırakıyorum. Yolculuğun sonunda olmak istediğiniz ‘ben’ olacaksınız. Nasıl mı olacak? Bu yolculuk sırasında geçmişte yaşadığınız ve sizin benliğinizde korku, endişe, üzüntü duygularını uyandıran ‘anı’ ları nötr hale getireceğiz daha sonra bu anıları siyah-beyaz bir televizyon ekranından seyreder gibi hissedecek ve  kendi ‘anı’larınızın aktörleri ya da aktrisleri olmak yerine seyircisi olacaksınız.

İnsanoğlu var olduğu günden beri hep bir değişim arzusu içerisinde olmuştur. İhtiyaçlarımız doğrultusunda, kendimizi hayatın farklı konumlarında farklı noktalara odaklanarak yaşam sürecimizi sürdürmeye çalışırız. Değişim kaçınılmazdır, hayatta olduğumuz müddetçe düşünce, duygu, davranış ve beden boyutlarında değişime uğrarız. 

Ancak bu değişim döngüsü içerisinde bazen zihnimiz bizlere çeşitli oyunlar oynar. Çok istediğimiz halde bazı davranışlarımızı, düşünce biçimlerimizi ve hislerimizi değiştiremeyiz. Adeta bazı kanallar tıkanmıştır ve su artık gitmiyordur. Su kanallarındaki tıkanmaya neden olan beynimizin ürettiği ‘genelleme’lerdir. Beynimizin genelleme yapma yetisi bizlere atalarımızdan kalan yaklaşık 300.000 yıllık bir mirastır. Beynimizin genelleme yetisi sayesinde şu anda insan ırkı yaşamını devam ettirebiliyor. Bir düşünelim; yıl M.Ö. 3200, ormanda bir ayıdan kaçıyorum. O gün o saniyede beynimin ‘bütün ayılar tehlikelidir’J Ayıdan kaçmak, olumsuz bir anı ve içerisinde korku duygusunu barındırıyor. 
genellemesini yapma yetisi bugün insan neslinin devamı için işlevsel bir genelleme. Durup bir düşüneyim belki o gün o ayı biraz sinirliydi, canı bir şeye sıkkındı şeklinde düşünemezdim

Aynı zamanda korku duygusu, hayatta kalmamıza da hizmet ediyor. Günümüzde ilişkisel boyutta yaşadığımız tüm sorunların, problemlerin temelinde de geçmişten kaydettiğimiz ve bizler farkında olmadan hücrelerimizin derinliklerine işlemiş duygu, düşünce ve davranış kalıplarını kullanıyoruz. Örneğin, beğenilmediğimiz ya da takdir edilmediğimiz bir ortamdan hemen ayrışmak istememizin nedeni dışlanmış/ itilmiş gibi hissetmemiz. Çünkü M.Ö. ki yıllara baktığımızda grup ilişkisinin egemen olduğu bir hayat vardı. Grubun dışında kalmak, beğenilmemek demek oluyordu ve hayatın sonu anlamına gelmekteydi. Şimdi de pek farklı değil sanırım, ne dersiniz? Eşiniz ile, patronunuz ile, çocuklarınız ile yaşadığınız problemleri, hayati bir travma olarak algılayarak, kendimizi savunmaya geçmemizin nedeni nereden kaynaklanıyor acaba?


Bir günde yaklaşık olarak 20.000 yaşantı (AN) görüyoruz, her bir an yaklaşık 2-3 saniye
sürüyor. 


Daha sonra beyin bu anları birleştiriyor ve film şeridi haline getiriyor
ama bu işlemi yaparken sadece olumlu ve olumsuz yaşantıları kaydediyor, nötr yaşantıları çöpe atıyor. Bu nedenle geleceği oluşturmak, kişisel tarihimizi yeniden yazmak bizim elimizde. Gerekli olan sadece olumsuz anıları nötr hale getirerek geçmişi temizlemek.

Şimdi tren yolculuğumuza geri dönelim, duygularınızda, düşüncelerinizde, bedeninizde sizi rahatsız eden bir anıyı zihninize getirmeye çalışın.

Bu anıya bir isim verin.

Bu anının resmi tüm detayları ile gözünüzün önünde olsun, gözlerinizi isterseniz kapayabilirsiniz.

 O anıya geri döndüğünüzde kendiniz ile ilgili negatif düşünceniz/inancınız nedir? Lütfen not edin ve 1-10 arası bir derece verin (10: çok kötü/1: nötr).

 Daha sonra bu tren yolcuğu sona erdiğinde kendinize ne söylemek isterdiniz, kendiniz ile ilgili olumlu bir inanç belirtin, not edin ve bu olumlu inanca bir derece verin(10: çok iyi/1: nötr).

Bu anı zihninizde iken hissettiğiniz duygularınızı ve bu duyguları vücudunuzun neresinde yoğun olarak hissettiğinizi not edin.

Daha sonra örneğin olumlu inancınıza ‘5’ derecesini verdi iseniz, ‘5’ i ‘10’ yapabilmek için neye ya da nelere ihtiyacınız olduğuna odaklanın ve sağ avucunuzu açın. Olumsuz inancınıza ‘7’ verdi iseniz, ‘7’ i ‘1’ yapmak için hangi otomatik düşüncelerin zihninize hakim olduğunu keşfetmeye çalışın. Ne olur ‘1’ olursa onu merak edin, sizi engelleyen düşüncelerinizi sol avucunuzun içine alın. Tren vagonunda ayağa kalkın pencereyi açın, sol avucunuzdakileri fırlatırken, sağ avucunuzu kapayın.



Şu anda gelecekteki ‘ben’ için ne yapılması gerektiğini en iyi siz biliyorsunuz, ihtiyacınız sadece eyleme geçmek, hadi daha ne duruyorsunuz tren bir sonraki perona hareket etti bile çuf çuf çuuuffff...





ŞANSLI YÜZGEÇ


Pixar Stüdyoları tarafından yaratılan “Kayıp Balık Nemo” filmi, çok daha gerçekçi ve heyecanlı bir görsellikle seyircisi ile 3 boyutlu olarak yeniden buluştu.

Bugün (21.04.2013) “Kayıp Balık Nemo”yu 3-D gözlüklerimin üzerine bir de “psikolog” gözlüğümü takarak   izledim.  Nemo’nun hikayesinde; ölüm-yaşam- arkadaşlık-kaygı-korku-yardımseverlik-sabır-cesaret-hedef belirleme-inanç ve belki de gözden kaçırdığım birçok olguya ne kadar güzel nokta atışları yaptığını fark ettim. 

Film, Nemo’nun annesinin ve kardeşlerinin ölümü ile başlıyor. Nemo, henüz bir yumurta olduğu için olup bitenin farkında değil, ancak babası Marlin’i eşinin kaybı bir hayli derinden etkilediğini film boyunca  Nemo’yu aşırı koruyucu tutumlarından ve genel olarak okyanustaki yaşantısına ve geleceğe yönelik sürekli bir kaygı duygusu içerisinde yüzdüğünü gözlemliyoruz. 
Eşinin kaybının ardından Marlin in zihninde okyanus ‘tehlikeli sulara’ dönüşmüştür. 

Kayıplar yaşantımızın her anında meydana gelen kriz olaylarıdır;  çocukluktan, ergenliğe ve sonrasında yetişkinlik dönemlerine geçiş- boşanma- ayrılıklar-işten ayrılma-kazalar-çocukluk çağı ihmalleri ve en yoğun ve şiddetli hissedilen sevdiğimiz birisini kaybetmek; ölüm. Her kayıp bir travmadır. Travma; olay sonrası ortaya çıkan “etki”dir. Her birey benzer bir kayıp yaşayabilir ancak kayba yönelik tepki bireye özgüdür. Tıpkı; her bireyin parmak izinin ve nefesinin eşsiz olduğu gibi…

Her yeni başlangıç bir krizdir. Nemo’nun da okula başlama yaşı gelmiştir. Oldukça coşkulu, heyecanlı ve meraklı hisseden Nemo’nun aksine babası Marlin oldukça endişeli ve kaygılı bir tutum sergilemektedir.

Marlin: “Sen iyi bir yüzücü değilsin! Henüz hazır değilsin Nemoooooooo…
Nemo: “Senden nefret ediyorum babaaaaaaaaaaaaaaa!!”
Okulun ilk gününde baba-oğul arasında bu diyaloglar gelişirken; meraklı bir dalgıç Nemo’yu alıverir avuçlarının arasına.  

Kriz olaylarının ardından travmalarımızın etkilerini etkin bir şekilde olumlu duygu, düşünce ve davranışlara dönüştüremezsek, travmalarımızın etkileri bizleri tetiklemeye devam eder. Marlin de oğlunun yaşamında yeni açılacak bir döneme endişeli ve kaygılı bir duygudurum ile yaklaşmasının zemininde ‘sevdiklerini kaybetme’ korkusu yatmaktadır. 
Bu nedenle her şeyi kontrol altında tutma çabası sergilemektedir.Çünkü henüz eşinin ölüm olayına yönelik yas sürecini tamamlayamamıştır. Yas sürecindeki en önemli ikikorku duygu; ÖFKE: otoriteye yönelik, çevredeki kişilere ya da koşullara yönelik yönlendirilmiş “öfke” duygusu. Marlin de okyanusa içinde yaşadığı evine yönelik bir “öfke” duygusu tetiklenmiştir. Çünkü okyanus, onu ve oğlunu karısından ayırmıştır. KORKU: olayın tekrarlayabileceğine ilişkin yoğun “korku” duygusu. Marlin de eşinin ölümünün ardından, en sevdiği olan oğlunu da kaybetme endişesi içerisindedir.

“Öğretmenlerimiz ya da rehberlerimiz, bizler hazır olduğumuzda ve en çok ihtiyacımız olduğu anlarda yaşantımıza katılırlar.”
Dişçi mesleğini icra eden dalgıç amcanın Nemo’yu ofisindeki akvaryuma yerleştirmesinin ardından; Marlin in oğlunu bulabilme uğruna giriştiği cesur arayışı izliyoruz. Tam da bu esnada Marlin, kısa süreli belleğinde hasar olan Dory isimli balık ile tanışır. 


Dory ile Marlin in şahane bir görsellikte sunulan muhteşem okyanustaki maceralarında kendinizi, bir köpek balığının dişlerinde,  denizana
larının jölemsi dokularında, bir balinanın midesinde
dans ederken ve su kaplumbağalarının sırtında akıntılarda yüzerken, bulursanız şaşırmayın J






“Tehlikeli bir olay ya da durumla karşılaştığınızda; içerisinde bulunduğunuz anı bir oyun gibi düşünün ve olumsuz duygularınızın üstesinden gelin.” 

Filmin verdiği en anlamlı mesajlardan bir tanesi. Beynimiz oyun yolu ile etkin öğrenme gerçekleştirir. Tüm duyularımıza hitap edebilecek öğrenme yöntemleri en işlevsel olanlarıdır. Olumlu bir anınızı tüm duyu sistemleriniz ile zihninize yerleştirmeyi bir kez başarırsanız. Olumsuz olarak atfettiğiniz/ yorumladığınız bir durum ya da olayda zihninize yerleştirdiğiniz olumlu imajinasyonu geri çağırıp kendinizi iyi hissetmeyi başarabilirsiniz.


Şimdi hayal edin, 150 yaşında bir su kaplumbağasının sırtında Doğu Avustralya akıntısını yüzerek geçiyorsunuz J

Aniden su kaplumbağasının minik çocuğu akıntıya kendini özgürce bırakıverir bunu fark eden bizim kaygılı babamız Marlin ani bir reflekste bulunmak ister ancak 

Baba su kaplumbağası: “sakin ol ahbap” diyerek küçük balığı durdurur.

Marlin: “hazır olduklarını nasıl anlıyorsunuz?"

Su kaplumbağası: “aslında hiçbir zaman emin olamayız. Hazır olduklarını sadece onlar bilir!”

İyi-kötü ebeveynler yoktur. Çocuğunun özündeki potansiyeli görebilen ve bu potansiyelin dünya üzerinde ortaya çıkması için destek veren ebeveynler vardır! 

Her ne kadar anne ve baba olabilmek biyolojik bir güdülenme olsa da büyük oranda psikolojik bir olgunluğu gerektirmektedir. Psikolojik olarak olgunlaşmamış ebeveynler “bizim …. Olmadı, çocuğumuzun olsun. Ben yapamadım, çocuğum yapsın” mantığı ile davranan ebeveynlerdir. Psikolojik olarak olgunlaşmış ebeveynler, şimdi ve burada çocuğunun ihtiyacını karşılayan tutarlı ve destekleyici tutumları sergileyebilenlerdir.

Filmin sonunda, Marlin travmasının zihninde oluşturduğu “tehlike” ve “kaybetme” algısının üstesinden gelmeyi başararak güvenmeye ve inanmaya başlıyor. 

Karşılaştığınız her insanın özündeki sonsuz enerjiden var olan potansiyele inanın…





19 Nisan 2013 Cuma

"HOYRAT DÜNYAYLA NASIL BAŞ ETSEM? "

Ne çocuksundur ne de yetişkin. Bazen çocuk gibi davranmak gelir içinden çoşkuyla bazen ise bir yetişkin edası ile konuşursun; derler ki" şuna bakın büyümüş de küçülmüş" . Ne hissettiğini bilirsin fakat kelimelere dökemezsin böyle zamanlarda ya içine kapanırsın kendini iyi tanımak, anlamak için ya da birazcık agresif dürtülerini fazlaca kullanarak içindeki anlamlandıramadığın enerjiden kurtulmaya çalışırsın. Her iki durumda da ebeveynlerin sana farklı bir gezegenden gelmiş bir canlı gibi yaklaşırlar. Ya derler; " Bizim kıza
& bizim oğlana bir haller oldu, kapandı odasına hiç konuşma yok!" Ya da " ah nedir çektiğim bu kızdan & oğlandan her gün gece yarılarına kadar sokaklarda kiminledir, ne yaparlar bu saate kadar hiç anlamıyorum!"  Bu ve benzeri diyaloglar; aile  içerisinde 11-21 yaş aralığındaki ergen bir bireyin var olduğu hemen hemen her evde gelişmektedir.

Ergenlik dönemi, gelişim evrelerimizdeki en hassas dönemlerden birisidir. Çünkü bu dönemde; kişi sosyal benliği ile içsel benliğinin farklı yönlerini keşfeder ve farkındalık kazanır. Bu dönemdeki en önemli kazanım, sosyal benlik ile içsel benliğin dengeli bir şekilde ayrıştırılıp buluşturulmasıdır. Ergenlik döneminde bilinç; iç ve dış verileri harmanlayan bir katalizör görevindedir. Ego gelişimi de ergenlik döneminde tamamlanır. Sağlıklı ego gelişimi; kim olduğunu bilen potansiyelini kendi gelişimi ve toplumun içerisindeki bireylerin gelişimi için faydalı amaçlar doğrultusunda kullanabilen sağlıklı bireyler oluşmasına vesile olur. Eğer ego sağlıklı bir şekilde gelişemezse: "kimlik krizi" kaçınılmazdır. "Ben kimim? Nereden geldim? Beni ben yapan değerlerim neler? Bu dünyaya ne/neler    Vermek istiyorum? Vb. Soruların cevaplarının hem sorulduğu hem de yanıtlarının verilmeye başlandığı kritik bir dönüm noktasıdır "ergenlik dönemi" .

Ebeveynler bu dönemde çoğunlukla nasıl davranacaklarını bilemezler, nasıl davranırsak davranayım "beni hiç dinlemiyor, kendi bildiğini yapıyor! Çok hırçın Davranmaya  başladı.  Artık hiç konuşamıyoruz. Çocuğuma ulaşamıyorum!" Vb. Cümleler ile kendi içlerindeki ve çocuklarıyla aralarındaki ilişkiye dair endişelerini dile getirebilmektedirler.

İşte tam da böylesine kaosun hakim olduğu bir kavşak noktasında; bir kitap çok şeyi değiştirebilir.  Danışmanlık hizmeti alamıyorsanız, kitapların danışmanlığında kaos ortamına ışık tutacak ve çocuğunuz ile kurduğunuz bağın nitelikli hale gelmesinde yararlı olacaktır.

Örneğin;  Can Çocuk yayınlarını beğeni ve ilgi ile takip ediyorum. Şu sıralar; "Hoyrat Dünyayla Nasıl Baş Etsem?" İsimli Oliver Grignon ve Bernadette Costa-Prades in kaleminden çıkmış ve dilimize Saadet Özen tarafından uyarlaması yapılmış, yaratıcı eseri okuyorum. Kitap 10-13 yaş arası çocuklar için uygun.  Hayatta karşılaşılabilecek; ayrımcılık, arkadaş edinme, ekonomik durum, aile içi iletişim, kendini ifade etme, öfke kontrolü, paylaşma, benlik algısı, ayrılık, duygusal karmaşa, ölüm vb. Nice konuda kısa yalın ve net bilgiler verirken " Oyun Sırası Sende" bölümleri ile yaratıcı düşün
ceyi destekleyerek çocukların içsel benlikleri ile buluşmasına vesile olabileceğini düşünüyorum.

Kitapların her daim dostlarınız olması dileğiyle...

13 Nisan 2013 Cumartesi

CENNETTE BİR GÜN DAHA !





Yıl 2077, gökyüzünde her tarafı cam olan bir eviniz var; evinizin havuzunda suyla birlikte bulutlar da size eşlik ediyor ! Ne şahane bir deneyim olur, düşünsenize! Tabi bahsettiğim imajinasyon, yönetmenliğini Joseph Kosinski’nin gerçekleştirdiği ve Tom Crusie un başrol üstlendiği ‘Oblivion’ dilimize uyarlaması ile ‘unutma-unutuş-farkında olmama’ isimli bilimkurgu filminden J


Bilimkurgu yapımlarında fonda görünen hep bir ‘iyi’-‘kötü’ savaşı ve Dünyamızı kurtarmak üzere verilen amansız mücadele sonucu sevginin gücü ile taçlandırılmış mutluluklar.
Halbuki zeminde insanın kendisi ile mücadelesi sonucu ışığa ulaşması ve ışık olmasının öyküsü anlatılıyor. Işığa giden yolda ya da kendi olma, öz ile buluşma yolu da diyebiliriz, var olan ve ortaya çıkartmamız gereken  tek şey ‘sevgi’. Bu temel felsefeyi ‘Avatar’, ‘2012’, ‘Başlangıç’, ‘Matrix’, ‘Gerçeğe Çağrı’ vb. filmlerde gerek senaristler, gerek yönetmenler temcit pilavı gibi farklı hikayeler ile ısıtıp ısıtıp önümüze koymaktadırlar. Anlayacağınız, zemin aynı, zeminden yansıyan şekiller değişmekte. Artık uyanma vakti geldi, delta uykusunda mışıl mışıl uyuyoruz J

Birazcık da ‘Oblivion’ en uygun Türkçe uyarlama bana göre ‘Farkında Olmama’ filminin içeriğinden bahsedelim; 


Dünyamızın uydusu ay yok edilmiş ardından bir dizi yer küre felaketleri(depremler, tsunamiler vb.) İnsan ırkı, ay ı yok ettiği düşünülen Scav ordusuna yönelik başlattığı nükleer savaş sonrasında, savaşı kazansa da dünyayı kaybetmiştir. Dünya gezegeni zemininde canlı barındıramayacak düzeye geldiği için insan ırkı çözüm olarak Satürn ün uydusu Titan a yeni bir yaşam formu yapılandırmıştır.
Dünya gezegeninde ise, doğal kaynak sağlayan İHA adı verilen makinaların bakım ve denetiminden sorumlu bir ekip bulunmaktadır. Makinaların bakımını yapan Jack Harper (Tom Crusie) ve Jack e yardımcı olan ve aynı zamanda güvenliğini sağlayan
Victoria (Andrea Riseborough) Tüm kaynak sağlayıcı makinaları onararak, Titan a asıl merkezlerine dönecekleri günü beklemektedirler.
Ancak Jack in duygu durumunda birtakım dönüşümler oluşmaya başlar. Geçmiş zamana ait birtakım olaylara ait kareler Jack in rüyalarında belirir. Özellikle de bir kadına ait yüz sürekli olarak Jack in zihnindedir. Artık karanlığın girdabındaki kandilin ışığı görünmektedir. Işığı bulmaya kararlı olan cesur, Zeki ve merhametli karakterimiz JAck merakının izinde ilerlerken bir gün Scav adını verdikleri düşman tarafından kaçırılır ve kısa bir süre sonra gerçeğin sesini özünde bulan Jack anlar ki; ortada düşman yoktur, her şey bir oyundur ve kendisi de bu oyunda yer alan bir piyondur.
İnsan ırkı, makineler tarafından ele geçirilmiş ve hatta bir kısmı klonlanmıştır. Dünya içinde dünya yaratılmıştır. Tüm gerçekliğin parçalarını birleştiren JAck,   Gerçekte çok başarılı bir astronot olduğunu ve uzay
daki görevi sırasında delta uykusunda olan karısı ve bir grup insanı, tehlikeli bir anda yaşamlarını kurtarmak için kendi elleri ile dünyaya gönderdiğini hatırlar. Ve intikam zamanı gelir, kendini Tanrı yerine koymuş olan makinayı yok etmek üzere BEech (MOrgan FReeman) ile birlikte ölmek ve belki de yeniden doğmak, geride kalan insanlığın yaşam serüveninin devam etmesi için uzaya giderler ve sonunda tüm makinalar yok edilir. İnsan ırkı kurtulur! Jack de ailesine kavuşur:) mutlu son !

Film başarılı bir bilimkurgu ancak geleceğin de bir aynası belki de tahmin edebileceğimizden bile yakın bir gelecek! Çünkü şu an yaptığımız, ürettiğimiz, düşündüğümüz, hissettiğimiz her şey bir sonraki adımı belirliyor. Ancak asıl gerçek şu ki hiçbir nükleer savaş aleti, insanın özündeki sevgi kadar güçlü olamaz ve olamayacaktır da!

Her birimiz örülmüşüz ilmek ilmek sevginin ipleri ile her zaman var olmak ve sevginin rahminde çoğalmak üzere...

3 Nisan 2013 Çarşamba

'SİZİN GİBİ BİR İNSAN İLE İLK KEZ KARŞILAŞIYORUM!'

'Sizin gibi bir insan ile ilk kez karşılaşıyorum!' Bu cümleyi yaşamımın son iki aylık evresinde o kadar çok dinlemeye başladım ki şimdi düşünüyorum:
 'Acaba ben dünya gezegeni yerine farklı bir gezegende mi yaşıyorum?'
 
Kendimi şu sıralar fiziksel ve ruhsal olarak çok iyi hissettiğimi söylersem kendime çok büyük bir yalan söylemiş olurum. Son günlerde ismini tam koyamadığım, anlamlandıramadığım duygular hissediyorum özümde. Bu duygularımla buluşamamak da 'çaresizlik' ve 'yalnızlık' duygularını ruhumla özdeşleştiriyor.
 
Evrende var olan tüm enerjilere saygı duyuyorum, bu Özge'nin yaşamındaki en önemli ve temel felsefesi. Bir çiçeğe ne kadar saygı duyuyorsam bir insana da aynı saygıyı gösteriyorum. Bu insan ister 1 yaşında olsun, ister 90 yaşında olsun, aynı saygı, aynı özveri ve aynı hoşgörü ile ilişki kurma yönünde çabalıyorum. Mümkün olduğunca dinlemeye çalışıyorum, duymaya değil; anlamaya çalışıyorum, anlatmaya değil; görmeye çalışıyorum, bakmaya değil; duyumsamaya çalışıyorum, hissetmeye değil; vermeye çalışıyorum, almaya değil.
 
Sanırım çok çalışıyorum ve bir o kadar kendimi iyi ifade edemediğimi duyumsuyorum.
Bu sayfada mümkün olduğunca 'farkındalık' temalı konular işlemeye özen gösterdim. Çünkü inanıyorum ki; önce kendini bilecek insan! Önce kendi bedenini, kendi duygularını, kendi düşünce ve davranışlarını tanıyacak, özümseyecek ki; bir başka dünyayı keşfedebilsin!
 
Dün yaşamış olduğum bir olayı paylaşmak istiyorum sizlerle, bir bakalım bu iki insanın farkındalık düzeylerine:
 
Özge, bir daire kiralamak için bir emlak ofisine gider ve çok beğendiği dairenin ev sahibi ile tanışmak istediğini ifade eder:
 
Emlak işi yapan yetişkin: 'Valla abla, ben ev sahibi ile konuştum. Kendisi çok yoğun olduğunu hiç vakti olmadığını söyledi. Eğer bu kirayo kabul ediyorsa etsin başka türlü olmaz, dedi. Kira sözleşmesini imzalamaya geldiğimde tanışırız, dedi.'
 
Özge: 'Ev sahibi evini kiralayacak olan kişiyi tanımak için vakit ayırmak istemediğini söyledi, anlıyorum. Ancak ben, ev sahibinin kim olduğunu bilmeden, bir sözleşme düzenlemek istemiyorum. Benim amacım; ev sahibi ile kira ücreti hakkında konuşmak değil, benim amacım ve istediğim evini kiralayacağım kişinin 'kim olduğunu, nasıl bir karaktere-kişilik örgütlenmesine sahip olduğunu görmek, dünya görüşü hakkında fikir elde etmek ve en önemlisi bu evrene ne veriyor bunun hakkında fikir sahibi olmak istiyorum. '
 
Emlak işi yapan yetişkin: 'Ya abla Allah aşkına ne yapcan şimdi sen adamın kim olduğunu? Ben sana söyleyeyim: 'adam 40 lı yaşlarda bir avukat. Babası hakim. Bu bölgede 10 adet dairesi var. Yani anlayacağın varlıklı, zengin bir insan!'
 
Özge: 'Sanırım ihtiyacımı doğru bir şekilde anlatamadım. Ben ev sahibinin NE İŞ YAPTIĞI İLE DEĞİL, NE OLDUĞU İLE İLGİLENİYORUM. Bu kişi İstanbul ilindeki tüm evlerin de sahibi olabilir ve bu beni hiç ilgilendirmez. Çünkü siz bana kişinin sahip olduğu şeyler hakkında bilgi veriyorsunuz, ben ise kişinin kim/ne olduğu ile ilgileniyorum.'
 
Emlak işi yapan yetişkin: 'Abla, sanane adamın nasıl biri olduğundan. 36 yıllık yaşamımda ilk kez senin gibi bir insan ile karşılaşıyorum.'
 
Özge: 'Eğer ben her ay bu kişiye bir ödeme yapacaksam, bu yaptığım ödemenin hangi amaçla kullanılacağını öğrenmek benim en tabi hakkımdır.
 
Emlak işi yapan yetişkin: 'Ablacım, aradım tekrar, tamam dedi. Bugün 15.30 da gelecek ofise, sizin için de uygunsa bekliyorum.'
 
Özge: 'Tamam, geliyorum. Teşekkür ederim.
 
Emlak işi yapan yetişkin: 'Abla, kira sözleşmesinde kefil olarak babanızı mı gösterecek siniz?
 
Özge:' Ben size kira sözleşmesini hazırlayın, şeklinde bir talimat vermedim. Sadece avukat bey ile tanışma talebimi ilettim. Belki de bu tanışmadan sonra bu daireyi tutmaktan vazgeçebilirim.'
 
Emlak işi yapan yetişkin: ' Ya abla ben söyledim avukat bey sözlşeme için geliyor'...
 
Sonrasını sizlerin hayal gücüne bırakıyorum:)  Bu kişiye kendimi doğru bir şekilde anlatamadım. Ve bu kişi benim düşüncelerimi anlayabilmek adına hiç çabalamadı.  Bana söylediği; 'sizin gibi bir insan ile ilk kez karşılaşıyorum'. Bir bilse ben kendisi gibi kaç insan ile karşılaşıyorum bir günde!
 
İşte size 'İLETİŞİM', işte size 'FARKINDALIK' . İletişimsizlik becerisinin en güzel örneklerinden bir tanesini okudunuz. Başından itibaren kafasındaki senaryoya göre hareket eden genel bir insan.
İletişimin temel kuralı: 'ÖNCE DİNLE, ANLAMAYA ÇALIŞ, SONRA ANLAŞILMAK İÇİN ÇABA GÖSTER'.
 
Farkında olan insan; temas ettiği, karşılaştığı her insanın farklı bir dünya görüşü olduğunu bilen ve koşulsuz kabul gösterebilen erdem sahibi insandır.
  •  BENİ İLGİLENDİRMİYOR !
 
Yaşadığımız dünya gezegeninde her birimiz beden kılıfındaki  enerjileriz. Ve bir'iz, bütünüz. Yaşamınızda bugüne kadar temas ettiğiniz her bir enerjiden sorumlusunuz. Yukarıdaki örnekte anlatmak istediğim, para da bir enerjidir. Ve bu enerji ile ne yaptığınız, nereye verdiğiniz vee hatta sonrasında verdiğiniz kişinin bu enerji ile ne yaptığı da sizi ilgilendirir ve bu bağlamda sorumluluk sahibisinizdir. İşte farkında olmak demek budur. Örneğin; sokaktaki bir dilenciye para veriyorsunuz. Duygunuz: merhamet. Zihninizden: 'yardım ettim ve ben iyi bir insanım' imajınızı güçlendiriyorsunuz. Halbuki siz 'iyilik' yapmıyorsunuz, o kişinin mevcut durumuna destek oluyorsunuz, o kişinin dönüşümüne yardımcı olmak yerine mevcut halinle kalması için üzerine para veriyorsunuz!
 
Aman o kadar ince mi düşüneceğiz diyorlar! Evet düşüneceğiz, düşünmek zorundayız. Sorgulayacağız, 'Beni ilgilendirmez!' diyerek birbirimizden öte kendimize ne kadar yabancılaştığımızın ve dünya gezegenini nasıl bir sona sürüklediğimizi farkında mıyız?
 

Sevgiyle :)